BOZKIRDAKİ GELİNCİKLER SEVGİ SOYSAL’IN YAZILARI VE DÜŞÜNCE DÜNYASI[1]

HÜLYA SOYŞEKERCİ

Sevgi Soysal, yalnızca çok değerli bir öykücü ve romancı değil; aynı zamanda gerçekleri farklı boyutlarıyla araştıran, analiz eden, yorumlayan, dikkatli bir köşe yazarıydı. Büyük bir aydın sorumluluğuyla kaleme aldığı gazete yazıları, yaşanılan döneme tam anlamıyla tanıklık eden, o yılların dikkate değer toplumsal olaylarına edebiyatçı gözüyle bakan, özgün, çarpıcı ve nitelikli metinlerden oluşuyordu.

Sevgi Soysal’ın o etkileyici alaysamalı dili, güçlü kara mizahı, yazdığı köşe yazılarında da kendini gösteriyordu. Metinlerin içinde bir özsuyu gibi dolaşan bu ironi, Sevgi Soysal’ın yazılarını, alışılagelen köşe yazılarından ayırıyor; onları diğerlerinden oldukça farklı kılıyordu. Sevgi Soysal, derin bir duygu insanı olduğu kadar güçlü bir düşünce insanıydı. Düşünceleri, sorgulamaları ve eleştirel yaklaşımı, köşe yazılarına damgasını vuruyordu.  Savunduğu düşünceleri ve dile getirdiği yorumları her zaman bir temel üzerine inşa ediyor; “felsefi” diyebileceğimiz bu temelden yükseltiyordu fikirlerini. Analitik ve eleştirel düşüncelerinin yanı sıra metnin içinde duygu dünyasını da sergiliyor; mesela Ankara Merkez Cezaevi’nin kötü koşullarında doğum yapmak zorunda kalan, çocuklarıyla o zorlu koşullarda yaşamaya çabalayan mahkûm kadınlara içten bir sevgiyle açıyordu yüreğini. Sevgi Soysal suçluya; özellikle kadın suçluya yargılayıcı bir tavırla, tepeden bakmıyor; eril egemen ideolojinin ve ataerkil toplumun kadını nasıl suça yönelttiğini dillendiriyordu ayrıntılarıyla. İçten duygulardan derin çözümlemelere gidip geliyordu bu gazete yazılarında.

Kırk yıl süren kısacık ömrüne dünyalar değerinde eserler sığdırmayı başaran, erkenden aramızdan ayrılıp sevgi ve ışığa dönüşen Sevgi Soysal için Tezer Özlü şunları söylüyordu: “O, özgürlüğün, bağımsızlığın, aydınlık düşüncenin, mutluluğun yollarını açıp göstermiştir.” Yeğeni Sezin Öney, “Hepimize en çok da kahkahasını, gülüşünü ve bir tutam yıldız tozunu bırakmasının altında, herhalde en çok göğsüne vuran tüm dalgaları, sarsılsa da zarafetle karşılaması yatıyor” sözleriyle, Sevgi Soysal’ın içindeki o incelikli direnişe dikkatimizi çekiyor.

Yazar, gazeteci Şükran Yücel,  “Bozkırda Açan Çiçek: Sevgi Soysal” başlıklı yazısında şunları dile getirir: “Sevgi Soysal deyince aklıma zekice sarmalanmış bir ironi, ince bir kara mizah, gerçekleri tüm yönleriyle görme yeteneği geliyor. O karanlığın bekçileriyle hınzırca alay ederken, inançları uğruna hata yapan gençlere, en ürkünç suçlardan hapse düşmüş ama onun gözünde birer ‘çocuk kadın’ olmayı sürdüren bozuk düzen kurbanlarına şefkatli bir derinlikle bakıyor. Onları anlamaya çalışıyor.”

Bu yazıda, Sevgi Soysal’ın gazete yazılarının bir araya getirildiği Bakmak ve Türkiye’nin Kalbi, Kabul Günleri-Gazete Yazıları adlı iki kitabındaki yazılardan hareketle onun düşünce dünyasını oluşturan başlıca unsurları tespit etmeye çalışacağım.

