Savaşın kazananı barışın kaybedeni olmaz, derler. Savaş karşıtları için dosdoğru bir söz bu. Ama savaştan geçinenler açısından mutlaka bir kaybeden bulunmalıdır. Her savaş, önce askerî sonra siyasi ölçütler kullanılarak kazanç-kayıp terazisinde tartılır. Kim daha çok asker kaybetmiş, kimin toprağından daha çok gitmiş, kim hak ve çıkarlarını daha çok yitirmişse, savaşta o taraf yenilmiş kabul edilir! Bu soğuk ölçülerle yapılan değerlendirmede insan yoktur. Sayılar, anlaşma maddeleri ve söylevler vardır; ama savaş boyunca çektikleri yokluklarla, acılarla, canından kanından kayıplarıyla insan yoktur… Çünkü hangi taraf kazanırsa kazansın, kaybeden insandır. Ve ondan söz etmek, savaşı kutsayanların “yüce” amaçlarını örten perdeyi birazcık olsun açar…

Ama onları da savaşın ayrılmaz bir parçası haline getirmek gerektiği zaman ortaya salınan propaganda silahı, bir kez daha perdeleri çeker! Ve hep kaybedenlerin bir kez de savaşın cephe gerisinde kaybetmelerine yol açar. Hep kaybedenler, daha çok kaybedenler ise daima ve en önce kadınlardır!

Cephede canlarını verenler, savaşın görünen yüzünde yer alırlar. Bu görünüş, cephe gerisinde kalanları,“yaşayabildikleri” için daha şanslı gösterir ve onların acılarını gizler.

Peki kimdir cephe gerisindekiler? Kadınlar, çocuklar, hastalar ve -savaş koşullarında eğer mümkünse- savaşmayı reddedip kalanlar. Çocuklar ve hastaların bakıma muhtaç olduklarını düşünürsek gidenlerin boşluğunu doldurmak genellikle kadınların görevi olmuş. Kendi üzerlerine yapışan görevleri yapmaya devam edip, ayrıca gidenlerin eksik bıraktığı yerleri doldurmaya çalışıp, aynı zamanda aklına mukayyet olup yaşamaya çalışan kadınlar…

Cephelerde ölen milyonlarca insanı zaten biliyoruz… Cephe gerisindeki insanların yaşadığı en büyük trajedilerden biri şüphesiz İkinci Dünya Savaşı dönemi. Hepsi, hayatın olağan akışı içinde yapılan işlerin, savaş içinde de yapılması elbette yaşamsal bir zorunluluk. İkinci Dünya Savaşı sırasında fırınında ekmek pişirmeyi bırakıp cepheye giden fırıncının yerine kim ekmek pişirdi dersiniz? Ya eline posta çantası yerine tüfek alıp savaşmaya giden postacının yerine kim dağıtmış olabilir mektupları? Ya fabrika tezgâhlarında boşalan yerleri kim doldurmuştur?

Savaşın kadınlara açtığı yer!
Savaşın sadece cephede silahla yapılmadığını diğer savaş deneyimlerinden sonra öğrenenler, savaşı kazanmada içerideki cephenin yani “ev cephesi”nin önemini de kavramış. Kavramış ki İkinci Dünya Savaşı sırasında bilhassa bu cepheye yönelen adımlar atmışlar.Barut ve kan kokusundan nispeten uzak olan bu cephede en önde kadınlar savaşa dâhil edilmiş.

