BULUTLARDAN SU’YA DOKUNMAK; “LEÇE”
BULUTLARDAN SU’YA DOKUNMAK; “LEÇE”

BULUTLARDAN SU’YA DOKUNMAK; “LEÇE”

CEMİL OKYAY

İnsanı, “doğa gelişmesinin en yüksek doruğu olarak kendi bilincine ermiş doğadır.” diyerek niteleyen Ludwig Feuerbach için duyarlık insanın özüdür. Ve mutluluk insanın en temel içgüdüsüdür, mutlu olmayı istemekle var olmayı istemek birbirinden ayrılamaz. Mutluluk ahlakın da temeli ve ön dayanağıdır.[1]

Varoluşu, mutsuzluğu, insanın ondan kopuşuyla ayrımsadığı yalnızlığı, doğadan ayrı düşünmek zordur. Paylaşım, iç dökümü, açılma arayışında insan evladının yüzünü döndüğü doğa, şair G. August Bürger için yaratıcılığı ve duyarlığı şiire ayırmıştır. İnsan doğa birlikteliğini yakalayan şairler için doğa bir duyarlık nedeni olduğu denli imgelem dünyalarının oluşumunda da bir etkendir. İnsan öznelliğiyle yer değiştirir; bazen akşam olur, gökyüzü, deniz, bulut olur; özneleşir doğa.

Hülya Deniz Ünal’ın Leçe[2] adlı yapıtındaki yeni şiirleri bana bunları düşündürdü öncelikle. H.D. Ünal’ın şairliğini, “doğayla bakışmanın, evvel hüzün tortuları biriktiren, çakışmanın dışavurumu” olarak niteleyen Hilmi Haşal[3] onun doğaya odaklanarak, “su, ağaç, güneş” imgeleriyle nefes alarak şiir yolcuğunun başladığını vurgular. Leçe adlı yapıtındaki şiirlerinde de bu yolcuğun aynı şekilde sürdüğü, söz konusu göstergelerin şiirlerinin örgenleri arasında yer aldığı görülmektedir. Leçe’de topladığı şiirleri arasında yer alan Hasar Tespiti’nde her şeyi yeniden doğuran, varoluşsal, estetik ve yaşamsal simge “güneş”; rüyalara bilinçaltına devingenlik kazandırıcılığıyla yer alır. Dirimin ve yaratılışın simgesi “su”, sonsuzluk ve özgürlüğün simgesi “gökyüzü”; Kandinsky’nin duyduğunda içinde kıpırdayan, W.Goethe için güç, içe çeken boşluk olan, huzurun, az hüznün imi “mavi” söz konusu şiirin imgelem dünyasını oluştururlar. Fantastik düşsel bir söylemin görüldüğü şiirde, karamsarlık, olumsuzluklar, dünyanın anlamsızlığını (s)imgeleyen “kan, açlık grevleri koyu renkler, labirent”; sıcak iç ısıtan renkleriyle kadınla özdeşleşen, uyum simgesi “gökkuşağı, kuş” umudun, mutluluk ülkesine kanatlanışı içeren izleği somutlaştırır. “Duyarsızlık ormanında göveren umut”tur şiir.

“Pas, zeytin, Yozgat, sayrılı bir gök, mavi, taşlaşmış kalpler, acılı düğümler, deniz, ağır geçen kış, yoksulluk, uzaklığın gülü” vd. nitemler ve sözcüklerle örülerek karşımıza çıkarılan Gülten Abla’nın Bahçesinde ve Köhne-i Kebir birbirini tamamlayan ve birlikte okunabilecek liriklerdir. Mutluluğu “güçlü dirençli bir işlevi olmak” şeklinde tanımlayan Gülten Akın, şiirlerde, “uzak tellerde”ki “mavi kuş”un kanat çırpışlarıyla görünür. “Ben insanı gösteren aynalardanım” diyen fırtına mavisi çiçeğin ozanı, Anadolu’nun il ve ilçelerine sürgünler, soğuk kışlar, zorluklar içinde 70’li yılların karabasan günlerini iliklerinde duyumsayarak ama maviliğine uzanan “sayrılı bir göğe”, “açmayacak güllere kal” diyen direngenliği ve sabrıylayansır. Zaman zaman şairin özdeşim kurduğu, söyleştiği, ortak bir yazgıyı paylaşırcasına buluştuğu şiir öznesi olarak dikkat çeker.