Bakmak, ilk kez, Sevgi Soysal’ın vefatı sonrasında; 1977’de yayımlanan ve yazarın Politika gazetesindeki yazılarının önemli bir kısmını bir araya getiren bir kitap. Türkiye’nin Kalbi, Kabul Günleri ise İpek Şahbenderoğlu’nun titiz çalışmasıyla, yazarın Yeni Ortam ve Yenigün gazetelerindeki yazılarıyla; Bakmak dışında kalan Politika’daki yazılarını buluşturan ve ilk kez 2014’te yayımlanan kapsamlı bir derleme kitap. Bu iki kitabın yanı sıra, Sevgi Soysal’ın TRT’de çalıştığı dönemde yazdığı oyun, makale ve yazılarını bir araya getiren ve yine İpek Şahbenderoğlu’nun derleyerek 2017’de yayımladığı Venüslü Kadınların Serüvenleri adlı kitaba da işaret etmek gerekiyor.

Bakmak ve Türkiye’nin Kalbi, Kabul Günleri adlı kitaplarında Sevgi Soysal,  yaşanan toplumsal olaylara dair pek çok düşüncesini içtenlikle, dürüstlükle ifade ediyor. Günceli aşarak yıllar ötesine uzanıyor; bugünlerde de konuşup düşündüğümüz pek çok meseleyi dile getiriyor. Bence asıl olarak Sevgi Soysal’ın temel meselesi bireysel ve toplumsal özgürlüklerdi. Bunların yanında güçlü bir vicdan ve adalet duygusu bütün yazılarını sarmalıyordu. Sevgi Soysal, nasıl ki roman ve öykülerinde unutulmaz olaylar ve karakterlerle kendine özgü bir kurmaca dünyası yaratmışsa yazdığı gazete yazılarında da derin ve sağlam bir düşünce dünyası kurmuştur. Yazılarını Türkiye’nin karanlık dönemlerinde yazmış; önemli bir kısmını 12 Mart askeri müdahalesi sonrasında, 1970’lerin Ankara’sında kaleme almıştır. 12 Mart askeri müdahalesine yakından tanık olan yazar, özgürlüklerin askıya alındığı bu dönemin toplumda yarattığı sorunlara ayna tutmuş, özgürlüklerin kısıtlanmasını, insanlar üzerindeki yoğun baskıyı müthiş bir ironinin içinden süzerek dile getirmiştir.

Sevgi Soysal, askeri darbelere karşı daima demokrasinin yanındaydı. Bu duruşunu yazılarında sık sık dile getirmiş;  darbelerle özgürlük alanları daraltılan toplumun ve dolayısıyla bireylerin mutsuzluğa ve karamsarlığa mahkûm edildiğini göstermiştir. Gerçek bir anti militaristti Sevgi Soysal; ayrıca milliyetçilik, ırkçılık ve faşizmin de karşısında yer alıyordu. İnsan yaşamını ve iradesini kısıtlayan, toplumsal ilerlemeye engel oluşturan her türlü baskıcı ve totaliter sisteme karşı çıkarak düşünce, basın ve ifade özgürlüğünü hararetle savunuyor; bu alandaki her türlü kısıtlama ve yasakları kıyasıya bir mizah ve ironiyle eleştiriyordu. O, unutulmaz kahramanı Tante Rosa gibiydi biraz da. Muzipçe sorular soran, dogmaları ve töreleri sorgulayan, hep yeni şeyler denemeye açık olan, özgürlük sevdalısı, yürekli bir kadındı. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğini de sürekli vurgulardı yazılarında.

Bertolt Brecht, Sevgi Soysal’ın düşünce dünyasında çok önemli yeri olan sanatçı ve kuramcılardandı.  Brecht’in o inanılmaz kara mizahı, satirik söylemi, eleştirel bakış açısı, toplumsal meselelerde adalet, hak ve emekten yana duruşu, bir sosyalist olarak, Nazizm ve her türden faşizmle mücadelesi, Sevgi Soysal’a da ilham vermişti kuşkusuz. Brecht’in, Beş Paralık Roman adlı eserini, Sevgi Soysal, 12 Mart dönemi cezaevinde bir “düşünce suçlusu” iken, akıcı ve güzel anlatımıyla Türkçeye kazandırmıştı. Yazılarında ara sıra Brecht’e göndermelerde bulunması da dikkatimizi çeker. Mesela, “Hatice Hanım ve Ellinci Yıl” başlıklı yazısında Beş Paralık Roman’dan bir cümleyi paylaşır: “- Brecht’in bir dizesi var: ‘Önce ekmek gelir, sonra ahlak’. Yani karın doymadan ruh gıdası meselesi biraz…” (Yenigün, 25 Mayıs 1973, Türkiye’nin Kalbi, Kabul Günleri, s.102) “Hatice Hanım ve Milli Piyango” başlıklı yazısında da Brecht’ten şöyle bahseder: “İşgücünü kullanacağınız insanlar, bu insanları çalıştırabilme olanaklarınız var mı yok mu? İş bunda. Brecht’in dediği gibi, ‘insan insanın parası’.” (“Hatice Hanım ve Milli Piyango”, Yenigün, 29 Mayıs 1973, Türkiye’nin Kalbi, Kabul Günleri, s.108)

