BRUNO YA DA AZ ÇOK’TUR!
BRUNO YA DA AZ ÇOK’TUR!

BRUNO YA DA AZ ÇOK’TUR!

DURMUŞ A. KÜÇÜK

Anlamamak, bir kusur değil elbette… Suç değil! Tanrı’nın kelamı ya da doğa öyle kolay da anlaşılmaz! Ama anlamadan yaşamak ve anlamadan yaşadığı konusunda ikircikleri olduğu halde anlamaya çalışarak daha ahlaklı bir noktaya çıkabilecekken bu zorlu kavgadan vazgeçmek affedilebilinir mi? Affedilinebilinir! Zaten, sıradanlığın kolaylığında kendini kaybetmemiş olanlar genellikle sabırlı ve anlayışlıdır… Siz hiç anlamadıkları ya da bilmedikleri için asılan, yakılan, çarmıha gerilen, akla hayale gelmeyecek işkencelere maruz bırakılan birini gördünüz mü? Tarihin derinliklerinde hep gerçeğin peşinde canını hiçe sayan insanların, egemenlerin kahkahaları eşliğinde o çıldırtıcı bağırışları, haykırışları, yanık kokulu etleri, soyulmuş derileri, talan edilmiş evleri, yok edilmiş kitapları ve hayalleri bulunur… Anlamanın ve anlatmanın cezası hiç de sanıldığı gibi hafif değildir!

Kıytırık korkuların sürüklediği aşağılık çukurlarda “çamura” batarken insanlar, tarihin derinliklerinden Bruno’nun o onurlu ve başkaldıran sesi gelir… Adını dünyanın unuttuğu çırılçıplak ve yapayalnız Bruno… Engizisyon yargıçlarına, “Ateşe atacağınız adam korkuyu yenmiştir, ölümümü bildirirken siz benden çok korkuyorsunuz!” derken haklılığının ve bilim insanı ahlakının cephesinden, hem de en üst perdeden haykırıyordu… Tarihin zorbalık sıfatıyla damgaladığı muktedirler ise her zaman başvurdukları yola başvurdular ve Bruno’nun diline konuşmasını engelleyen bir çivi sapladılar!

1600 yılı zemheri ayazında meydana toplanmış yığınların tezahüratları arasında bir direğe bağlanarak diri diri yakılacak olan Bruno…

İşkence, ince bir sanat haline geldi. Köpekler ne kadar çok havlayıp sahiplerine güven verdilerse, sahipler o kadar azgınlaştı… Azgınlıkları inceldi, giderek kabalıktan inceliğe ve “sanata” yöneldi, öldürme sanatının türlüsünü icat ettiler… Kerpetenler sadece soğuk değil kızgın közlerden çıkarılarak kullanıldı. Çivili sandalyeler… Mengeneler… Ölüm askıları…

En dehşet vericisi ise metalden yapılmış bir boğanın karnındaki kapaktan kurbanların içeri konulması ve boğanın ateşe tutulmasıydı.. Kurbanlar içeride sadece çığlık atmıyor, bağırıyor ve böğürüyorlardı… Bu yüzden bu metal boğa yöntemine “böğüren boğa” dediler… On binlerce insan bu tezgâhlarda böğürerek yok edildi…

16 Şubat 1600’ün şafağında engizisyon muhafızlarının acımasız kıskacında Roma’nın Çiçek Tarlası meydanına getirildiğinde meydanın ortasında biraz sonra kendi bedenini bir kemirgen canavar gibi ele geçirecek odun yığınlarını gördü Papaz Bruno… Öncesiz ve sonrasız bir ezeli kapışmanın hâkim ve şerefsiz tarafında yer alan bir cellâdın beklediği yerin hemen yanındaki tahta direğe bağladılar O’nu… Celladın elindeki büyük mekanik metal aletin ne yapacağını çok iyi biliyordu; bu kıskacın dilini korkunç acılarla koparacağını her günü işkencelerle geçen yedi yıl boyunca kaldığı soğuk zindanlarda onun af dilemesini ya da yalvarmasını bekleyen engizisyon muktedirleri söylemişlerdi. Tam yedi yıl, çözülmesini beklemişlerdi, kutsal kitapta yazılı kurallara karşı çıkan bu şeytanın!

Dünya güneşin etrafında dönüyor ve başka gezegenlerde de hayat olabilir demenin karşılığının korkunç karşılıklarının olduğu bu barbar çağda yaşamanın bedelini ödemek onurunu kazanmak için az uğraşmadı Bruno… Oysa otuz üç yıl sonra, aynı engizisyon mahkemesi karşısında son anda dünyanın dönmediğini bütün dünyaya ilan eden Galile, Bruno’nun acı dolu haykırışlarından ne kadar çok etkilendiğini göstermişti. Mahkemeden çıkarken bir yargıca “Dünya dönüyor, siz ne derseniz deyin!” dese de, sadece “ılımlı resmi tarihin” kahramanlarından biri olabilmişti… Bruno’nun “içimizi burkan” yiğitliği, az bulunur cinstendi…

Antik Çağ’ın Aristotelesçi fizik sistemi ile O’nun sisteminin gökyüzüne uygulanmış türü olan Batlamyus astronomi sistemi algılarımızın bize sunabildiklerine dayanıyordu. Duyularımızın göstermekte olduğu sanılara! Kral, soytarısına sormuş: Yahu soytarı, bazı insanlar yerin güneş etrafında döndüğünü söylüyorlar ne dersin? Soytarı kendinden emin bir biçimde yanıtlamış: Kralım, biliyorsunuz ben bir gezginciyim, dünyanın her tarafını gezdim… Gezdiğim her yer düzdü!

