BİZ, KENDİMİZ VE NECATİ TOSUNER
BİZ, KENDİMİZ VE NECATİ TOSUNER

BİZ, KENDİMİZ VE NECATİ TOSUNER

KADİR YÜKSEL

Edebiyatımızda kendi yazınsal evrenini oluşturmuş, biçemini, dilini, kurgusal özelliklerini özgün kılabilmiş bir yazardır Necati Tosuner. Öyküleriyle öylesine yer açar ki kendine romanları biraz geride bırakılır yapılan değerlendirmelerde. Romancı yanı öykücülüğünün gölgesinde kalır. Bugün bile en çok bilinen romanının ilk romanı olan Sancı… Sancı… olması bunun bir göstergesi olarak görülebilir belki de. Oysa 2020’nin sonlarına doğru yayımlanan Sen ve Kendin Necati Tosuner’in sekizinci romanıdır. Sekiz romanlık bu verimliliğin içinde ilk üç romanından sonra Kasırganın Gözü’yle başlayan beş roman birbirini bütünleyen ya da birbirinin içinden doğan, farklı kurgusuyla kendi evrenini oluşturan romanlardır. İlk öykülerinden bugüne taşıdığı içtenliği, kendisiyle hesaplaşması, dil özeni Kasırganın Gözü, Susmak, Korkağın Türküsü, Çırpınışlar ve Sen ve Kendin adlarını taşıyan beş romanlık seriyi çok özellikli bir yerde konumlandırıyor.

Yazarlık yaşamı boyunca hep bir ‘hesaplaşma’yı sözcüklere döker Necati Tosuner. İlk öykülerinden başlayarak yaşamın ona yüklediği ‘ağırlık’la didişmekten geri durmaz. Hesaplaşmasının kaynağı o ağırlıktır. İlk okuyuşta bireysel bir bakış olarak algılanabilirse de bütüne bakıldığında aslında bize yüklenen, kendimizi sorgulatan, toplumun yüzleşmesini isteyen bir hesaplaşmadır bu. Toplumla hesaplaşması o ağırlığın bizimle paylaşılmasıdır. Kendimizi o hesaplaşmanın içine katmamızı ister. ‘Ben’in içinde ‘siz’ gizlidir. Ağırlığını hafifletmek için yapmaz bunu, bizim toplumla yüzleşmemizi, kendimize ait ‘ağırlık’larımızı sorgulamamızı kışkırtmak ister.

Yalın bir dille, içtenliğini hiç yitirmeden anlatır Necati Tosuner. Hesaplaşmasını sıradanmış gibi görünen ayrıntıların içine gizler. Büyük olayların, büyük kurguların içinden değil, gündelik durumların içinden seslenir okuyucusuna, değişenin içindeki ‘olay’ları görmemizi ister.


Fotoğraf: Kadir İncesu

Ne kadar eleştirilirse eleştirilsin, ısrarla, cesaretle hesaplaşmanın içinde tutar kendisini. Kitaplarına Kambur adını vermekten çekinmez, sancısını yazar, suskunluğunun, korkaklığının türküsünü söyler, çırpınışlarına ortak eder, ülkesinden kaçar gibi yurtdışına gidişini, terk edilmesini kurmacasının merkezine yerleştirir…

1973’te Almanya’ya gider. Kendi deyimiyle, Almanya’ya gitmemiştir o, Türkiye’den gitmiştir. Yaşadığı toplum içinde düğümlenmiştir. Ağrılarla geçen bir çocukluğu, alçıyatağında aylarca hiç kalkmadan yatmayı, ilkgençlik yıllarında sürekli içinde bulunduğu durumu sorgulamayı, yalnızlığını, boyundan büyük işlere kalkışıp yazı yazmaya girişmesini geride bırakıp Türkiye’den gider.

