Bundan sonra film yapamayacak mıyız?

Altın Portakal’da iki yıl önce belgesel yarışmasının kaldırılmasıyla ‘tatsız siyasi hadiselerin’ önünün alınacağı öngörülmüştü. Ama belli ki bu yetmemiş, ulusal yarışmayı da kaldırarak kürsüyü yerli sinemacıya tamamen kapamayı tercih ettiler.

Son bir yıldır yakın dönemin önemli filmlerine imza atmış yapımcı ve yönetmenlerden artık film çekemeyeceklerine dair serzenişler yükseliyor. Şurası açık ki, son 15 yılda hızlı bir şekilde gelişen, yeni yönetmenler ve çarpıcı konularıyla dikkat çekici filmler ortaya koyan Türkiye sineması ciddi bir tıkanmanın eşiğine gelmiş bulunuyor.

Bir anlamda ülke sinemasının gelişimini sağlayan model artık çökme noktasına gelmiş durumda. Sektörün ‘gişe filmi’ üreten kesimi filmlerinin ticari bilgilerini açıkça paylaşmadığı için durum hakkında ancak spekülasyon yapabiliriz. Ancak adına ister ‘sanat sineması’ ister ‘yönetmen sineması’ ne dersek diyelim, sinemayı bir sanat gibi gören ve bu tür filmler çekmeye çalışanlar için işler daha da zorlaşacak gibi görülüyor.

Aslında bu durum yıllar öncesinden geliyorum diyordu. Kısa bir özet geçmekte fayda var. Bugün sanat sinemasının yaşadığı sıkıntının üç temel kaynağı var. İlki film çekebilmek için gerekli kaynağı bulmak. İkincisi filmi seyirciyle buluşturabilmek için dağıtım ağına girebilmek. Son olarak da ulusal ya da uluslararası festivallerde görünür hale gelebilmek.
Kaynaklar tükeniyor

İlkinden başlayalım. 2004 yılında yürürlüğe giren ve filmlerin Kültür Bakanlığı tarafından kamu fonlarıyla desteklenmesini öngören yönetmelik hatırı sayılır bir etki yaratmıştı. Sinema biletlerinden toplanacak vergilerin film üretimi ve festival organizasyonu gibi alanlara aktarılmasını öngören yönetmelik sayesinde onlarca genç isim ilk filmlerini çekebildi. Bu yönetmenler içerisinde hem ulusal hem de uluslararası festivallerde yer alan önemli filmlere imza atanlar da oldu.

Ağırlıklı olarak sektör temsilcilerinden oluşan bir kurul tarafından belirlenen bu desteklerin dağıtım biçimi hiçbir zaman tam anlamıyla tatmin edici olmadı ama genel kabul gördü. Ancak, son birkaç yılda yaşanan siyasal gelişmelerin üzerine iktidarın toplumu ikiye bölen yaklaşımı, çoğu iktidarın karşısındaki blokta yer alan sinemacıların durumunu da etkiledi. Buna bir de bu sinemacıların önemli bir kısmının altına imza attığı akademisyenlere destek bildirisi eklenince durum daha da vahim hal aldı. Son destekleme kurulu toplantısı gösterdi ki, hem muhalif hem de imzacı sinemacıların artık bakanlık desteklerinden pay alması söz konusu olmayacak.
Bu kaynak Türkiye gibi oldukça düşük bütçelerle film çekilebilen bir ülke için önemli bir kalemdi. Bundan mahrum olan yönetmen ve yapımcıların yurtdışından ortak yapımcı bulabilme şansları da azalıyor. Ülkenin büyük yapımcıları (dizi ve gişe filmi yapanlar) da bu tür filmlere para koymadıkları için zaten küçük olan kaynak havuzu sanat sineması yapanlar için tamamen kurumuş gibi görülüyor.

 

Filmi çektik, seyirciyle nasıl buluşacak?
İş filmi çekebilmekle de bitmiyor. Dağıtım ağına girip filminizi seyirciyle buluşturmanız gerekiyor. Şu an piyasanın yarısından fazlasını tek bir sinema salonu zinciri kontrol ediyor. Aynı şekilde üç büyük dağıtımcı da yıllara göre değişen oranda piyasanın yüzde 70 ile 80 arasındaki bir dilimini tek başına kapatıyor.