Sabit bir dünya tasarımı… Bu hareketsiz dünya, evrenin ortasındaydı. Evrenin geri kalan her unsuru yere göre tavır alıyor, onun etrafında dönüyorlardı. Güneş ve yıldızlar yerin etrafında dönmeye mecburdu!

Kilise evrene değil, evren kiliseye tabiydi! Ortaçağ’ın muktedirleri, bütün evrenin dünya ve insan için yaratıldığını dikte ediyorlardı. Çünkü insan, işlediği ilk günahta yeryüzüne düşürülmüştü ve yeryüzü kıyamete kadar bütün bir evrenin insanın tekrardan kovulduğu yere dönme macerasının bir sahnesi olmak zorundaydı. Halkın, kutsal kitabın ve kilisenin evren tasarımına tabi olarak yaşaması ve düşünmesi esastı.

Kopernik, ucu bucağı görünmeyen bir yapıyı küçücük bir noktanın etrafında döndüren ve bunu resmi bir ideoloji biçiminde halka ve bilim insanlarına dayatan kilise öğretisine ilk kurşunu atmıştı. O’nun ölümünden beş yıl sonra doğan Bruno’nun elinde ise çok daha etkili silahlar vardı.

O, bu uçsuz bucaksızlıkta nereye bir sınır koysak yine de onun arkasında bir uzay kaldığını ve gökyüzünde hiçbir yere sınır konulamayacağını söylemiştir.. Evren, sonsuz ve sınırsızdır! En önemli nokta ise, evrenin bu sonsuzluğunda bir merkezin olmaması gerçeğidir. Merkez de yoktur; aşağısı ve yukarısı da! Nasreddin Hoca’nın dediği gibi, ayaklarının bastığı yer dünyanın ve evrenin merkezidir…

Cellât, O’nun dilini çivilerken insanlar kendilerinden geçmişçesine bağırıyor, egemenlerin tüm çağlarda değişmeyen propagandalarının etkisinde, onların gözünden gördükleri şeytan aleyhinde tezahürat yapıyorlardı… Allah merkezdeydi, Onun yarattığı insan merkezdeydi ve insanı temsilen kilise de merkezdeydi… Dünyayı merkezden alıp güneşi oraya yerleştirmek, Tanrı’yı ve kiliseyi merkezden almak demekti… Buna cesaret etmek, ölümü hak etmekti…

Bir rahibin elindeki meşaleyle başlayıp kahredici bir acıyla devam edip hüzünle biten bir halk tiyatrosu gösterisiydi…

Bir yenilgi miydi? Yenilgiydi! Az’ın çok karşısındaki yenilgisi…

Yenilgi zamanları en iyi okuldur; çünkü karşıtların savaşında iyinin ve aydınlığın sahiplerinin giderek azaldığı ve yalnızlaştığı dönemlerdir… İyi, kötünün etkilerini ve etkilediklerini daha iyi kavrar; bilince çıkartır. Dağılıp giden ile bir araya gelmeye çalışanı çırılçıplak bir açıklıkta görür… Yol arkadaşları daha bir görünür olur, dostluklar azalmış gibi görünse de azın olağanüstü coşkulu iradesi bütün saflığı ve güzelliğiyle ortaya çıkar… Önemli olan, azın namuslu ellerini yakalayabilmektir, doludizgin kalleş düzenlerin çokluğunda…

Ama az çoktur! Korku anları ve korkaklık sayılamayacak kadar çoktur. Ne kadar çok ve hükümsüz! Az yani! Kahramanların ve kahramanlığın azlığı yürek yarasıdır ama korkakların değil, erdemi cesaret olanların destanları yazılır. Okunacaksa, onların destanları okunur. Azdır ama hükmeder! Az, çoktur ve hâkimdir! Azın hükmü, en temel içgüdülerden, insan türüne en yakışmayan duygu olan korkuyu esir alabilmesinde kendini gösterir.

Korku, sindirir… Cesaret dikleştirir, ayağa kaldırır!

Çiçek tarlasından yükselen alevler sadece Bruno’yu ve Roma’yı değil, bütün bir dünyayı yaktı… Her yanış, beraberinde alevlerin belirgin hale getirdiği bir dünya yaratıyordu… Bruno’nun yanışı, çağının karanlığının sonunu müjdeliyordu. Aydınlık, önce ürkekçe ve sonra giderek kendine güvenerek karanlığın içerisinden meydan okuyarak çıkıyordu…