BÜLENT ŞIK: TÜRKİYE’DE GIDA GÜVENLİĞİ SAĞLANABİLİYOR MU?

Gıda güvenliği sadece teknik bir mesele olarak anlaşılır. Bu anlayış yaygın kabul görse de doğru mu, değil mi, tartışılır. Güvenlik sözcüğü son derece olumsuz çağrışımlara sahip artık. Bir şeyleri güvenli kılma adına yapılanlar, hayatın her alanını baskı ve denetim altına almanın ve piyasa süreçlerine dâhil etmenin bir yolu olarak da görülmekte. Genel olarak teknik-hijyenik bir konu olarak ele alınan gıda güvenliği meselesi de güvenlik rejimlerine ilişkin tartışmalardan arınık değil. Bu nedenle gıda güvenliği meselesinin nasıl anlaşıldığını ifade eden bir tanımla başlamak, sonra bu meselenin neden sadece teknik bir bakış açısı ile kavranamayacağını ortaya koymak ve ülkemizdeki durumu da bu çerçeveden anlamaya çalışmak daha doğru olacak.
GIDA GÜVENLİĞİ NEDİR?
Gıda güvenliği en temelde halk sağlığı ile ilgili bir konudur.
Gıda güvenliği gıda kaynaklı hastalıklara neden olan biyolojik, fiziksel, kimyasal etkenleri önleyecek şekilde gıdaların işlenmesi, hazırlanması, taşınması, depolanması ve son tüketiciye sunulması sürecini ele alan bir yaklaşım. Temel amaç, gıdaların tarladan-çatala sağlığa uygun olmasını ve besleyici özelliklerini muhafaza etmesini sağlamak. Güvenli gıda ise her türlü bozulma ve bulaşma etkeninden arındırılarak tüketime uygun hale getirilmiş gıda olarak tanımlanıyor ve bunu sağlamak için yapılan her şey de işin teknik yönünü oluşturuyor.
KAPSAM DIŞI POLİTİK MESELELER
Konuyu teknik bir çerçeveye hapseden bu tanım gıda güvenliği açısından gerçek birer risk oluşturan pek çok meseleyi hiç dikkate almıyor. Örneğin son 15-20 yıl içinde büyük bir ivme ile aile çiftçiliğini tasfiye eden kamu politikaları bir sorun olarak görülmez. Ulusal ve uluslararası politikalarla desteklenen endüstriyel tarım karşısında kadınların omurgasını oluşturduğu aile çiftçiliği ve köylü tarımı gıda güvenliğinin sağlanmasında yaşamsal bir öneme sahip oysa.
Ülkemizdeki neredeyse her akarsuya yapılan hidroelektrik santralleri vasıtasıyla müşterek kullanılan su varlıklarının özelleştirilmesi ve böylece o yörelerde yaşayan insanların gıda üretim faaliyetlerinin sekteye uğratılarak şirket çıkarlarına tabi kılınması da dikkate alınmaz.

Yine, tarımsal faaliyetlerde düzenleyici işlev gören kamu kurumlarının tasfiye edilmesi; çiftçilere verilen devlet desteğinin yetersizliği, örneğin hububat ve baklagiller gibi temel gıda maddelerinde bile üretimde iyileştirmelere değil ithalatı kolaylaştırmaya dayalı tarımsal politikalara ağırlık verilmesi; son 15-20 yıl içinde kırsal nüfusun yaklaşık dörtte birinin, yani 6,6 milyon insanın tarımı bırakması ve kente göç etmesi bir gıda güvenliği sorunu olarak görülmez.
Gıda maddelerinin kimler tarafından ve hangi çalışma koşullarında üretildiği ya da gıda sektöründeki güvencesiz çalışma koşulları ve taşeronlaşma ise söz konusu bile edilmez.
Özetle politik nitelik taşıyan sorunların gıda güvenliği ile ilgisi olduğu düşünülmez.