“1973. Almanya. Ben Almanya’ya gitmedim, Türkiye’den gittim! Bir bakıma, bu toplum içinde düğümlenmiş kalmıştım. Gerçekte, kötü adam sayılmıyordum ama, – insanlara göre – boyumdan büyük olan düşlere, umutlara kapıldığımda, kötü adam oluyordum. Orada, başka bir toplum. Öğrenci olarak oturma iznim vardı. Gençlerin olduğu bir çevre… Kendime güvenmekte haklı olduğumu öğrendim. Başkalarından çok da fazla eksik sayılmamın yanlış bir yargı olduğunu gördüm. Bunalımı büyük ölçüde aştım, kendimle daha da barışık oldum. Doğrusu benim için yararlı bir serüvendi Almanya. Verimli de oldu.”[1]

Umutsuzluktan umut yaratmayı öğrenecektir Almanya’da. Orada yaşadıklarını önceden biçimlendirmediği bir roman kurgusuna dönüştürür ve 1975’te ülkesine döndüğünde koltuğunun altında ilk romanını taşımaktadır.

1977’de babasının oluruyla bir evi sermayeye dönüştürerek kurduğu Derinlik Yayınları arasında yayımlar ilk romanı Sancı… Sancı…’yı. Bugün de en çok bilinen, en çok sözü edilen romanıdır Sancı… Sancı… 1978 de TDK Roman Ödülü’nü kazanır roman.


Fotoğraf: Kadir İncesu

Sancı… Sancı… Almanya’daki Türklerin çektiği sıkıntıları anlatma kaygısıyla yazılmaz. Necati Tosuner’in istediği, işçi göçünün bireylere yansımasını, ev sahipleriyle misafirlerin birbirlerine nasıl yaklaştıklarını, birbirlerini tanımalarını, sevgiden kıskançlıklara kadar insancıl duyguları nasıl yaşadıklarını, toplumun ve bireyin sancılarını anlatabilmektir. Roman Almanya’ya okumak için giden Osman’ın Petra’ya olan âşkı üzerine kurulur. Petra’da Osman’a ilgi duyacaktır ama Petra aynı zamanda Günter’le sevgilidir ve evlilik planları yapmaktadırlar. Osman’la Günter arasında bir sürtüşme yaşanacaktır. İkisi de aynı kadına âşıktırlar. Sonunda Petra her ikisinden de ayrılacaktır. Osman’dan kamburu yüzünden ayrılır. Osman’la olan ilişkileri sırasında Günter’in diğer yüzünü de görmüş, bazı gerçeklerin farkına varmıştır. Hasan ve Ayşe’nin Almanya’da kalmakla memlekete dönmek arasında gidip gelen düşünceleri romanın diğer bir olay örgüsüdür. Ayrıca Ulrike’nin terk edildikten sonra çocuğunu doğurup doğurmama konusundaki kararsızlıkları geriye dönüşlerle anlatılacaktır. Büyük kentin, çalışma yaşamının getirdiği bireyin yalnızlığı romanın bütününde kendini duyumsatır. Romanın bütün karakterleri bu yalnızlığın içinde kendi sancılarıyla boğuşmaktadırlar.

Öyküleriyle başlayan, sorgulamayı önce kendi yaşamından başlatma olgusu Sancı… Sancı… romanında da yerini alır. Kendisini kurgunun bir parçası yapmaktan çekinmez. Bunu yaparken aslında içten içe bize gönderme yapmaktadır. Bizim üstünkörü bir bakışla fark edemediğimiz insancıl durumları, bedensel yapısından ruhsal özelliklerine kadar önümüze serer. Dış dünyanın “kusurlu” gördüğü bireyin iç dünyasındaki sancıları karşılıklı söyleşme biçemiyle, kısa cümlelerle, yalın, sarsıcı, uzak açı oluşturan bir söyleyişe yaslanarak, ‘ben’in içine ‘siz’i gizleyerek yazar. Kendisini sorgularken bizim kendimizi sorgulamamız için aralamak ister kapısını.