Toplumsal eşitsizlik ve kapitalist sistem eleştirisini yazılarında her zaman vurgulayan, özellikle ülkemizde eğitimdeki fırsat eşitsizliğinin sık sık altını çizen Sevgi Soysal, edebiyatımızın vicdanını oluşturan yazarların önde gelenlerindendir. O, toplumsal /bireysel olay ve olgulara sınıf çelişkisi perspektifinden bakar daima. Toplumda ötekileştirilen her bireye; kadınlara, çocuklara, yoksullara, mahkûmlara, güçsüzlere, mağdurlara, ezilenlere duyarlı bir yürekle dokunur; onların meselelerine dikkat çeker, çözüm yolları önerir. Mizahın, tüm zamanlarda ve dünyanın her yerinde toplumsal iktidarları sarsan en önemli güç oluşunun bilinciyle yazan Sevgi Soysal, kahramanı Tante Rosa gibi mizahla direnir eril iktidarın kadınlar için belirlediği kurallara ve dayatmalara. Yazar, hayatın diyalektiğine yürekten inanmıştır; o nedenle, yazıları çıkışsız, umutsuz ve karamsar değildir. Toplumsal ilerlemeye, tarihin karşı konulamaz akışına ve gelecek güzel günlere duyduğu güçlü bir inanç ve umutla yazar.

Gazete yazılarında güncelin ötesine geçen harika bir edebiyat tadı vardır. Gözlemleri çok çarpıcıdır. İnsanların içinde, insanlarla bir aradadır sürekli; o nedenle insan hikâyelerine yer verir köşe yazılarında. Özellikle Adana’da sürgündeyken Yeni Ortam gazetesine yazdığı ve yıllar sonra Türkiye’nin Kalbi, Kabul Günleri adlı kitapta, “Güneyden Mektuplar” üst başlığı altında toplanan yazıları, Sevgi Soysal’ın gözlem gücünü; keskin bir bakışla pek çok şeyi derinden gördüğünü kanıtlayan ince ayrıntılarla doludur.

Sevgi Soysal, yazılarında, insanı odağa alan demokratik bir sosyalizmden yanadır. Kapitalist sistemin insan emeğini nasıl sömürdüğünü, nasıl haksız ve adaletsiz bir dünya yarattığını bu yazılarda dile getirir.  Modern yamyamlık olarak gördüğü bu durumu şöyle anlatır: “Buna karşılık bütün dünyada sayısız işçi, sayısız insan yamyamca bir düzenin pençesinde. Binlerce insan, uygar olduğunu iddia eden dünyamızda yamyamca iştahı doyurmak için açılmış savaşlarda ölüyor.” (“Hatice Hanım ve Yamyamlar”, Yenigün, 4 Eylül 1973, Türkiye’nin Kalbi, Kabul Günleri, s. 288)

Sevgi Soysal, kapitalist ve emperyalist sistemin ürettiği tüm savaşlara karşıdır.  Özellikle nükleer savaş ve insanlığı bekleyen tehlikeler konusunda duyarlıdır. Bir gün, daha güzel bir dünyanın kurulacağına dair inancını şöyle ifade eder: “İnsanlık tek bir yürek gibi atmayı öğrendikçe sahipsiz insanlar azalacak ve sayısız insan sahipsiz oldukları için o kadar kolayca kıyıma, sömürüye uğramayacak.” (“Hatice Hanım ve Nükleer Denemeler”, Yenigün, 21 Temmuz 1973, Türkiye’nin Kalbi, Kabul Günleri,  s. 209)