NEDENLER VE ETKENLER
Ülkemizdeki gıda güvenliği anlayışı meselenin nedenleri üzerinde değil de etkenleri üzerinde duran yüzeysel bir yaklaşıma sahip. Bu tavır herhangi bir gelecek tasavvurunu dikkate alarak konuya yaklaşmaktan çok uzaktır ve meseleleri kavrayışı da piyasa tarafından tarif edilen bir şimdiye gömülüdür. Sadece gıda güvenliğini sağlamakla yükümlü olan kamu kurumları için değil; bu alanda söz sahibi olan ve farklı yaklaşımlar sergilemesi umulan akademik çevreler ve tüketici örgütleri ile gerek gıda sektörü ve gerekse gıda güvenliği alanında faaliyet gösteren çeşitli sivil toplum örgütleri için de genel durum budur. Örneğin, yaşanan iklim krizi nedeniyle önümüzdeki 30 yıl içinde ülkemizin içinde bulunduğu coğrafi bölgede çok ciddi bir kuraklık söz konusu olmasına rağmen ülkemizin en geniş katılımlı Gıda Güvenliği kongrelerinde bile bu konunun ele alındığı söylenemez.
Gıda güvenliği açısından sorun yaratan ve bir kısmına yukarıda değinmeye çalıştığımız politik meselelerin görmezlikten gelinmesi salt bizim ülkemize özgü bir tavır değil elbet. Ama ülkemizde henüz hiçbir çalışmaya konu olmamış gıda güvenliği meseleleri var ve bu epeyce bize özgü.
GIDA GÜVENLİĞİ ÇALIŞMALARI İÇİN RİSKLİ MAHALLER VE KONULAR
Gıda güvenliği çalışmalarında bir araştırma konusu yapılamayacak mahaller var. Örneğin ülkemiz hapishanelerinde gıda güvenliği açısından hangi sorunlar yaşandığına dair hiçbir bilgi yok. Şu sorulara yanıt veren bir çalışma yok örneğin: Cezaevlerine alınacak gıda maddelerinin nitelikleri teknik şartnamelerle belirleniyor. Bu şartnameler nasıl hazırlanıyor? Alınan gıda maddelerinin şartnamede belirtilen özellikleri taşıyıp taşımadığı nasıl anlaşılıyor? Ancak laboratuvar analizleri ile anlaşılabilecek bir husus bu. Bu analizler hangi laboratuvarlarda yapılıyor? Geçen yıl ya da bir önceki yıl hangi gıda ürünleri analiz edildi? Toplamda kaç analiz yapıldı? Uygunsuz ürünlere ne oluyor? İhalelerde tonlarca gıda maddesi alımı yapılabiliyor. Bu gıdalar bir defada değil de belirli zaman aralıklarında ve kısımlar halinde cezaevi idaresine teslim ediliyor. Teslim süresi boyunca, bu gıda maddelerinin ihale teknik şartnamesinde belirtilen nitelikleri taşıyıp taşımadığı nasıl kontrol ediliyor? Çölyak vb hastalıkları olan mahkûm ve tutukluların beslenmesi nasıl sağlanıyor, gibi.
İşkence, kötü muamele ve tecrit gibi çok daha yakıcı sorunlar varken cezaevlerindeki gıda güvenliği sorunları önemsiz görünebilir; ama öyle değil. Yıllar boyunca mahpus kalan bir insanın sağlığını etkileyen en önemli şey nasıl ve neyle beslendiğidir. Ülkemizde bu konu ile ilgili çalışmaların olmaması büyük bir eksikliktir.
Dolayısıyla cezaevlerindeki mahkûm ve tutukluların beslenme koşulları ve gıda güvenliğinin nasıl sağlandığı önemli ama bu mahallerde yapılacak çalışmalar çok riskli görünüyor besbelli.
Gıda güvenliği açısından çalışılması riskli olan konuların başında ise Kürt Sorunu geliyor.