Sancı… Sancı…’nın son bölümündeki “Sırtlarımızı değişelim ister misin?” sorusuyla süren sahnenin gerçek yaşamla bağını Elde Kitap adlı denemeler toplamında romandaki cümlelere benzer cümlelerle anlatır. Soru aslında kendi ağırlığından yola çıkarak bizi kendimizle baş başa bırakacak güçtedir. Kurgunun içinde de gerçek yaşamda da bizi önce kendimizle, sonra yaşamla hesaplaşmanın içine çekecektir.[2]

İkinci romanı Yalnızlıktan Devren Kiralık ilk romanından yirmi üç yıl sonra 2000’de yayımlanır. Kendi deyimiyle 1994’te evliliği sona erip 1996’da reklamcılıktan ayrılınca edebiyata kesin dönüş yapacak ve yazarlığının en verimli yıllarını yaşayacaktır. Yalnızlıktan Devren Kiralık yayımlandıktan iki yıl sonra 2002’de Bana Sen Söyle yayımlanır. Bu iki roman ayrı ayrı okunabilecek romanlar olsalar da bütününe bakıldığında birbirini tamamlayan romanlardır.


Fotoğraf: Kadir İncesu

“Yazarlığımda ilk kez yaşadığım bir şey oldu: Yalnızlıktan Devren Kiralık’ı bitirdikten sonra, Bana Sen Söyle’yi yazmak çıktı ortaya. Çünkü, tempoda romanın ortalarına doğru bir düşme olmuş ve hızlansın diye önemli bir bölümü çıkartmıştım. Ayrıca, Yalnızlıktan Devren Kiralık bitmemiş gibi sona eriyordu. İkinci romanı yazarken, düzenlenen zaman akışına göre, o kitap bitince bir roman daha yazacakmışım gibi görünüyordu. (…) Ama roman bir felaketle bitince, (roman 1999 depremiyle sona erer – KY) devamını yazmamaya karar verdim. Çünkü anlatılması gereken felaket ve sonrası, öncekilerden tümüyle farklı bir dil istiyordu. O da tümüyle farklı bir şey demekti.”[3]

Ekrem ve Beyhan’ın yaşadıkları, evlilikleri ve boşanmaları her iki romanın da ana eksenini oluşturur. Yalnızlıktan Devren Kiralık, Beyhan’ın gördüğü kötü bir rüyayla açılır: Ekrem’in balkondan düştüğünü ve yere çakıldığını görür, korkuyla uyanır. Romanın sonunda Ekrem uçurumdan kendini denize bırakır ve yüzüstü suya çakılır. Beyhan Ekrem’den ayrılmak istediğini söyler. Bu ayrılma isteğinin nedenini kendisine de tam olarak açıklayamaz. Daha özgür olmak istediğini söyler sadece. Ekrem bu ayrılığın ardından işyerindeki ortaklığından da ayrılacak ve yalnızlığıyla baş başa kalacaktır. Aslında sadece Ekrem değildir yalnız olan, daha özgür olmak için ayrılan Beyhan’da yalnızlığın girdabına düşecektir. Daha ilk bölümde göğsünde bir değişiklik olduğunu hisseden Beyhan kanser olduğunu öğrenir. Çocuklarını da kendisinden uzaklaştıracak ve gittikçe daha da yalnızlaşacaktır.

Ayrılıkların, ölümlerin, acıların getirdiği yalnızlık sancısı romanın ana atmosferini oluşturacaktır. Romanın Ekrem ve Beyhan dışındaki diğer karakterleri de kendileriyle barışık olmayan, küskün kişilerdir. Yaşam karşısında zayıflıklarıyla yalnızdırlar.

Bana Sen Söyle de bir yalnızlıkla ve ölümle açılır. Kendisinden iki gündür haber alınamayan Salim Bey evinde ölü bulunur. İki oğluna, torunlarına rağmen kendi evinde tek başına yaşayan, yaşlı ve yalnız bir adamdır.