Sevgi Soysal’ın çevirdiği Beş Paralık Roman’da düşüncelerini, roman anlatıcısı aracılığıyla ifade eden Brecht şöyle der: “Belki herkes bilmez ama, savaşlar duyguları kamçıladıkları kadar, ticareti de canlandırırlar. Savaşlar arkalarında bir yığın zarar ziyan bırakırlar, ama tüccarın bundan şikâyeti yoktur pek.” Kapitalist sistem, yüzyıllardır savaştan, kandan, insan ölümlerinden beslenir. Marx’ın, Kapital’de sömürü düzenini “vampirlik” olarak nitelemesi manidardır.  Çünkü silah sanayisi ve silah ticareti sürdükçe, insan kanı döküldükçe kapitalist sistemin elde ettiği kârlar katbekat artacaktır. Brecht, silah sanayisinin savaşlarla olan kan bağını sergilerken, aynı zamanda finans sektörünün bundan nasıl pay aldığını romanın olaylarında gösterir. Sevgi Soysal da yazılarındaki savaş karşıtlığını, özellikle sınıf çelişkisi ve kapitalist sistem üzerinden dillendirir. Kısacası, Brecht, Sevgi Soysal’ın düşünce dünyasında ve sanat anlayışında önemli yeri olan düşünsel bir kimlik ve değerli bir yaratıcı öznedir.  Brecht’in ironik, eleştirel, satirik söylemini ve diyalektik sanat anlayışını kendine örnek almıştır Sevgi Soysal.

Sevgi Soysal’ın en çok edebiyat tadı taşıyan yazıları, 1973 yılında, Ankara’da çıkarılan Yenigün gazetesindeki Oysa adlı köşesinde haftada altı gün yayımlanan “Hatice Hanım ve …” başlıklı bir dizi yazılarıdır bence. “Hatice Hanım ve 19 Mayıs” ile başlayan yazılar, “ Hatice Hanım ve Ekmek”, “Hatice Hanım ve Seçim”… şeklinde devam eder. Çok sayıdaki bu yazılar kısa ve çarpıcıdır. Ustaca yazılmış diyaloglardan oluşur, hem güncele dokunur, hem de edebiyat, özellikle tiyatro tadı ve güzelliği taşıyan birer edebi metin olarak büyük bir ilgiyle okunur. Hatice Hanım, diyaloglar içinde olumsuz ve yargılayıcı kişiliğini belli eden, oldukça itici bir kadın kahraman olarak dikkatimizi çeker. Onun yanlış tespitlerine, olumsuz yargılarına, yüzeysel, düz fikirler içeren konuşmalarına yanıt veren, akla, mantığa, gerçeklere uygun olarak konuşan, sakin bir “gazeteci ses” vardır. O konuşan gazeteci, Sevgi Soysal’dan başkası değildir elbette. Sevgi Soysal, Hatice Hanım’ın olumsuz, yargılayıcı düşüncelerini düzeltmeye çalışan, ona gerçeği gösteren, onunla tartışan “gazeteci ses”e yüklemiştir kendi duygu ve düşüncelerini. Böylece, Sevgi Soysal, yazınsal bir metnin içinde güncele tanık olurken, yaşanan gerçeklere de dokunmuş olur. Üstelik bu “gazeteci ses”, arada bir ironi dolu konuşmalarla yanıtlar Hatice Hanım’ı:

“- Rezalet efendim. Nedir bu fiyatların hali? Kim ‘dur’ diyecek bu fiyatlara.

– Görünürde bunu söyleyecek kimse yok.

-Neden yokmuş efendim?

-Görünürdeki zevat, insan hayatına çok değer verdiklerinden olacak, hayatın pahalanmasına karşı bir şey yapmıyorlar. Böylelikle hayat pahalı ve değerli bir şey olmuş oluyor.”

(“Hatice Hanım ve Keban Barajı”, Yenigün, 17 Eylül 1973, Türkiye’nin Kalbi, Kabul Günleri, s.310)

Tiyatro eğitimi de almış olan Sevgi Soysal, kahramanı Hatice Hanım’ı, diyalogların içinde öylesine canlı bir tip olarak gösterir ki, hem onun konuşmalarını hem de “gazeteci ses”in neler söylediğini büyük bir merak ve ilgiyle okuruz.  Sadece Sevgi Soysal’ın yazılarında, gazete sayfasında soluk alan bir kadındır Hatice Hanım. Sevgi Soysal, gazete köşe yazısının dar kalıplarını, sınırlarını zorlamış, yoğun anlamlı metinlere ulaşmıştır böylece. Bu tarz yazıların daracık alanına yoğun anlamlarla dolu bir dünya sığdırmış, o alanı nice özgür fikirler, özgür metinlerle genişletmiştir, diyebiliriz. Az sözle çok şey anlatma ustasıdır o. Kısa, özlü, yoğun, derin ve çarpıcı olmayı başarmıştır; özellikle “Hatice Hanım ve …”  başlıklı dizi köşe yazılarında.