Yani sizin filminizi bu üç dağıtımcıdan birisi dağıtmazsa ya da söz konusu sinema zincirine giremezseniz seyirciyle buluşmanız da hayal gibi. Bu duruma alternatif olarak üretilen Başka Sinema oluşumu var. O da hem talebi karşılamakta zorlanıyor hem de ektisi ilk kurulduğu döneme göre giderek sınırlı bir hale geliyor. Üzerine seyircinin bu filmlere yönelik talebinin azaldığını düşünürsek sinemacının elinde bir tek festivaller kalıyor. Ama orada da durum çok parlak değil.

 

Festivallerin hal-i pürmelali
Birçok filmin seyirciyle buluşabildiği tek alan olan festivallerin durumu da sinemacılara umut vermiyor. Ulusal festivallerden başlayalım. Bu satırlar kaleme alınırken bir aydan az bir süre kalmış olmasına rağmen Adana Altın Koza Film Festivali’nde ne olup bittiğine dair bir bilgimiz yoktu.

Festivali yıllardır yapan deneyimli ekibin işine son verildi, festivalin yine de yapılacağı ilan edildi, ondan beri bir sessizlik var. Kaldı ki, Adana’nın MHP’li belediyesinin işin profesyonellerini dışarı itip kendi elemanlarına festivali devrettiğine dair söylentiler doğruysa, içerikle ilgili beklentimizi de ona göre ayarlamak zorundayız. 54 kez düzenlenen ve ülkenin en uzun soluklu festivali olan Antalya Altın Portakal’da ise festivalin alametifarikası olan ulusal yarışmaya son verildi. İki yıl önce belgesel yarışmasının kaldırılmasıyla bu alanda yaşanacak ‘tatsız siyasi hadiselerin’ önünün alınacağı öngörülmüştü. Ama belli ki bu yetmemiş, ulusal yarışmayı da kaldırarak kürsüyü yerli sinemacıya tamamen kapamayı tercih ettiler. Bu ikisi dışında düzenlenen birkaç yerel ya da merkezi yönetim destekli festivalleri bir kenara koyarsak elimizde İstanbul ve Ankara kalıyor. İstanbul bu yıl ana sponsor bulmakta zorlandı. Ankara bütçe kısıtlarıyla boğuşuyor. Bakanlığın her iki festivale de verdiği kısıtlı destek bir şantaj aracına dönüştürülmüş durumda. Bu bütçe festival sonuna kadar hem açıklanmıyor hem de verilmiyor. Böylece festival sırasında olur da bir ‘asayiş’ sorunu ihtimaline karşı bir koz olarak işlev görüyor.

Uluslararası festivallere gelince, önde gelen festivallerde son zamanlarda yeni eğilimler gözlemek mümkün. Türkiye’den bir yönetmenin bu festivallerin ana yarışmasına girmeyi başarması giderek zorlaşıyor. Özellikle Cannes ve Venedik hızla Amerikanlaşıyor (bu yıl Cannes’da yarışan dört filmde Nicole Kidman rol alıyordu), Amerikalılardan kalan kadro da Avrupa’nın önde gelen yönetmenleriyle dolduruluyor. Bunlar da Türkiyeli sinemacıların işini oldukça zorlaştırıyor. Amerikan filmlerinin bu festivallere doluşması yetmiyormuş gibi Avrupalı yönetmenler de filmlerinde artık Hollywood yıldızlarını oynatıyorlar. Bununla yarışmak, onların arasından sıyrılıp festivale girebilmek oldukça zor bir süreç ve bunu başaran film sayısı her geçen yıl azalıyor. Berlin bu konuda daha fazla olanak sunsa da Almanya ile Türkiye arasındaki günlük siyasetin bu kadar yoğun olması, beklentiyi de değiştiriyor. Alman toplumunun (ve festival yöneticilerinin) Türkiye’ye ister istemez politik bir gözle baktığı gözleniyor. Sinema kulislerinde de festivalcilerin kafalarındaki Türkiye imajına uygun filmler beklediği konuşuluyor.