Ekrem’in intiharı Bana Sen Söyle romanının bütün olay dizisini etkiler. Ayrıldıktan ve hastalığını öğrendikten sonra kendisini bütünüyle yalnızlaştıran Beyhan kendi içinde çatışmalar yaşayacak, hesaplaşmalara girişecektir. Ekrem’in intiharıyla birlikte bu hesaplaşmalar pişmanlığa dönüşecektir. Çocukları da Beyhan’ı suçlayacaklar ve onunla hesaplaşacaklardır.

Her iki roman da gündelik yaşamın içindeki küçük ilişkilerin çatışmalarıyla oluşturulur. İlişkilerdeki çatışmaların getirdiği değişimler bir süre sonra hesaplaşmalara, pişmanlıklara, yaşamdan kaçmaya, yalnızlıklara, ölümlere neden olacaktır. İnsan ilişkilerinde sahteliğin, ikiyüzlülüğün giderek yaygınlaştığını, umutsuzluğun, küskünlüğün içinde insanların daha kolay incinir, yaralanır olduğunu görürüz. Roman kişilerinin sorgulamaları çıkışsızlığın içinde çırpınmanın, umut aramanın izlerini barındırır.

Necati Tosuner’in romancılığını iki döneme ayırabiliriz. İlk üç romanın oluşturduğu döneme birinci dönem diyebiliriz. İlk dönemin romanlarında dışarıya dönüktür, dış dünyanın içindedir Necati Tosuner. Yaşananların, roman kişilerinin yanı başındadır, onlarla birlikte yaşar, olay örgüsünü onlarla birlikte kurgular, gündelik yaşamın küçük gibi görünen büyük değişimlerini dile getirir.


Fotoğraf: Kadir İncesu

Kasırganın Gözü’yle başlayan ve beş romandan oluşan ikinci dönem ise gerek kurgusu, gerek anlatım biçimiyle ilk dönemden keskin çizgilerle ayrılır. İkinci dönemin romanlarında ise içerden dışarıya bakar Necati Tosuner. Dış dünyanın hareketliliğinden ayırır kendisini, penceresinden, balkonundan bakar, koyu yalnızlığının arkasından bakar. Kimi kez umutlanır, kimi kez yenilgi derinleşir. İkinci dönemin, içeriğiyle öykülerine daha yakın durduğunu söyleyebiliriz ama biçemiyle kendine özgü bir yapı oluşturur. Daha da önemlisi ikinci dönemin bu beş romanı sanki birbirine yaslanan, birbiriyle bütünleşen bir mimari oluşturur. Birbirinin devamı olan ilk dönemin iki romanından farklıdır bu mimari. Olay örgüsünün devamı değildir söz konusu olan. Atmosferin, yalnızlığın, söyleyişin, hesaplaşmanın birbirine yaslanmasıdır. Susmaktan korkaklığa, yalnızlığın, suskunluğun, eylemsizliğin, yenilmişlik duygusunun getirdiği büyük ağırlıktan kurtulmak için çırpınmanın ve sonunda kendi içine büzülmenin anlatılarıdır.

Necati Tosuner’in, Kasırganın Gözü romanıyla başlayan, küskünlüğün, yenilmişliğin, yalnızlığın savrulmalarını anlatma çabası, birbiriyle sıkı bağlarla örülen dört romanının ardından yayımlanan son romanı Sen ve Kendin’de daha da derinleşerek çıkar karşımıza.