Hatice Hanım, hoşgörüsüz, halka tepeden bakan, kibirli, yalancı, çıkarcı, samimiyetsiz, yargılayıcı, aşağılayıcı kişilik özellikleriyle, bir Ankara yüksek bürokratının eşi olan kırk yaşlarında bir kadındır. Tipik bir bürokrat eşi olarak son derece elitisttir. Kendi ailesinin geçmişte İzmir’in en köklü eşrafından olmasıyla övünen, hizmetçisine, evlatlığına çok kötü davranan, konken partilerinde zaman geçiren, yardım derneklerinde boy gösteren, yardımseverliğinde bile içtenlikli olmayan Hatice Hanım’ın her güncel olaya dair bir sözü, sözde bir fikri vardır. Evet, üniversite bitirmiştir, ama son derece sığ görüşlüdür. Fikirlerinde olumsuz, yargılayıcı, aşağılayıcıdır; olaylar karşısında her zaman belli çıkar çevrelerini savunur. Açık açık söylemese de demokrasiden değil darbelerden yanadır. Durum değişince çıkarlarına göre yön değiştirmeyi de bilir.

Akademisyen Ebru Aykut, ortak bir çalışma olan İsyankâr Neşe-Sevgi Soysal Kitabı’ndaki kapsamlı yazısında, Sevgi Soysal’ın tüm “Hatice Hanım ve…”  başlıklı yazılarında dağılmış halde yer alan Hatice Hanım’ın kişilik özelliklerini, bir roman kahramanıymış gibi ayrıntılarıyla toparlayıp ortaya çıkarır; eksiksiz bir Hatice Hanım portresi oluşturur.  Hatice Hanım’ın eleştirel gazeteci sesini dinlemediğini, bu eleştirel sesin ikazlarına sağır kalarak her yazının sonunda gündelik rutinine veya kendi düşüncelerine geri döndüğünü belirten Ebru Aykut’un önemli bir tespiti de şöyledir: “Böylece okuyucusunun Hatice Hanım’la özdeşlik kurmasına izin vermez Sevgi Soysal -bir yandan absürt bir komedi izliyormuşçasına gülerken diğer yanda Hatice Hanım’ın kayıtsızlığına öfkeleniriz. Brecht tiyatrosunda olduğu gibi, bize çok tanıdık gelen durumlar, olaylar ve kişiler bu yolla yabancılaşır, okuyucuda/seyircide yadırgama duygusu uyandırır.”  (“Oysa ‘Kabahatin Çoğu Senin, Canım Kardeşim’: Huzur, Sandık ve Vatandaş Hatice Hanım”, İsyankâr NeşeSevgi Soysal Kitabı,  s.385)

Hatice Hanım’ın düşüncelerine ‘tez’ dersek, “gazeteci ses”inki ‘antitez’dir; sonuçta bir senteze ulaşacak ve fikirleri tartıp karar verecek olan, okurdur. Sevgi Soysal, tartışmalar içeren diyaloglarla okurunun gözünü gerçeklere açmaya özen gösterir. Sistem eleştirisini futbolcu transferi üzerinden bile ifade ederek, görünen ve gösterilen her şeye dikkatli, sorgulayıcı, eleştirel bakmanın önemini anımsatır bizlere.

Bakmak için kaleme aldığı önsözde şunları dile getiriyor Yıldırım Türker: “Sevgi Soysal, gündeliğin, güncelin, popülerin, medyanın bütün hayatımıza kasteden diliyle didişiyordu o kısacık yazılarında. Zekânın ve mizahın gücüyle. Bugün oturup bu yazıları okurken, memleketimizin şu otuz yıl içinde ne kadar az değişmişliğinden çok, kanımca, Sevgi Soysal’ın bakışının hâlâ ne kadar genç ve kışkırtıcı olduğu şaşırtacak okuru.”  (“Sadece Bakmaya Karşı”, 2004, Bakmak, s.11)

