ÇAKILIN VE ÇAMURUN ŞİİRSEL YAŞI

“Geleceğin toplumunda ressamlar olmayacak,

Bütün öteki işlerin arasında resim de yapan insanlar olacak”

Karl Marx

Bir rüya atölyesindeyiz yine. Balçığın içindeki formları parmağımızın ucuyla, modelaj kalemleriyle oymanın ve yapıştırmanın doğaçlama estetiğini yakalamak işte tüm derdimiz. İçimizdeki matematiğin ruhuyla her dokunuşa can üfleye üfleye… Çocukken sokak aralarında kerpiçten ev modelleri, mağara, duvarları olan bir bahçe yapardık kumla karışık çamurla. Bir varoş mahallesinde sel sularının getirdiği çamurla. Her şey çocuklukla başlamıyor mu zaten? Paylaşmayı, hüznü çocuklukta öğrenmiyor muyuz? Bu yüzdendir ki her kamp benim için bir çocukluk provası. Çok ilginç değil mi! Herkes geleceğe prova yapar. Sen Yontma Çırak, Uygur çocukluğa prova yapıyorsun! O halde bir kamp mottosu yazacak olsam ilk şunu yazardım: “Ne mutlu çocukluğun provasını yapanlara.”

Kampta ruhumuza mekân oluşturan formlar bir bir zihnimizden dökülmeye başlıyor: Birisi tavuğunu, kaplumbağasını; birisi sıkılmış yumruğunu, birisi küre biçiminin ön yüzüne aşkını, Cumartesi Annelerini; birisi Stalin’i, birisi Lenin’i, birisi gözleri oyuk bir porte büstü… Korkunç maskelerden, yöre adlarına, çekiç-orak imgesinden fillere, beşikte uyuyan bebeklere, canavarlara, anne yüzlerine… Ve kısacası hayatın ön provasız sevgisi ile içimize yer etmiş nesneler. Bu arada Bilge Taşçı babamın sözleri geliyor usuma, “Çukur form yoktur. İki formun arası vardır.” Portre büst yaparken gözlerini parmağı ile oyan atölye genci geçiyor gözlerimin önünden. Şeyleri algılama biçimini ister istemez ters düz ettik. Doğa dışı, tıpkıbasım olmayan formlar hep o çocuksu doğaçlamamızın yaratma sürecinin içindeydi. Tuhaf ve zalim bir dünyada yaşarken pembe tozcuklu, mavi akvaryumlu bir dünyada olmadıklarının o çarpıcı gerçekliğini, o suratımıza vuran müziğini, eğlenerek bulduk. Gördük ki hikâye de melodi de duymuşlar, ejderhayla da savaştığını hayal etmiş bu atölye işçileri. İşte bu yüzden geriden değil ilerden başlamış yaşamın pratiğine. Kendisi dışındaki dünyaya inanmayı ve o dünyada cesaretlenmenin, yumruğunu sıkmanın iz düşümüzde Yontma Çırak Heykel Atölyesi… Malzememiz ney miydi? Denizköpüğü çakılları ve nehrin süzgecinden geliveren çakıllar ve ahşabın o sıcak yüzü…

Sanat taklitten ortaya çıkıyor ilkin. Sonra yaratıcılık başlıyor. Zorluklar bizi böylesine çizgilerin yalınlığına götürüyor usul usul. Bir siyahi sanatı, Afrika sanatı, Mezopotamya sanatı gibi… Stilizasyona gidilmiş ışıklar gölgeler senfonisi. Hep acele, hep çarçabuk formlar. Çünkü bu gençlerin yalnızca bu işi yoktu. Marks’ın da dediği gibi öteki işlerin arasında “Heykel de yapan insanlar olacak geleceğin toplumunda.” Tiyatro, sinema, politik iktisat, seminerler, atölyeler, Latin dansları, nöbetler, yemek ve temizlik…