Sinema kendini yeniden yaratabilir mi?
Peki, bütün bu ahval ve şerait içinde sinemacılar dükkânı kapatıp gidecekler mi? Maalesef bir kısmı için cevap evet. Aslında olan şey, 2000’li yılların başıyla birlikte gelişen bir üretim modelinin çöküşü. AKP’nin henüz ‘ılımlı Müslüman’ örnek bir iktidar olma iddiasını sürdürdüğü, AB reformlarının hayata geçirilmeye çalışıldığı, ekonominin ve ‘demokrasinin’ neoliberalizme göre yeniden biçimlendirilmeye çalışıldığı bir dönemde gelişen piyasa koşulları ile birlikte seyircinin de artışı ister istemez bu alanda yatırım olanaklarını yükseltti. Zaten uzun yıllardır bir yönetmelik olmadan verilen bakanlık desteklerinin tutarlı hale getirilmesi, bu desteklerden yararlanan bir kuşağı ortaya çıkardı. Bu kuşak, şimdiye kadar bakanlık desteği ve yabancı küçük ortaklıklarla filmlerini çekebildi. Türkiye’de seyirci ve salon sayılarının hızla arttığı 2000’li yıllar boyunca görece ‘adil’ olan dağıtım koşulları, piyasanın zorlamasıyla tekelleşmeye başlayınca seyirciye ulaşmakta sorunlar yaşanmaya başlamıştı zaten. Şimdi buna siyasal nedenlerle bakanlık desteklerinin de verilmemesi, keyfi hale getirilmesi eklenince durum daha da zorlaşıyor.

Şurası açık ki, yakın dönemde film çekmiş olan isimlerin büyük bir kısmı önümüzdeki süreçte oldukça zorlanacak. Hem mali açıdan hem de siyasal açıdan. Yani filmleri nasıl çekeceklerinden önce, hangi hikâyeyi anlatacaklarına da karar vermek zorunda kalacaklar. 90’lı yılların başında benzer bir çöküş yaşanmıştı. Yeşilçam kuşağı ve 70’li yılların sonunda sinemaya başlayanlar sektörün bir anda çökmesiyle tasfiye oldular. Sektör yılda 10-15 film üretebilir hale geldi. Seyirci salonları terk etti, sinemaya gidenler de yabancı filmleri tercih etti. Bu koşullar altında Nuri Bilge Ceylan, Reis Çelik, Reha Erdem, Zeki Demirkubuz, Derviş Zaim, Yeşim Ustaoğlu, Handan İpekçi gibi isimlerin de aralarında olduğu genç bir kuşak, kendilerinden önceki üretim modelinden bağımsız küçük bütçeli ve estetik olarak yenilenmiş yapımlarla seyircinin karşısına çıktılar.
İçinde bulunduğumuz dönemin ekonomik sıkıntılar dışında ‘siyasal durumun ağırlığı’ gibi ayırt edici bir özelliği de var. Bambaşka bir tartışmanın konusu olmakla birlikte, estetik olarak tıkandığını düşündüğüm Türkiye sanat sinemasının kendisini yenilemesi için bu durum bir fırsat olabilir mi? Film yaratma süreçleri sona ermeyeceğine göre, bu filmlerin nasıl ortaya çıkarılacağına dair yeni modeller üzerinde düşünmek gerekiyor.

Daha küçük hikâyeler, daha düşük bütçelerle yeni bir dilin kurulup kurulamayacağına dair kafa yormak gerekiyor. Kendisini oluşan yeni duruma göre değiştiremeyen, yeniden pozisyon alamayan film yaratıcıları için gelecek pek parlak değil açıkçası. Ama sinema durmaz nihayetinde. Tıpkı 90’larda olduğu gibi yeni bir kuşak gelir, kendi dilini, estetiğini ortaya koyarak başka türlü bir sinemanın kapısını da aralayabilir.

“Bundan sonra film yapamayacağız galiba” diye umutsuzca söylenmek yerine, “bundan sonra film çekebilmek için neler yapmalıyız?” diye sormak ve bunu tartışabilmenin olanaklarını yaratmaya başlamak gerekiyor bir an önce.

PAYLAŞ