Tarım bitkisel ve hayvansal üretiminin birlikte yapıldığı bir faaliyet. Bir bilim olmaktan ziyade bir zanaat olduğu gün be gün daha çok belirginlik kazanıyor. Her yerde ve aynı şekillerde uygulanabilecek homojen bir faaliyet değil. Bir bölgede yaşayan bitki ve hayvan türleri arasındaki ilişkilerin kavranması kritik önem taşıyor. Ancak o ilişkileri gözeterek ve koruyarak ürün elde etmek ve hayatı güvence altına alabilmek mümkün.
Güneydoğu’nun tarıma dayalı ekonomisi büyük oranda tahrip edildi. Çatışmaların başladığı 1980’li yıllardan başlamak üzere, zorunlu köy boşaltmaları veya göçler nedeniyle 3 milyondan fazla insan yaşadığı toprakları terk etmek zorunda kaldığı ve terk edilen bu bölgelerin Türkiye’deki toplam tarım alanlarının %16’sını oluşturduğu düşünülürse ne kadar büyük bir bitkisel üretim ve hayvancılık potansiyelinden yoksun kalındığı daha iyi anlaşılır.
Bu insanlar evlerini, arazilerini, hayvanlarını, meralarını, bahçelerini, ağaçlarını, neredeyse tüm mal varlıklarını geride bırakmak zorunda bırakılarak mülksüzleştirildi. Bu durum yol açtığı diğer pek çok sorunun yanı sıra aynı zamanda bir gıda güvenliği sorunu. Bu kısa yazıda açıklaması oldukça zor ama özetle söylemek gerekirse terk edilen, boşaltılan ya da zorla boşalttırılan köylerle çatalımızın ucundaki yiyeceklerde bulunan sağlığa zararlı çeşitli kimyasal maddeler arasında yakın bir ilişki var. Nedeni ne olursa olsun, insanların köylerinden kopması gıda üretimindeki kendine yeterliliği ve çeşitliliği azaltıyor; tarım şirketleşiyor ve nihayetinde az sayıda şirketçe kontrol edilen bir piyasada, bolca kimyasal kullanılarak üretilmiş sağlıksız ürünlerle beslenmek zorunda kalıyoruz.
Bir diğer riskli konu AKP iktidarının Suriye’deki savaşı destekleyen yıkıcı dış politikası. Suriye’nin bütün üretim altyapısının geçmişte tıpkı Amerika’nın Irak’da yaptığı gibi darmadağın edilmesinin bir gıda güvenliği sorunu ortaya çıkarmayacağı düşünmek doğru değil. Örneğin Irak’da Basra ve Felluce gibi büyük kentler başta olmak üzere yüzlerce yerleşim bölgesinde savaşın yol açtığı çok ciddi bir ağır metal ve radyoaktif madde kirliliği var. Irak’ın gıda üretim sistemi onarılamaz şekilde tahrip edilmiş durumda ve aynı yıkıcı süreç şimdi Suriye’de yaşanıyor. Coğrafya kaderdir. Önümüzdeki on yıllar içinde şiddeti giderek artacak iklim krizi sınırları anlamsız kılacak. Çok büyük nüfus hareketleri olacak. Dolayısıyla sadece kendi ülkemiz sınırları içinde gıda güvenliğini sağlamanın yeterli olduğunu sanmak büyük bir yanılgı. Ama ne yazık ki mevcut anlayış tam olarak budur.
GIDA GÜVENLİĞİNİ SAĞLAMAKLA YÜKÜMLÜ KAMU KURUMLARI NE YAPIYOR?
Bu konuya somut bir örnek üzerinden, bütün dünyada halk sağlığı adına yapılan çalışmaların odak noktasında yer alan pestisitler üzerinden değinmek genel tabloya ışık tutacaktır.
Pestisitler tarımsal üretimde kullanılan zehirli kimyasallar. Gıdalarda kalıntı bırakırlar ve bu kalıntılar çeşitli sağlık sorunlarına yol açar. Bu nedenle gıda ürünlerinde pestisit kalıntısı bulunup bulunmadığını araştırmak gerekir. Bu konuda ülkemizde faaliyet gösteren birincil kurum Tarım ve Orman Bakanlığı’dır. Bir diğer kurum olan Sağlık Bakanlığı ise sadece sulardaki pestisit kalıntılarını kontrol etmekten sorumlu.