2008’de yayımlanan Kasırganın Gözü’nde ‘balkondaki yalnız adam’ın dış dünyaya bakışı vardır. Geçmişin acılarıyla, geleceğin karanlığıyla sarmalanan bir yenilmişlik duygusu içindedir. İkinci dönemin ikinci romanı Susmak Nasıl da Yoruyor İnsanı, yalnızlığıyla yaşayan ve giderek yaşlanan anlatıcının daha içe dönük anlatma, hesaplaşma çırpınışlarıdır. ‘Neydi sonuç?’ diye başlar anlatısına, bitirişi ‘susmak, susmak, susmak’tır. Anlatıcının kendi korkaklığını haykıran son cümlesi bir sonraki romanın adına dönüşecektir: Korkağın Türküsü. Daha çok dış dünyanın etkileriyle, karanlıklarıyla kendi iç dünyasını, acılarını, çırpınışlarını birleştirecektir anlatıcı, hem de önceki romanlardan daha bir öne çıkarak.

Korkağın Türküsü her ne kadar ‘artık söyleyecek sözünün olmadığını’ söyleyerek bitse de daha umutlu bir atmosferi barındırır. Anlatma çırpınışının sanki karşılık bulma olasılığı doğmuştur. Taşlı yollarda eski günlerin gerçeğine dönmek istese de sokağın direncine göz kırpacaktır. “Üstgeçit” olarak adlandırılan bölümler anlatıcının sokakla, sokağın devinimiyle bağını kurar.

Üç romanın ardından gelen Çırpınışlar’da daha içe dönük, bilinç akışıyla savrulan, düzen istemeyen, çağrışımlarla oluşturulan bir dil görürüz. Ama anlatı nasıl bir biçime bürünürse bürünsün anlatıcının yalnızlığı, yaşlılığın içinde geçmişin izleri, umursanmamayı kanıksayarak da olsa, yeniden sokaksız kalmayı göze alarak anlatmaya ‘çırpınması’ önceki romanlarla bağını kurar. Anlatıcının ‘hesaplaşması’ değişmez. Dört bölüme ayrılır roman. Her bölümün girişinde gidene, yalnız bırakana, geçen zamana, yaşlılığa ilişkin gündelik yaşamın ayrıntılarından çağrışımlarla kısa kısa öykücükler yer alır. Arkasından şiirsel söyleyişi öne taşıyan metinler gelir her bölümde. Şiirsel metinler yalnızlığın, yaşlılığın, yenilmişlik duygusunun izlerini dinginliğe taşır. Her bölümün sonunda ise sözcüklerin tadına vara vara okumanız gereken, çağrışımlarla zenginleşen uzun anlatılar vardır. Uzunlu kısalı, eksiltmeli, bilinçli olarak söyleyişi kırılan cümlelerle düzenli söyleyişe karşı koyan, bilinç akışına yönelen anlatılar… Bir düzen gerektirmez anlatmak için ‘çırpınmak’.

İkinci dönemin yayımlanan son romanı Sen ve Kendin’de anlatıcı bu kez tamamen içine kapanmıştır. Dış dünyayla bağını neredeyse koparmıştır, çağrışımlarla geçmişin bazı izlerini sezdirir sadece. Kasırganın Gözü’yle başlayan “balkonundan, penceresinden bakan yalnız adam” imgesi Sen ve Kendin’de artık balkondan, pencereden bakmayan, içeriye, evine çekilmiş, sadece kendi içine bakan koyu bir yalnızlığı giyinmiştir. Balkondan bakmaz artık, balkondan gördüklerini anlatmaz. İçerdedir, geçmişin izlerini, geçmişten getirdiklerinin bugünde bıraktığı tortuları sorgular. Dışarıdan bakıp içeriyle ya da içeriden bakıp dışarıyla değil, en sarsıcı biçimde sadece içeriyle ‘hesaplaşır’. Kimi zaman kendisini hırpalayacak kadar ileri gider hesaplaşmasında, attığı taş en derin yerden ses verecektir.

Hırpalanan, örselenen, incinmiş bir yaşamın sonuna doğru yalnızlığın, yaşlılığın sancılı günleridir anlatıcının içinde bulunduğu zaman. Kimi kez huysuz olabilir, ötelemiştir çünkü günleri. Umduklarını bulamamıştır, gelecek günlerin karanlığına karşı çocukluğun gerçeğine yönelecektir, o sokağını bulabilmek için. Çoğunluk kusuru kendisinde arasa da, kimi zaman geçmişin sesleriyle hesaplaşmak istese de hep dönüp dolaşıp vardığı nokta: “Kendinin derdi kendin” dir.