Durumu harika özetleyen bir afiş var. Cepheye giden erkeğin yerine onun tulumunu giyip fabrikaya gitmeye hazırlanan kadın görülüyor. Erkeğin evden çıkmasıyla, kadının erkeğin iş önlüğünü giymesi aynı anda oluyor. Afişin gizli mesajı, ikisinin de pür neşe, güler yüzle çizilmiş olmalarında. Sanki olağan bir işbölümü yapıyorlar ve bundan mutluluk duyuyorlar gibi…

Kadınları cepheye çağıran, ordunun sana ihtiyacı var diyen propaganda afişlerinin yanı sıra evde kalmak zorunda olanlara, ya da dışarıdaki işini bitirip ek olarak evdeki işlerini yapmak zorunda olan kadınlara da bir dizi görev biçmeyi ihmal etmemişler. Kadına daha az ekmek yemesi/yedirmesi gerektiğini söyleyen afiş bunun en canlı örneği. Zaferin mutfaktan geçtiğini, daha hızlı bir enerji kaynağı ve daha ucuz olduğu için daha çok patates yemesi gerektiğini ve hatta bu sebzeleri de kendisinin yetiştirmesi gerektiğini söyleyen afişler var. Açlık, kıtlık, yokluk ve yoksulluk hep metanetle karşılanması gereken bir kadın hali oluveriyor.

Bunlardan hiçbirini yapamayanlar için de bir rol düşünülmüş. Sosyal, gönüllülük temelli aktivitelere katılmak, destek vermek… Ambulans sürücülüğü yapmak, gönüllü çorba dağıtımında görev almak gibi…

Cepheye giden erkeklerin boşalttığı yeri doldurmak için kadınları görevlendirmek, tüm dünya savaşlarının gerçeği. İşte tam da bu gerçeği dile getirmek üzere, Londra’da 2005 yılında bir anıt yapılmış. Anıt, bir yanıyla büyük bir incelik, Londra’nın en işlek bölgelerinden Westminster’da gözlerden kaçamayacak bir yerde duruyor. Savaş sırasından erkeklerin boşluğunu doldurarak iş başına geçen kadınları, o dönem kadınların çalıştırıldıkları işlerin kostümleriyle simgelemiş sanatçı. Kostümlerin içinde kadın yok. Evlerinden, yurtlarından, eşlerinden, ailelerinden edilen kadınları, içleri boşalmış üniformalar içinde hayalimizde canlandırabiliyoruz sadece… Şimdi yoklar. Bu simsiyah anıt, hem ağır bir keder yüklüyor izleyene, hem de savaş içindeki kadınlar için saygı duruşuna çağırıyor. Ama, içi boş üniformaların çağrıştırdığı soru ortada kalıyor.

Savaştan sonra erkekler evlerine dönünce kadınların çalışma yaşamı ne oldu dersiniz? Sanatçı burada talihsiz bir açıklama yapıyor. Diyor ki; “Bu çalışmayı yaparken eski zamanlarda çekilen bir vestiyer fotoğrafından etkilendim. Kadınların savaş sonrası normal yaşantılarına dönmeleriyle ilgilendim.”

Sorun, sanatçının ilgilenmeyi kestiği yerde başlıyor aslında. Bir boşluğu doldursunlar diye göreve çağrılan kadınlar, başka bir boşluğun içine terk edildiler. Sınıflı toplumların başlangıcından bugüne, kadınların mekânı ve kimliği, büyük bir boşluk olarak tanımlandı ve ancak yokluklarında, soyut birer imgeye dönüştüklerinde saygıya değer görüldüler. Gerçek varlıklarıyla değil, girip çıktıkları kılıklarla tanımlandılar ve işleri bitince kendi boşluklarına geri gönderildiler. Geri dönmeyi reddedenler olmadı mı dersiniz? Bunun için direnç gösterenler? İşte hâlâ onların mücadele deneyimlerinin pratiğini yaşayıp yine onların dirençleriyle umut dolabilmek de bizim payımıza düştü.

Savaşın açığa çıkardığı şey, ezeli baskının ezeli biçimlerinden sadece biri. Tıpkı kendi evlerinde sabah akşam demeden didinen milyonlarca kadın gibi, savaşın cephe gerisi yükünü omuzlayan kadınların birçoğu da, erkekler evlerine dönünce, yorgun argın, ama anaç bir gururla, sessizce odalarına çekildiler. Kara anıttaki üniformalar, kadınların tam kurtuluşu gerçekleşene kadar boşluğa atılmış kadın ruhlarını simgelemeye devam edecek.