Boğazımız sıkılırken kendimizi ifade edebilmenin yolları

Ademimerkeziyetçi, kişileri ve kişilerin arasındaki sosyal ilişkileri değil fikirleri temel alan, hem güvenlik hem de hiyerarşinin alt edilmesi amacıyla olabildiğince anonim, mümkün olduğunca açık kaynaklı ve özgür yapılara dayanan bir iletişim ağına ihtiyacımız var. Eğer kurduğumuz ağlar, anaakım medyanın izdüşümü olacak ve onun hastalıklı hiyerarşilerine, ekonomik ve sosyal sermaye hırsına teslim olacaksa şu OHAL koşullarında hiç zahmet etmeyelim daha iyi.

DAĞHAN IRAK

15 Temmuz darbe girişiminin ardından AKP tarafından başlatılan hegemonik kontra darbe süreci, Kürt hareketi dışında Meclis’te temsil edilen muhalefet partilerinin liderliklerinin de Yenikapı’da Diyanet ve Genelkurmay başkanlarıyla beraber yeni rejime biat ettiklerini açıklamalarıyla beraber yeni bir raya oturdu. Kemal Kılıçdaroğlu’nun Yenikapı kürsüsünden belirttiği gibi “artık yeni bir Türkiye var”dı. Ve o “Yeni Türkiye”de, ki Recep Tayyip Erdoğan bunun “yeni rejim” olduğunu 29 Ekim’de açıkladı, hukukun üstünlüğüne, kişisel hak ve özgürlüklere yer yoktu. Türkiye, başkanlık sistemini ve olası tek parti rejimini getirmek için getirilen Olağanüstü Hâl altında birkaç ayda onlarca yıl geriye gitti. AKP rejimi, bu süreçte en çok demokrasi kültürüne, hatta genel olarak kültüre saldırdı. Evrensel Kültür’ün, başka pek çok muhalif yayınla beraber, hiçbir izana sığmayacak şekilde kapatılması da bunun sonucudur.

Artık kontra darbenin amacının ne olduğu belli olduğuna göre geriye tek soru kalıyor. Demokratik hak ve özgürlüklerimizi kurtarabilmek için ne yapmalı?

Otokrasiden tek adam diktatörlüğüne doğru hızlı adımlar atan bir rejimde, hele Türkiye gibi anti-politizmin (politik alana dâhil olmaya karşı olmak) toplumsal alanda son derece hâkim olduğu bir ülkede, toplumsal muhalefeti diri tutmak gerçekten zor. “İnsanlar niye sokağa çıkmıyor?” diye serzenişte bulunamayacağımız kadar barbarca bir dönemden geçiyoruz. AKP’nin militer ve paramiliter güçlerinin uygulayacağı şiddetin eski ortakları-yeni düşmanları darbecilerinkinden aşağı olmayacağını görmek zor değil. Diğer taraftan, kurumsal bir toplumsal muhalefeti yürütmek de zorlaşıyor. Tüm toplumsal muhalefet odakları baskı altında, dahası bunların söylediklerini kamuoyuna duyurmak da artık çok kolay değil. Halkın temel haber alma mecrasının televizyon olduğu Türkiye’de, son birkaç ayda Türksat üzerinde muhalif kanal bırakılmadı. Hatta uluslararası finansal bağlantılar kullanılarak Eutelsat üzerinden Kürt halkının haber aldığı kanallar da kapattırıldı. Rejimin, Türkiye’de yaşanan ve yaşanacak kıyımların duyulmamasını ne kadar önemsediğini bir kez daha anladık.

Bu koşullar altında, ifade özgürlüğümüz için çaresiz elimizde ne varsa onu kullanacağız. Internet bu anlamda güçlü bir araç, ancak teknoiyimserlerin iddia ettiği gibi demokrasinin kendiliğinden tecelli ettiği bir özgürlük alanı değil. Her şeyden önce, geçen haftalarda Kürt bölgelerinde gördüğümüz gibi, telefon ve internet hatlarının ucu rejimin elinde ve istediğinde iletişimi tamamen makaslamakta beis görmüyor. Dahası internette yazıp çizdiğimiz çoğu mecra, Türkiye üzerinden para kazanan şirketler. Twitter, Facebook veya YouTube için Türkiye’den gelen veri trafiğinin kesilmesi; gösterilebilecek daha az reklam ya da üçüncü taraflara satılabilecek daha az veri demek. AKP rejimi her “kökünü kazıyacağız” diye parmak salladığında bu şirketler para kaybetme riskiyle karşı karşıya kalıyor. Bu nedenle “toplumsal hareketlerin kaynağı sosyal medya” diye müjdelenen sosyal medya mecraları Türkiye’deki rejimle her gün daha çok işbirliği yapıyor. Bu, “bu mecraları kullanmayalım” demek mi? Hayır. Twitter’da ve Facebook’ta milyonlarca Türkiyeli kullanıcı var, YouTube hâlâ haber alma hakkı için önemli bir mecra. Bunlar tabii ki kullanılacak. Ama içinde bulunduğumuz koşulların farkında olarak. Tüm yatırımını bu mecralara yapan bir toplumsal muhalefetin başarılı olması çok zor.