Kadınlığın, düşün, dirilişin simgesi olan “ay”ın finalde ağırlığını koyduğu “Kırılmış Gelincikte Bir Gerdan” şiirinde şifa veren ay tanrıçası Men’in; Endymion’undan ayrılmak zorunda kalan ay tanrıçası Selene’nin sesi, yoldaşlığı duyumsanır. Fedakârlık, kararlılık, özgüven yitimi ve duygusal dengesizlik, bungunluk, dizelemde sezilir. “Sonsuz yenilenmenin” kaynağı olan kadının hayal kırıklığının geçmiş zaman eylemleriyle kadın, aşk ve ışık bütünselliği içinde şiirde yansır. Şiirin kurgusundaki duygu değeri olan sözcükler, ikincil özneyi düşündürürcesine bir ayrılığı, blues ritminde bir hüznü duyumsatırcasına yansıtır.

Lars von Trier’in filmi Dogvılle filmine göndermenin olduğu, bir kitabın insan yaşamını değiştirmesine anıştırmayla dizelere damgasını vurduğu Dogvılle liriği, şiirlerde dile getirilen insan vandallığını, barbarlığı, fırsatçılığı ve insanlığın anlayışsızlığını ortaya koyar. Söz konusu filmin, bağışlama, hoşgörü ve sabrın; tecavüz, zâlimlik, şiddet karşısında nereye değin! olacağının sorusunun, kadın kahramanı (Grace) üzerinde felsefesel boyutta aranan yanıtı; sığınma olgusunun kazandığı boyutları şiire rengini verir. Emperyalizm ve anamalcılığın simgesi bir dünyaya gözleri çeviren yapıt, okuru Mesut Mahal’e yönlendirir. Dogvılle’deki “Hayat kâğıttandı dörde katlayıp çıktım sokağa / Mavi ağır geliyor gökyüzünden anlamayanlara” dizeleri gelinen noktada tekdüzeleşen yaşam, şeyleşmenin, tanık olunan travmatik olguların kıskacında, bir dost elinin, samimiyetin aranışının imidir. Şiirlerde sık sık karşımıza çıkan, Aydınlanma çağının, romantizmin rengi maviyle engin görüşlülüğe, huzura ve duyarlılığa özlem imgeleşir. M.Heidegger’in “üçüncü varoluş biçimi” olarak ortaya koyduğu “söz”, Mesut Mahal’de, iletişim kurabilmenin, karışıklığı ve düzensiz olanı düzenlemenin göstergesidir. Şiirde, insanlığın kavrayış yetisinin, duyunç eksikliğinin, acımasızlığının dile gelişidir. Bir zamanların çocuk oyunlarıyla anamalcı sisteme, silahlanma yarışına, insani değerlerin onur ve etiğin yok oluşuna ironik bir yaklaşım görülür. Birlikteliğin, sıcak ve içten ilişkilerin, sevginin kozmik imgesi “gökkuşağı”, bir değişimin, umudun, huzur beklentisinin çağrışımına neden olur. Olumsuz olgulara karşı oluşan suskunluğa bir tepki sezilir dizelerde. Üçüncü birimdeki “a” sesi, yinelenen sözcükler ve uzatmaların (çook) tinsel durumu yansıtmada etkili olduğu ayrımsanır.