GENEL DURUMA İLİŞKİN BİR ÖRNEK: PESTİSİTLER
Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nca ülke genelinde son 2012-2015 yılları arasında yürütülen denetim çalışmalarında gıda mevzuatında izin verilen kalıntı limitlerini aşan pestisit içeren gıda ürünlerinin oranı %2.5 olarak açıklanmıştı. Örneğin Türkiye’de en çok meyve sebze üretimi yapılan illerden biri olan Antalya’da 2013 yılında 12.583; 2014 yılında ise 11.893 gıda örneğinde kalıntı analizi yapıldığı ve pestisit kalıntısı içeren gıdaların oranının sırasıyla %2.01 ve %2.50 olarak belirlendiği açıklanmıştır. Ancak aynı yılları baz alan bir akademik çalışma Bakanlığın açıklamasını yalanladı.
Çalışmada 2013 yılında (parantez içindeki rakamlar analiz edilen örnek sayısını gösteriyor) domates (163), biber (82), salatalık (91), kabak (25) ve çilek (39) olmak üzere toplamda 400 gıda örneği analiz edilmişti. Bu ürünlerin %21’inin mevzuatta belirtilen limit değerlerin üzerinde pestisit kalıntısı içerdiği belirlendi. Aynı şekilde 2014 yılında analiz edilen domates (106), biber (53), salatalık (37), kabak (22), çilek (21), patlıcan (16) ve portakal (54) olmak üzere toplam 309 gıda örneğinin %25’inin limit değerlerin üzerinde pestisit kalıntısı içerdiği belirlenmişti.
Bakanlığın yaptığı açıklama ile çalışmadan elde edilen sonuçlar arasındaki büyük fark nereden kaynaklanıyor, sorusu akla gelecektir doğal olarak.
Bakanlığın pestisit analizi yapan laboratuarlarında metot birlikteliği yok, gıdalarda kalıntı bırakabilecek yüzlerce pestisit var ama her laboratuvarda kalıntısı araştırılan pestisitlerin sayısı aynı değil. Üstelik gıdalarda kalıntı bırakma ihtimali olan pestisitlerin tamamı araştırılmıyor. Buna ek olarak ihraç ürünler için yapılan pestisit analizlerinin de yurt içi denetim çalışmalarına dâhil edilmesi kalıntı sorununu olduğundan daha küçük gösteriyor. Bakanlık açıklaması ile çalışmadan elde edilen sonuçlar arasındaki farkların en önemli nedenleri bunlar.
DAHA SPESİFİK BİR ÖRNEK: GLİFOSAT
Glifosat dünyada en yaygın olarak kullanılan pestisit. Ancak birçok pestisit gibi, glifosatın da çevredeki diğer ürünlere bulaşma, yeraltı sularına sızma ya da gıda maddesinde kalıntı bırakma riski var. Çeşitli formülasyonlar halinde satışa sunulan glifosat, hormonal sistem üzerinde bozucu etki gösteren ve pek çok sağlık sorununa yol açan bir kimyasal olarak tanımlanıyor. Bebek ve çocuklar zararlı etkilere karşı daha hassaslar.
Tarım ve Ormancılık Bakanlığı verilerine göre 2001 yılında 305 ton olan Glifosat kullanımı 2013 yılı itibariyle 15 kat artarak 4500 ton civarına çıkmış. Uluslararası Kanser Ajansı tarafından muhtemel kanserojen olarak nitelenen bu kimyasalın kullanım miktarı arttıkça gıdalara ve su kaynaklarına glifosat bulaşma riski de artacaktır. Glifosat toprakta 6 ay, su kaynaklarına bulaştığında ise 3-4 ay boyunca zehirli etkisini koruyabilir. Ancak, gıdalarda, toprak ve suda bırakmış olduğu kalıntılara dair ülkemizde kamu kurumları eliyle yürütülen hiçbir çalışma yok; rutin olarak yürütülen pestisit analiz çalışmalarında glifosat kalıntısına bakılmıyor. Bütün dünyada şu sıralar en çok inceleme konusu olan bu kimyasal hakkında elimizde doğru düzgün bir veri ne yazık ki yok. Tarım Bakanlığı son beş yıldır glifosat kullanım miktarlarının ne olduğunu da artık açıklamıyor.