Toplumsal duyarlılığı ve güçlü vicdanıyla yaşadığı dönemi sürekli sorgulayan, dayatılanları reddeden ve başkaldıran bir kişiliktir Sevgi Soysal. Temel meselesi “özgürlükler”in odağında, hak, emek, adalet, hukuk, cinsiyet eşitliğini de kapsayan bir eşitlik anlayışı; demokrasi, düşünce ve ifade özgürlüğü, miting ve gösteri özgürlüğü, çevre duyarlılığı, betonlaşma, ev kadınlığı ve kadın emeği, yabancı sermaye ve tüketim toplumunun oluşturulması, dinin feodal baskılarla el ele vererek kadınları ezmesi gibi konularda düşüncelerini etkili bir dille ifade eder.  Eril dile, eril iktidar söylemine, eril ideolojiye epey önceden dikkat çekmiş öncü bir feminist yazardır o.  Sünnet üzerinden yaratılan “erkeklik” algısı ve bunun toplumsal etkilerini çarpıcı bir dille gösterir bize. “At avrat pusat erkekliği”nin şiddete, eril ideolojinin bireysel faşizme evrilmesi tehlikesine özellikle dikkat çeker. Daha o zamanlarda, “maçoluğun”; sert ve kaba erkekliğin içindeki potansiyel kötülükleri sezmiştir Sevgi Soysal.

Toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve kadının eve kapatılması olgusunu dile getirdiği “Paralar Cebe Kadınlar Eve” başlıklı yazısında bir mahkeme sahnesi yer alır önce. TRT ile ilgili bir suç nedeniyle çıkarıldığı mahkemede yargıcın kendisine mesleğini sorup yanıtını beklemeden “Yaz, ev kadını yaz!” demesine öfkelenen Sevgi Soysal, buna itiraz eder. Yargıç, “Ev kadını değilmiş, nesin ya? TRT’den atılmışsın işte” der. Bundan sonrasını Sevgi Soysal’dan öğrenelim:

“İşte o zaman ben de dilimi tutamadım:

‘Siz yargıçlıktan atılırsanız, ev erkeği mi sayılacaksınız?’

Tabii, hâkim beni duruşmadan attı.”

( “Paralar Cebe Kadınlar Eve”, Politika,17 Mayıs 1976, Bakmak, s.88)

Kadının eve kapatılmasına dair gerçekleri şöyle yazar Sevgi Soysal: “Sözüm ev kadınlarına değil. Ev kadınlığını da küçümsemiyorum. Bunca işte çalıştım, en zor ve nankör işin ev kadınlığı olduğunu bilirim. Benim üstünde durduğum, kadını bir ev çerçevesi içine kapatmak isteyen, böylece kadının coğrafyasını daraltacağını uman anlayış. Ortalıkta rahat cirit atabilmek için, hiç olmazsa nüfusun yarısını eve kapatma aklıevvelliği. Bu ‘ev kadını’ tamlamasında, kadını eve kapatmak gibi bir art niyet var.” (“Paralar Cebe Kadınlar Eve”, Politika, 17 Mayıs 1976, Bakmak, s.88)  Kadının toplumda ancak ev içi mekânda var olabilmesi olgusuna, dar ve kapalı bir alana sıkıştırılıp bireysel özgürlüğünün elinden alınmasına; bunun ardında yatan eril zihniyete ve yüzyıllar boyunca süren ataerkil toplumsal yapıya dikkatimizi çeker Sevgi Soysal.

Bakmak’ta, “Anası Bellenenler Günü” başlıklı yazısında Anneler Günü’nün içi boş bir kutlama oluşuna, insanları sadece tüketime yönelttiğine değinen Sevgi Soysal, toplumsal çelişkileri vurgulayarak,  70’lerin karanlığında evlat acısı çeken annelere şöyle seslenir: “Analar Günü kutlu olsun, analar! Kaç yıl var ki, çocuklarını ard arda yitiren analar, gününüz kutlu olsun! Mahpuslardaki sosyalistlerin anaları, gününüz kutlu olsun! Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in anaları, gününüz kutlu olsun! Şaban İba’nın anası, çocukları ezilmiş, işkence görmüş, horlanmış bütün analar, gününüz kutlu olsun! Bozkırımızın bütün gelincikleri size!” (“Anası Bellenenler Günü”, Politika, 17 Mayıs 1976, Bakmak, s.78)

Kitabına adını veren “Bakmak” başlıklı yazısında Sevgi Soysal, hayata seyirci kalmanın, durup öylece bakmanın anlamsızlığını vurgular:

“Bakmak, tek başına son derece sınırlı, dural, içinde bulunulan durumla pek az ilişkisi olan, bu durumu pek az etkileyen, çünkü bu durumu hiç değiştirmeyen bir şeydir de ondan.