Öfkeye yol açan bir sitemin, ikinci çoğul seslenmenin duyulduğu, duyarsız kitlelerin yargılandığı, eleştirinin giderek artan bir tonaliteyle duyulduğu bir şiir olarak göze batar Farkımda. Şiirde sessel sapmanın kullanılarak (farkımda) artsamalı bir yaklaşımla Nâzım Hikmet’in şiirine göndermenin kurguyu oluşturur şiirde. Değişmeyen bir sürecin ironisiyle biten, “yoksunluk” ve “yoksulluk”lara karşın bilinçsizliğe ve dönüşüme direnmeye, salt “kin” duygularının gelişmesine duyulan yılgınlıktır şiir. Sorumluluk gerektiren yerde hiçkimse’nin oluşu ya da varoluşsal yaklaşımla “onlar’ın / kitle’nin, sorumluluk gerektiren yerden sıyrılıp gidenlerin eleştirisi yansır şiirde. İç daralması, insanı uçurum önünde duyumsatan yalnızlık dile gelir; “../ hiçliğe dahil taraf, bile bile kaybeden /”

Hülya Deniz Ünal’ın Ayna şiiri, “Varoluş, rüya, su, gökkuşağı, gölge, ben, sen’li ayna” gibi göstergeleriyle psikolojik ve felsefesel bir yakın okumaya çağıran, kozmolojik imgeselliğiyle dikkat çekerek öne çıkmaktadır. Bilinç akışının, yanı sıra ikinci kişiyle bir diyalogun süreci içinde, umutsuzluktan kurtulma çabasının, ontolojik sorgulamalarla bir yüzleşmenin, anımsamalara çağrının dizelemidir. Lirikte, zamansal geçişlerle yansıtılan yaşamın, tüketen, depresifliğe sürükleyen olumsuzluklarının yerini, geçmişten sıyrılış, yeniden doğuş “yağmur alfabesinden şarkılar” ve “gökkuşağının sulardaki vokali” alması istenir. Dizedeki “gölge”, kendini, eksiklerini bilmenin, doğru tepkiler vermenin koşuludur. İnsanın evrensel tedirginliğini anlamasındaki etken olarak işlevselleşir. Kaybolan benliğin geri alınmasının, bilinçaltının, yüzleşmenin ve düşünmenin simgesi “ayna”nın olduğu dizelerde, “Ben” ve “Sen” kavramları şiirde psikolojik açılıma neden olurlar. Ben-Sen ilişkisinde, iki insan birbirlerini oldukları gibi, beraberliklerini de bir bütün olarak yaşar. Ben, sen tek bir yaşantıdır. “Ben-Sen” ilişkisindeki ben, birlikte olduğu sen’le olan ilişkisi içinde belirlenir[4]. “Varoluş öncesini farklılaşmamış dünyasıyla yeniden bütünleşme”yi simgeleyen su, belleğin ve dünyanın oluşumunu düşlemenin imgesi olarak şiirde yer alır.

Bir ideal uğruna, dostluklara güvenerek yelken açmışken ihanete uğrama, bir amaca ulaşmada uğranılan düş kırıklıkları; elde var hüzün! Ya da çoğul yalnızlıklar ormanında bir ağacın yalnızlığını paylaşmaktır İyi Niyet Ormanı liriği. Arkadaşlığın benzetmelerle betimlendiği; evlilik, dostluk, birliktelikler üzerine düşündüren şiirde, imgesellikle dile gelen bir teselli arayışı sezilir. Aşkın ne olduğunu bilmek istemeyen, yakışıklı, soğuk delikanlı Nympha; Zeus’un Enna ovasında yarattığı Narkissos, söylencelerden kopup gelen, Hülya Deniz Ünal’ın kilitli olduğu “nergis”, şiirde terk edilmenin, dost(luk)ları arayışın imgesi olur. Evlilik ritüellerinin, yaprakla çoğullanmanın mistik simgesi “ağaç” ve “gökyüzü”yle birlikte, aranan huzur, sabır ve avuntu imgeleşir. Nergisleriyle simgeleşen Karaburun özlemin çağrışımıdır.

Paul Celan’ın hiçlikle yaşam arasındaki çizgi olarak gördüğü “deniz”, düş gücünün, bilinçdışının simgesi olarak Denize Bakmak hatta Işıl İşlem şiirlerinde ağırlığı ayrımsanan bir öge olarak göze çarpar. Bir kadın ve erkeğin diyalogları ve gözleme dayanan formuyla Denize Bakmak birliktelik, fedakârlık, ödünler ve iletişimle ilgili sorgulamalara yol açan bir lirik. Bireysel ve toplumsal ilişkilerin, çelişkilerin, bilincinde olmayı; önyargılardan sıyrılma istemini içerir. Özgüven ve direngenliğin yitimi, yaşamın şokları karşısında “yaşamın göz ardı ettiğimiz yerlerde oluşunu ayrımsama”yı anımsatan bir dizelemdir.