“Kurganın senin kendin. Kendinden sığındığın kendin. Hep öyle olmadı mı?.. Kendinden kaçıp da hep kendine sığınmadın mı?.. Var mıydı kendinden başka bir yerin?.. Kaçacak.. sığınacak, bir başka yerin oldu mu.. olabildi mi hiç?.. (…) Korkup da sığındığın, yanmış yıkılmış olarak titremelerle sığındığın. Herkesten ve her şeyden kaçılacak tek yer diye soluk soluğa sığındığın. Ve sırtının tüm coğrafyasını kapsayan bir titreşimle seni sen yapan kurganın senin, – kendin.”[4]

Kendisine ‘sen’ olarak seslenen anlatıcının, ikinci tekil şahıs anlatımını kullanarak oluşturduğu uzak açı ‘biz’i alır içine. Anlatıcının kendi içindeki sorgulaması, kendisiyle hesaplaşması aslında bizim kendimizle hesaplaşmamızı kışkırtır. Anlatıcı okuyucusunun elinden tutup onu kendi hesaplaşmasının içine çeker. Bizi kendimizle baş başa bırakacak sarsıcı sorular sorar.


Fotoğraf: Kadir İncesu

İkinci dönemin beş romanında da öykülerinden tanıdığımız kendine dönük ince alayla karşılaşırız. İlk dönemin romanlarında bu ince alay tam olarak anlatıcının kendisine dönük değildir. Oysa ikinci dönemin romanlarında alaysamalı dil en belirgin özellik olarak görülür ve anlatıcı haksızlık yaptığını düşündürecek derecede kendini, yalnızlığını kanatmaktan korkmaz. Ayrıca ustalıklı kullanılan zengin dilden de söz etmeli. Karmaşık duyguları, en derin hesaplaşmaları yalınlıkla anlatıyor Necati Tosuner. İkilemeleri, söz oyunlarını ustalıkla yerleştiriyor anlatısına. Sözcük seçimi ise hepimiz için bir ders niteliğinde.

İkinci dönemin romanlarına ‘beşleme’ demek mümkün mü, bilemiyorum? Çok kendine özgü anlatılar olduklarını söyleyebiliriz duraksamadan. Denemeye, öyküye, anıya, şiire kapı aralayan, türler arasında gidip gelen metinler. Özellikle anlatımın her anlatıda yeniden inşa edilmesi, kendine özgü kalıbı bulması önemli. Kasırganın Gözü’ndeki, Susmak’taki, Korkağın Türküsü’ndeki dışa dönük dil, sokağın söyleyişi, üstgeçitler, toplumsal arka plan, Çırpınışlar’da ve özellikle Sen ve Kendin’de en yoğun haliyle daha içe dönük, bilinç akışıyla savrulan, düzen istemeyen, çağrışımlarla oluşturulan bir dile dönüşüyor.

Necati Tosuner öykücülüğüyle, romancılığıyla yazınımızın yapı taşlarından biridir. Romancılığının ikinci döneminde bir beşlemeye dönüşen romanları kendine özgü anlatılar olarak romancılığımızda özellikli bir yerde konumlanıyor.

[1] Tülin Arseven, Yazgıya Başkaldıran Yazar Necati Tosuner, 2007, Salkımsöğüt Yay. Sy: 37

[2] Necati Tosuner, Elde Kitap, 2005, Neden Kitap, Sy: 101

[3] 14 Şubat Dünyanın Öyküsü Dergisi, Şubat Mart 2014, Sayı:1, Sy: 73

[4] Necati Tosuner, Sen ve Kendin, 2020, İş Bankası Yay. Sy: 184