Bu nedenle, yığınların bir şeye bakarak bilinçleneceklerini umanlar, ipe un sermektedirler.”

(“Bakmak”, Politika, 9 Haziran 1976, Bakmak, s.115)

Soysal’a göre, hayata etkin bir biçimde katıl(a)mamaktır bakmak; sadece durup seyretmektir. Bakmayan, seyretmeyen; tam tersine hayata etkin bir biçimde katılan, eyleme dönüşen çabasıyla dünyayı değiştirmeye yönelen insan, yaşamdaki olumsuzlukları da yok eder sonunda. Değiştirip dönüştürmek, iyileştirip güzelleştirmek bakmak’la değil eylemek’le gerçekleşecektir. Bir değişim ve ilerleme için uğraşmak, didinmek, çaba sarf etmek, emek vermektir eylemek…

Sevgi Soysal’ın Bakmak’taki “Gerçeği Yazmak” başlıklı yazısı, adeta felsefi bir metne dönüşmüş derinlikli bir çalışma olarak ilgi uyandırıyor. Şöyle diyor orada:

“Zordur gerçeğin kavranması, gerçeğin karmaşıklığından değil, gerçeğin kavranmasını engelleyen bir yığın toplumsal köstekle kuşatılmış olduğumuzdan.

Bir gelmiş ve gelecek bağlantısı içinde, ileriye dönük olan gerçeği tamamlamak ve bütün bir yaşamı bu kavrayış doğrultusunda emeğe dönüştürmek hayatı gerçekten yaşamaya değer kılan tek şeydir. Gerçeği kavramak hafsalalara sığmayacak büyüklükte ve güzellikteki bir oluşumu hafsalaya sığdırmak, bir umut gibi duyabilmek, bir insan ufaklığındaki sevgi umudu evrensel boyutlara vardırmaktır, gerçeği kavramak.

Büyük oluşum içinde ufacıkmış gibi görünen insan yaşamını değerli, kutsal ve büyük kılan çabadır, gerçeğe dönüşen emekle emeğe dönüşen gerçek.” 

(“Gerçeği Yazmak”, Politika, 11 Haziran 1976, Bakmak, s.121)

Gerçekle emek arasındaki bağıntıyı, insan yaşamını değerli ve kutsal kılan bir çabanın içinde ifade eden Sevgi Soysal,  “Gerçeği Yazmak”ta da Brecht’in düşüncelerini temel alıyor ve onu “gerçeğin büyük ustalarından” biri olarak görüyor. Brecht’in “Gerçeğin Yazılmasındaki Beş Zorluk” başlıklı yazısından şu alıntıyı yapar: “ 1. Gerçeği yazabilecek cesaret. 2. Gerçeği kavrayabilecek akıl. 3.  Gerçeği, elle tutulur bir silaha dönüştürmek sanatı. 4. Bu silahı etkili kılacak olanları seçebilmek. 5. Gerçeği yığınlara ulaştırabilmek, yaymak becerisi.”   (“Gerçeği Yazmak”, Politika, 11 Haziran 1976,  Bakmak, s. 123) Sevgi Soysal, Brecht’in gözünde, Hitler rejimine yöneltilecek en etkili silahlardan birinin “gerçeğin yazılması” olduğunu vurgulayarak, baskıcı, totaliter, faşist yönetimlerin etkisiz kılınmasında en önemli gücün, gerçeğin dile getirilmesi olduğunu ifade ediyor. Gerçeğin yazılması ne kadar güçlü ve etkiliyse, gerçeğin özellikle kara mizah üzerinden dillendirilmesi de bir kat daha güçlü bir silahtır.  O nedenle, totaliter yönetimler mizahla baş edemez, mizah karşısında çözülüverir. Sevgi Soysal, tam da bu toplumsal bilinçle yazmış olan gerçekçi bir aydın ve sanatçıdır.

