BİZ YAŞARSAK SANAT YAŞAR

CENK DOST VERDİ

Ölüm deyip geçilecek hiçbir ölüm yoktur elbette. O yüzden tüm bu pandemi sürecinde yitirdiklerimizi anarak başlamak isterim yazmaya. Ölümün kendisi nesnel olarak çoğu kez kabulü çok zor, hatta absürt bir yitimdir. Yine de insanlığın kadim tarihi ve doğası ölümün olgusal boyutuyla baş edişimizi milyonlarca hale bürümüştür. Fakat pandemi bizleri sistemin gözden çıkarttıkları olarak daha zorlu bir ölüm ya da hayatta kalma çabasıyla karşı karşıya bıraktı. Ve bu defa kimse böyle olsun istememekte çok haklı. Peki, ölmeyelim de ne yapalım? Hepimiz ölebiliriz evet, peki ya ölmez de hayatta kalırsak? Bu hayat nasıl yaşanacak ya da dizayn edilecek? Bu soruların cevaplarını en acil durumda bekleyen sektörlerden biri de top yekûn sanat ve sanatçılar oldu.

Bugüne kadar pandemi ve sonuçları ile ilgili nasıl bir mücadele gözledik sorusunun tek cevabı ne yazık ki “sermaye himayeli bir mücadele” oldu, olmakta. Kapanmayan fabrikalar, hatta onlarca vaka çıkmasına rağmen “kapalı devre çalışma modeli” adı altında fabrikada karantinaya alınarak çalıştırılan işçiler, en son kapanıp ilk açılan alışveriş merkezleriyle gördük ki bu uğurda hiçe sayılan halk sağlığı ölümün ötesinde çok daha büyük bir buhrana sebep oldu. Şimdi de bu buhranın sebep ve sonuçlarının belleği olan ve sonrasında toplumun onarımı için ilk ihtiyacımız olan sanat hedef alınmakta. Bu hedef tahtası ne sanat için ne de sanatçılar için yeni değil elbette. Siyasal erk fırsattan istifade insanları evlere hapsederek, “sosyal mesafe” adı altında her türlü mesafelenmeyi meşrulaştırarak insanı, toplumu var eden bir yapı taşı olmak fikrinden uzaklaştırmakta ve bireyselliğin sınırlılığına hapsetmektedir. Sanat ise tüm bu defolarına rağmen bireyi, kendi benliği dışında olabileceği diğer tüm “şeyler”le tanıştırıp ortak aklın sunacağı eleştirel dili, eşit ve adilane çözüm dilini kurgulamaya hevesli. İşte bu yüzden sanat her zamankinden fazla, faşizan siyasal iktidarın hedefinde.

Konuyu “pandemi ve özel (ödeneksiz) tiyatro” başlığında açıklamaya kalkarsak durumun vahametini daha açık seçik ortaya koymuş oluruz. Pandemi öncesinde de zaten yapısal birçok sorunla boğuşan özel tiyatrolar yasaklarla birlikte neredeyse yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Ve artık bir bir kapanan tiyatro haberleri almaya başladık. Buna rağmen yapılması ve alınması gereken önlemler için birçok seçenek öneren meslek örgüt ve birlikleri ne Kültür Bakanlığı’nca ne de devletin herhangi bir kademesince dikkate alındı. Bunun sonuçları giderek hepimiz için daha ağır koşullarda bir hayatta kalma mücadelesine dönüştü. Tek mesleği özel tiyatro emekçiliği-sanatçılığı olan bizler büyük bir işsizlikle, güvencesizlikle ve açlıkla karşı karşıya bırakıldık. Sözde normalleşme denilerek “%60 kapasite ile çalışabilirsiniz” denmesi, bakanlığın özel tiyatroların dinamiklerinden ne kadar habersiz olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Ve bu koşullarda yine de bir umut oyunlarını oynamaya başlayan özel tiyatrolar, basiretsizce yönetilen süreç yüzünden artan vakalarla birlikte seyircinin haklı çekingenliği karşısında ikinci büyük kırılmayı yaşayacak gibi görünmekte.

Peki, ne yapılmalı? Kişisel fikrim şudur ki; bizler mevcut pandemi koşullarında ne kendi hayatımızı ne de seyircinin hayatını riske atmak yerine, devlete asli görevini en başta birer vatandaş olarak hatırlatmalı ve bu hakkımızın peşinde olmalıyız.

Dev şirketlere yapılan vergi muafiyetleri varken özel tiyatroya aktarılmayan ve bizlerin vergilerinden oluşan ödeneğin bir sadaka değil acil, yaşamsal bir ihtiyaç olduğu bilinciyle meseleye yaklaşmalıyız. Bunun da en geçerli yolunun mevcut meslek örgütleriyle davranmak ve ses çıkarmak olduğunu hatırlamalıyız. Yoksa bu ram oluş giderek bir yok sayma politikasına, siyasal iktidarın muhalif sanat ve sanatçılar üzerinde uyguladığı kıyımın daha geniş bir kitleye yayılmasına yol açacak.

Geçtiğimiz aylarda bu konulara dikkat çekmek için özel tiyatro emekçileri olarak çeşitli özel tiyatrolar önünde bir susma eylemi yapmış ve şunu demiştik: “…Öyle ki gelinen noktada bizler en temel ihtiyaçlarımız bile karşılayamaz duruma geldik. Fakat sırf bu kaygılarla mesleğimizden uzak kaldığımız her anı, tiyatro yapamamak pahasına kendimizi başka işlerde, bir başkası olarak kurgulamak zorunda kalışımızı reddediyor, büyük emekler harcayarak var ettiğimiz mesleğimizi ve yapılarını korumakta diretiyoruz. Unutmayalım ki tiyatromuzun yaşaması bizlerin nasıl bir hayatı tercih ettiğimize bağlı. Ya hayallerinden ve mesleklerinden vaz geçmiş, her biri başka işler yapmak zorunda bırakılmış bir kalabalığa dönüşeceğiz ya da burada olduğu gibi biz de varız diyeceğiz!

Biz bu meslekten uzak kalmayı-bırakılmayı tartışırken bir de bakmışız ki yüzlerce sanatçı tiyatroyu bırakmış hatta yüze yakın müzisyen intihar etmiş. Diğer sanat dallarında da durumun böyle olduğunu tahmin etmek zor değil ne yazık ki. Bugün alınmayan her önlem bir sanatçının daha meslekten hatta hayattan kopmasına neden olacak. Ve bunun tek sorumlusu Kültür Bakanı-Bakanlığı’dır. Artık herkes için bir arada ve bu sorumlulukla, acilen üstüne düşenden daha fazlasını yapma ve söyleme zamanı geldi diye düşünüyorum. Çünkü biz yaşarsak sanat yaşar!