Kendi kendimizin medyası olmak meselesine gelince… Türkiye’de özellikle Haziran direnişleri sırasında yıldızı parlayan “yurttaş gazeteciliği” kavramının içi ışık hızıyla boşaltıldı. Rejime yakın patronların kurduğu özel üniversitelerin çatısında şirketleşen, proje kovalayan, çalışanlarına siyasi parti üyeliğini hatta bir partinin çalışmalarına katılmayı yasaklayan ve Dünya Çalışma Örgütü’nün kriterlerine göre açıkça siyasi ayrımcılık yapan, kurucularının kamuya açık toplantılarda “gazetecinin devlete kaynağını açıklamasının yükümlülük olduğunu” iddia eden ya da kurucu editörlerinin siyasi ve akademik kariyeri için kurulan örneklerle karşılaştık. Sırtını tamamen ahbap-çavuş ilişkisine ve kankacılığa dayayan anaakım akademi ve medyanın “esnafları” da bu girişimlere açıktan destek verdi. Tabii ki her girişim, ortada para sayarak gezen bu düzenbazlar kadar kötü niyetli değil. Ancak 2016 itibarıyla hâlâ 1990’larda kurulmuş ademimerkeziyetçi IndyMedia projesinin ilerisine geçebilmiş, kâr amacı gütmeyen, yayın ilkeleri belli, şeffaf ve katılımcı bir internet medyamız yok. Biraz var değil, hiç yok. Bu hem İstanbul’da yerleşik, ne söylediğinin değil kimin söylediğinin önemli olduğu entelektüel kültürden, hem de Türkiye’nin yarım yamalak modernitesinin tebalıktan yurttaşlığa geçişte iğdiş edilmiş olmasından kaynaklı.

New York Üniversitesinin Sosyal Medya ve Politik Katılım laboratuvarı SMAPP’ın Gezi Direnişi sırasında yaptığı bir karşılaştırmalı araştırma, Türkiye’de toplumsal muhalefetin internet üzerindeki izdüşümünün başka bazı örneklerin (İspanya gibi) aksine belli kanaat önderlerini takip etmeye odaklı olduğunu ve yatay olarak yayılmış, hiyerarşik olmayan bir yapı arz etmediğini göstermişti1. Türkiye’de kişiler, toplumsal muhalefet içinde de fikirlerin çok üstünde gidiyor. Bu ciddi bir sorun. Hak ararken “X’in Y’nin arkadaşları” diye kişisel ağları vurgulayan yapılar kurulması, eşi-dostu-arkası olmayanların sık sık yalnız bırakılması, Beritan Canözer örneğindeki gibi meşhur olan gazetecinin hakkı savunulurken, meşhur olmayanı yalnızca kendi dava arkadaşlarının savunması gibi sıkıntılar kalıcı ve sürdürülebilir toplumsal muhalefet ağlarını kurmanın önünde çok ağır bir engel.

Tekrar ana soruya gelelim. Ne yapmalı?

Bizim ademimerkeziyetçi, kişileri ve kişilerin arasındaki sosyal ilişkileri değil fikirleri temel alan, hem güvenlik hem de hiyerarşinin alt edilmesi amacıyla olabildiğince anonim, mümkün olduğunca açık kaynaklı ve özgür yapılara dayanan bir iletişim ağına ihtiyacımız var. Eğer kurduğumuz ağlar, anaakım medyanın izdüşümü olacak ve onun hastalıklı hiyerarşilerine, ekonomik ve sosyal sermaye hırsına teslim olacaksa şu OHAL koşullarında hiç zahmet etmeyelim daha iyi.

Meşhur fetişizminin Türkiye’nin fikir ortamını ciddi bir çöle çevirdiğini artık görebilmemiz lazım. Kimsenin diğerinden “daha eşit” olmadığı, fikirlerin tartışılabildiği, tabuların ve dogmaların iktidar odaklarına dönüşmediği, eleştirel ve özgür bir ortam yaratamazsak, bu rejim bizi kültürel olarak da ezer. Çünkü yıllardır göremediğimiz şu; sol-muhalif-özgür-katılımcı adına ne derseniz deyin, biz kendi medyamızı kendi iktidar odaklarından özgürleştiremedik. Bir anti-tez olamadıysak nedeni budur. “Vay sen benim adamıma/partime/kutsalıma laf ettin”le iş yapacaksak, bence direkt AKP’ye üye olalım. Belki ihale filan kaparız, zırt pırt “evi basacaklar mı acaba?” diye de ürkmeyiz. Zira bu kendi içimizden bile temizleyemediğimiz iktidarlaşma halleri, AKP’yi yaratan toplumsal temellerden biri. Bizim başka türlü bir şey istememiz lazım, eğer ki gerçekten başka bir alem istiyorsak…

1https://wp.nyu.edu/smapp/wp-content/uploads/sites/1693/2016/04/turkey_data_report.pdf
PAYLAŞ