Sevgi Soysal’ın yazılarının pek çoğu sanki günümüzde yazılmış gibidir. Mesela  “Dum Dum Keyif” başlıklı yazısında Akdeniz kıyılarının yağmalanmasını, beton yapıların inşasını güçlü bir çevre duyarlılığıyla eleştirerek, oralardaki sahipsiz sokak köpeklerinin domdom kurşunu ile öldürülmesini de “vahşet ve ilkellik” olarak nitelendiriyor. Kimilerinin gereklilikten, mümkün tehlikelerden söz ettiğini, o yüzden yapılanı haklı bulmaya çalıştığını belirterek şöyle devam ediyor sözlerine: “Öyledir, aslında belli bir gereklilik bağlantısı içine oturtulmamış hiçbir kıyım yoktur. Buna yatan kafalar, işlerine gelen bir ‘gereklilik’ lafazanlığıyla insanlık kıyımına da fit olurlar…” (“Dum Dum Keyif”, Politika, 14 Mayıs 1976,  Bakmak, s.85)

“Copaltı ya da Yaşasın Adalet” başlıklı yazısında hukuksuzluğa dair şunları söyler: “Ceza uygulamamızda, ‘gözaltına alınmak’ diye bir şey var. Özellikle 12 Mart döneminde ün kazanan bir uygulama. O kadar ki, Çetin Altan, Orhan Kemal Ödülü kazanan ilk romanının adını Büyük Gözaltı koymuştu. O sıralarda belirli çevrelerin gözüne batanların, ayakaltında dolaşmamaları için uygulanan bir yöntemdi bu. Ortada suçu olsun olmasın, ayakaltında dolaşmanızdan hoşlanmayanlar varsa, kendinizi gözaltında buluverirdiniz. Artık suçunuzu keşfetmek de size düşerdi. O zamanlar aslolan gözaltına alınmaktı. Sonra otuz gün dolunca da münasip bir suçtan tutuklanırdınız.” ( “Copaltı ya da Yaşasın Adalet”, Politika, 21 Mayıs 1976, Türkiye’nin Kalbi,  Kabul Günleri, s. 409) 12 Mart karanlığında, hiçbir örgütle veya siyasi grupla ilişkisi olmadığı halde iki kez tutuklanarak Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nda uzun süre tutuklu kalan özgür düşünceli aydın bir kadın olarak Sevgi Soysal, yaşanan hukuksuzlukları bu cümlelerle dile getiriyordu. Adeta Kafkaesk bir karanlıkta yaşanıyordu her şey.

Yazılarını yazma süreçlerinde bir anne olarak yaşadığı zorlukları, içindeki yazma ve yetiştirme telaşını tek cümlede şöyle özetler Sevgi Soysal: “Yemek yandıyla, çocuk altına kaçırdı arasında yazdığım yazıları yüklenmiş, teleksçiye yetiştireyim diye gazeteye koşturuyorum.” (“Engelli Koşu”, Politika, 9 Temmuz 1976, Bakmak, s.161) İnanılmaz bir enerjiyle dolup taşıyordu Sevgi Soysal; içindeki o muhteşem enerjiyi, yaratıcılığa, anneliğe, aydın olmaya, iyiliğe, güzelliğe dönüştürüyordu sürekli.

Birkaç yıl önce, Tante Rosa hakkındaki yazımda ifade ettiklerimi burada bir kez daha yineliyor ve edebiyatımızın çok değerli yazarı Sevgi Soysal’ı sevgiyle anıyorum:  “Kendi asaletini, erdem ve onurun yüceliğinden alan gerçek bir edebiyat prensesiydi Sevgi Soysal. Tante Rosa ve diğer eserlerinde yarattığı pek çok kadın kahramanıyla birlikte ölümsüzler arasına giren Sevgi Soysal’ı yeniden okuma ve anlama zamanlarındayız.”

 

Kaynakça:

Soysal, Sevgi, Bakmak, İletişim Yayınları, 3.Baskı, İstanbul, 2016.

Soysal, Sevgi, Türkiye’nin Kalbi, Kabul Günleri-Gazete Yazıları, Derleyen: İpek Şahbenderoğlu, İletişim Yayınları, İstanbul, 2014.

Soyşekerci, Hülya, “Tante Rosa Yaşamakta Israr Ediyor”, Hayaller ve Harfler, Komşu Yayınları, İstanbul, 2016.

Şahin, Seval- Şahbenderoğlu, İpek (Hazırlayanlar) , İsyankâr Neşe- Sevgi Soysal Kitabı, İletişim Yayınları, İstanbul, 2015.

Yücel, Şükran, “Bozkırda Açan Çiçek: Sevgi Soysal”, Deliler Teknesi, Temmuz- Ağustos 2008.

[1]Hülya Soyşekerci’nin 14-15 Aralık 2018 tarihlerinde Bursa Nilüfer Belediyesi Kütüphanelerinin düzenlediği “Hayatın Emekçisi Sevgi Soysal” başlıklı sempozyumdaki konuşma metnidir.

Kapak Çizimi: Esra Enis