Saatlerce bir çamur kütlesinin oylumu içinde yürüdük. Bazen rastlaşmış gibi yaptık, sokakta yaptığımız gibi, bazen de gerçekten yakaladık çakıllara kaşıkla vurarak o müziğin tınısını. Evet, birisi heykeli başlatmalı. Evet, birisi heykelin şiirini söylemeli. Birisi acıyı keşfetmeli, acıyı bal etmeyi de sanatın abecesine başlarken. “Bambaşka bir dünya mümkün” şiarını önceleyerek özgürlük, ekmek, emek ve bağımsızlık… Bu kelimeler aslında taşta, çamurda uyuyordu. Gerçekliğin rüyasından kor bir güneş altında zıplatarak kışkırtarak uyandırdık. Eee, çamur bitti! Sıra çakıllarda. Yaratıcı yazma atölyesi başladı on dakikalık. Barbar bir ‘’modernite’’nin çarklarına uyum bizim işimiz değildi. Duyarlılık denizimizin dalgaları bizi deniz kıyısında milyonlarca yıl zımparalana zımparalana ışıklı çakıllara götürdü. Dizelerimizi kazıdık taşlara. “Taş da taşmış ha!” Kuşun öttüğü gibi portre çizdik cıvıl cıvıl, dülgerin ağaca vurduğu keser gibiydi ellerimiz. Bir hayvanın barınağını işler gibi yuva yaptık çamurdan. Güneşe zıplayan çocuklar gibiydik. Kendi gerçekliğimizdi hep atölye üretimlerimiz. Fabrika işçisi gibi değil ama tüm işçiler için “halkın ekmeğini” ağaca yaktık. Varlıkların duyumsattıklarını, doğanın dilini aradık. İçimizin somutluğunu soyutlamalarla doğadan çıkardık. Sarısız ve turuncusuz mavi olamayacağını söyledik ama sanatın insan yanımızı daha bir kışkırttığını gözlemledik. Picasso’nun dediği gibi “Hayal ettiğimiz her şey gerçektir.” Bilgi hamalı olmadığımızı biliyorduk. Sürekli hareketin bolca olduğu bir yontma-çırak atölyesi daha sürüyordu kampta. Çelişkilerin doğması ve çözülüp batmasını gördük. Bir coğrafyanın heykelsi şiirini, şiirsi heykelini yasalardan, ön kabulleniş yapılmış içsel tabulardan, ezberlenmiş hayattan daha güçlü olduğunu yaratarak gösterdik. Yirmi dört saat açık olan atölyemizde “insan nasıl kelimelerle düşünürse” biz de formlarla düşündük. Sorguladık. “İnsan yüzünün üstünde olanı mı yoğuralım çamurla, içinde olanı mı, yoksa içinden bize yansıyanı mı?” sorularını sorduk kendimize.

Bir şeyi altı yaşında bir çocuğa anlatamıyorsanız siz de anlamamışsınız demektir. On yaşındaki Defne’nin “Hocam, çiğ balık kokuyor bu taşlar, ben bu taşın üzerine yazamam.” sözünü anlamalıyız. Okullardaki sahte eğitimin tekrardan papağanlaştırdığı bir sınıf dolusu öğrencinin alternatifi olan bu düş dünyası Yontma-Çırak Atölyesi diğer kamplarda da devam edecek.

Harıl harıl bir sessizlikte tasarlayıp pratiğe çevirdik coşkumuzu. Biçimler; zihinsel süreçten çıktı, çamura ve çakıla bulaştı. Afrika fetişlerinden, siyahi sanatının plastiğinden, İnka uygarlığının maskelerinden, Mezopotamya’nın kanatlı aslanlarından habersiz içimizdeki hayatı yalınlaştırdık. Cisimleri gördüğümüz gibi değil düşlediğimiz gibi yapıştırıp yonttuk. Ağaca yaktık ve taşa kazıdık. Şimdi sıra kolektif şiirimizde.

YONTMA ÇIRAK  HEYKEL ATÖLYESİ NOTLARI

Çelik kabuğu yaran dizeler

Ey yontucu! Ay ablam.. Işık amcam.. Dayım, evrensel dünyam..

Mermerin içine sıkışmış işçileri gör! Gür sesindeki öfkeyi de, dört boyutlu uzayı konuşurken yaktık çırayı. “Ben ustamın ustası, çırağımın çırağıyım.” Evimize dekor için cilalamadık şu çakılları, artık bir silahtı. Yabancılaşmaya karşı şu çakıl şu çamur… Estetik  ne, eylem kim ve eleştiri nasıl..  Eylem ne zaman, eleştiri niçin ve estetik nerede! Çınlayan sessizliği bulduk taşın içinde. Kâbus gölünde boğulmasın diye hayat. Puldu, kendine yazılan bir mektuptu. O nasıl sonsuz uyumaktı. O ay yüzlü çocukların yüreğine ateş düşmüştü oysa. Gerilimli bir kurmaca tiyatro, can çekişen güneş ve hiç olmayan birine yazmaklar. Bir dağın belgeselinde üşüyen masum kuş misali. Ay uykusunda bölünecek ve uyanacak perdeler. Yaşlı yaramaz bir ateş yakar geçer gecenin yalnızlarını. Yalımlanan kıyısında usul umut, umut usulca. İnsan boşluğa düşünce düşünürmüş yaralarını. Kırgın uzak şehir tapınakları ve bir de kiraz ağaçlarımız vardı, altında beş taş oynadığımız. Kabuk bağlamış heykeller. Zımparası unutulmuş ahşap masamız. Ama neyin nesi şu kara yapraklar! Dokunmak istiyorum ama rüzgâr çıkıyor. Kabına sığmayan mağrur güneş, ışık biçiyordu elimizde. Geçtin… Gidiverdin… Tut, tutuş, tutuşsun, daha zamanı gelmedi kamptan ayrılmanın. Havadaki mısranın en yakınında kaldı kalp kırığı zaman.. Oksit sarısı bulut niye dönüyor başımda.. Neyin eskisi şu ıhlamur.. Hadi biraz çakılı çakıla sürelim akıl ve cesaretle.. Aşkı dürtükle, kuşlarını ürkütme sakın..