GIDA GÜVENLİĞİNİ SAĞLAMADA HİÇBİR İŞE YARAMAYAN FİRMA TEŞHİRİ
Tarım ve Orman Bakanlığı uygunsuz üretim yaptığını tespit ettiği firmaları son birkaç yıldır kamuoyuna açıklıyor. Ancak, Bakanlık tarafından 2011-2015 yılları arasında açıklanan teşhir listeleri yan yana konularak incelendiğinde bazı firmaların adlarına farklı yıllara ait listelerde hep rastlanıyor. Yani bu firmalar yasal mevzuata göre suç olan fiili sürekli işliyor; ya da cezasını ödeyerek uygunsuz üretim yapmaya devam ediyorlar. Bir cezalandırma aracı olarak kullanılan firma teşhiri göz boyamaktan başka bir işe yaramıyor.
İTHAL GIDA ÜRÜNLERİNDE YETERSİZ KONTROL
Mevcut neoliberal ekonomi anlayışı hız üzerine kurulu; yani üretim-tüketim sürecini yavaşlatacak yasal düzenleme ve uygulamalar birer engel olarak görülüyor. Oysa gıda güvenliğinin sağlanması yavaş işleyen bir sistemi gerektirir. Gıda maddesinin özelliklerine göre sağlık açısından risk oluşturabilecek unsurların belirlenmesi bazen günler sürebiliyor. Ülkemizde ithal gıdalarla ilgili kontroller son derece gevşek ya da 2014 yılında yaşanan GDO’lu ithal bebek mamaları skandallarında olduğu gibi hiç yok.
Özetlemek gerekirse ülkemizde halk sağlığı ve çevre sağlığı konularında devletin düzenleyici ve denetleyici işlevleri ortadan kalkmıştır; buna bağlı olarak gıda güvenliğini sağlama konusundaki yeterliliği de. Peki, öncelikle ne gibi konular dikkate alınmalı ve neler yapılmalı?
ÖNERİLER
1) İthal edilen ve yurtiçinde üretilen gıda ürünlerinde dikkatle planlanmış bir izleme, denetim ve kontrol programları yapılmalı. Bakanlık sadece analiz sonuçlarına dayalı genel değerlendirmelerini değil analizler ile ilgili bütün veri setini açıklamalı. Böylece genel durumu ve bu konuda faaliyet gösteren kurumları doğru bir şekilde değerlendirebilmek mümkün.
2) Aile çiftçiliği desteklenmeli.
3) İklim krizi ile gıda güvenliği arasındaki ilişkileri ele alan ve bu konuda durum değerlendirmelerini yapacak bağımsız bir yapı oluşturulmalı.
4) Yakın gelecekte yaşanacak kuraklık ile Irak ve Suriye’deki savaşın yol açtığı-açacağı yıkıma bağlı önlenemez göçlerle ilgili olarak neler yapılabileceğine dair ileriye dönük barışçıl plan ve politikalar oluşturulmalı.
5) Ülkemiz cezaevlerinin gıda güvenliği açısından durumunu ortaya koyacak bir çalışma yapılmalı. Çalışma cezaevlerinde bulunan ve salıverilen insanların yaşadığı sağlık sorunlarını da dikkate alacak şekilde planlanması önemli.
6) Kürt sorunu barışçıl bir çözüme kavuşturulmalı. Bu konu iklim krizinin yol açacağı gıda üretimi ve gıda güvenliği sorunları ile baş edebilmemiz için de kritik önem taşıyor. Sadece ülkemiz için değil komşu olduğumuz ülkeler için de.