Dünya genelinde en az 0/0 35’i şiddete uğrayan, #10yearschallenge etiketiyle 2019 yılında çekilmiş fotoğrafı olmayan kadınlar. Töre kıskacında ve şiddet türüne dönüşen namus anlayışı altında ezilen ve hâlâ “recm” zâlimliğine uğrayan, yerleşik değer yargılarıyla savaşım içinde korkunç bedeller ödeyen kadınlar; sığınma evleri… Eril dünyaya “Lebbeyk” duasıyla bir isyan, bir anımsatma; “../lebbeyk ya Rab/uzun sandığımız yol haremlerine düştü/” Evet, taşlı, engebeli yolları, aşılması zor engellerle karşılaşması kadınların resmidir Leçe. Şiir, sevgiye gereksinme duyan, duygularının peşinden gitmesine, geleceğiyle ilgili seçiminde özgürlüğü elinden alınmaya ve “karabasanlar” içinde bırakılmaya yeter demedir. “Kahverengi bir keder” ve “dolunay”la imgeleşen bir itiraf. Edip Cansever’in Kirli Ağustos şiirine göndermeyle, mutluluk düşlerinin yara almasının, iç acıtan yaşamın öne çıktığı bir utanç duvarıdır şiir. Kendini bilmeyen, barbarlık devrinin “yırtık aynalar çağı”yla imgeleştiği Özge Can ve İtiraf liriğiyle Leçe, izleksel bir üçgen oluşturur. Şiirin üçüncü birimindeki Havva anıştırması okuru, izleksel önemi bakımından kutsal kitap bağlamında bir açımlamaya götürür: “İyilik kötülük bilgisi ağacının meyvesini yiyip insan olarak doğduktan sonra Adem ile Havva çıplaklıklarından utanırlar. Farklı olduklarının bilincine varırlar. Yalnızlıklarını ayrımsadılarsa da birbirlerini sevmeyi öğrenmedikleri için birbirlerine yabancıdırlar. Bu Adem’in Havva’yı savunacağı yerde suçu onun üzerine atmasıyla kendini belli eder.[5]

Bir çağrıdır Ege; yeniden başlamaya, bir ütopyayı gerçekleştirmeye, dünü değil bugünden yarını kurmaya, “hüzün”den, “keder”den sıyrılmaya, bir “çekirge” sıçrayışıyla yazgıyı değiştirmeye. İlk birimle estetik bir objeye kazandırırcasına şiire pastoral bir nitelik kazandıran doğanın, kişileştirmeyle de, tine erinç, direngenlik ve dirim katıcı sesinin duyumsandığı bir lirik. Genellikle denize komşu, bazen çamlıkla birlikte Ege, Akdeniz coğrafyasında uzanan “zeytin”, bin üç yüzyıllık ömrü, acı yeşilliğinden olgunluğa geçişiyle sabrın, umudun, hatır bilmenin; içindeki acıyı bastırmanın, saklı “keder”in metaforudur. Ve çocukluğun ansıtıcısıdır.

“Hayat dediğin ne ki hatıralar toplamı” bir dizeydi Hülya Deniz Ünal’da. İnsanın hayatını yöneltebileceği nice değişik yönleri olduğunu söyleyen Fernando Pessoa’yı anımsadım birden: Öylesine karmaşık ve yalın, öylesine soyut ve hazin!/ Bir o yana bir bu yana savurarak insan olmayı öğretir / bize hayat.

1 Ludwig Feurbach, Bedia Akarsu, Çağdaş Felsefe, MEB Bas., İst. 1979, s.24

2 Hülya Deniz Ünal, Leçe, Meda Kitap, 1.Basım Ankara Nisan, 2020

3 Eliz Edebiyat, 2013

4 Engin Geçtan, Hayat, Metis Yayınları, 15. Basım, s.32

(5)Erich Fromm , “Sevme Sanatı”, Çev. Yurdanur Salman, De Yayınları,Nisan 1977