Haydi, çelik kabuğu yaralım Şu uğursuz cehennem boşluğa inat!

Bir  işçi sabahı semaverinden çay içelim, kuşların adasındayız, haydi!

Ey koskoca yaşlı ay! Neden uyumaz o içindeki sapsarı boşluk! Ateş püskürüyorum cennete. Gecenin her mektubu cehennem. Bir bir aklımda tutuyorum yüzümdeki çiçek çiziklerini. Nerde başlıyor nerde bitiyor… Eline tırmanan karıncayı da kıskanıyorum. Hem tanrı da sıkılmıştır şu rüyasal yalnızlıktan, yüzlerce çocuk hapiste düş göremeden ölüşürken. Gerilim telleri çat çat çatlıyor, gök pat … pata da pat pat. Her sabah ölüm ailesi, bir öğle sonrası ölü aileler. Uykum bir daha çocukluğumdaki gibi olmayacak, çocukluk eskimiyor işte. Güneş de ısıtamayacak. Aşk ateş tutulması… Aşk yara tutulması. Kapalı gişe bir acı güneş oyunu. Şu gölgeler şu gölgeler… İşte gerçek. Hiçbirimizin gölgesi birbirine benzemez. Kaf Dağı’na giden var mı, ya da gelen? Biraz odun, biraz zımpara, yüreğim boşluktaki ağaçta. Rüyasında yaşlandı bir evren, delindi gözaltı torbaları. Bir masalın küçücük yankısıydı, kulağımda hayal nüvesi, keman teli, kızıl çamlar, perdeler, çıplak ayaklar… Kabuğuna bile hasret kaldık,  nerede ağaçlar.. Aşkı  dürtükle kuşlarını ürkütme sakın.

Haydi çelik kabuğu yaralım. Şu uğursuz cehennem boşluğa inat!

Bir işçi sabahı semaverinden çay içelim, kuşların adasındayız, haydi!

Ah prova, prova.. Her şey ayak uydurmamak içindi zulme. Binlerce teşekkür havaya.. Daha çok buluşacağız serinliğiyle bir ahlat ağacının. Ruh, güllerin güz rüzgârı ve emeğin Yontma Çırak Atölyesi.. Ayağa kalkmak için bekleme.. Yoksa nasıl nasır bağlar yollar.. Hayatın falanları filanları.. Bulut maviliğe batık.. Gözlerinse sırılsıklam.. Dört gözle teke tek kurgu kentlerin hayalle çevrili zindanlarında.. Aşkı dürtükle kuşlarını ürkütme, sakın..

Haydi çelik kabuğu yaralım. Şu uğursuz cehennem boşluğa inat!

Bir işçi sabahı semaverinden çay içelim, kuşların adasındayız, haydi!

Dut ağacına çıkarken sırt üstü düşmek gibiydi küskünlük.. Bu da benim provam.. Kötücül ve iyicil masal.. Yankı mağarasında.. Güvercin ve Japon balığının aşkını unutma.. Bir anda gök yüzü doldu seslerle.. Güvercini vurdular balık öldü.. Defne dedi ki “Çiğ balık kokmasın diye yıkadım çakılları öğretmenim.” Çakılın ve çamurun şiirsel yaşını ararken duyduk tüm bunları.. İnanmıyorsanız kulağımın tozundaki kelimeciklerin izine bakın.. Aşkı dürtükle, kuşlarını ürkütme, sakın..

 

[*]  Yontma Çırak Heykel Atölyesi Yürütücüsü

 

PAYLAŞ