BURHAN KUM: BELLİNİ RÖNESANSI ÇAĞIRIYORDU

Egemenin mürekkebiyle şekillenen tarih yazımı belki de en çok bu coğrafya için  yaşanmışlık engebelerinde tökezledikçe unutturmaya tutunuyor. Günümüzde olsa sayfa sayfa övünç kaynağı olurdu da diyemeyeceğim ama, basınımızın hâli malum, Bellini gibi döneminin en önemli sanat dehalarından birisinin, belki de birincisinin İstanbul’a gelişi de bu unutturma sopasıyla tarih yazarları tarafından savrulanlardan.Ardında bıraktığı Fatih Sultan Mehmet resmi de kimilerince pek makbul görülmüyor zaten. Ne de olsa zamanında aşılamamış ve hala kabullenilememiş  bir bilinç sıçrama eşiğinin izi sayılabilir Bellini’nin ayak izi..

Can Deniz Eraldemir’in Burhan Kum ile Söyleşisi

Burhan Kum’un 1984 Yayınevi’nden sıcacık çıkan ‘Gentile Bellini’nin Resimli Konstantiniye Günlüğü’ tam da bu izi bir ressam kavrayışıyla okura sunuyor. Karşımızda kara kalemini kuşanmış bir karşı tarih yazımı var: Ufuk çizgisini feth edilmiş Konstantiniye olarak belirlese de bu günün altını çizmekten de geri durmayan.. Biz de bu fırsata sarılıp Burhan Kum’la kitabını, 16 ayını İstanbul’da geçirmiş Bellini üstünden de dünümüzü ve bugünümüzü konuştuk.

Kitabınız kurtlar sofrasında ve bir domuzun okla avlanışıyla açılıyor. “Kurtlar sofrası Bellini’nin geldiği İstanbul; domuz da Fatih’in avlayarak/anlayarak dâhil olduğu resim sanatı ve perspektif bakışı” diye bir çıkarsama yapabilir miyiz?

Her kültür hayvanlara belirli simgesel anlamlar yükler. Bu topraklarda kurt ‘İslamcı Türklüğün’, domuz ise ‘gâvurluğun’ sembolleridir. Göz yanılgısına dayalı resmin İslam’da başlı başına sorunlu bir alan olduğu (II. Mahmut bile resmini yaptırıp kışlalara astırdığı için ‘Gâvur Padişah’ olarak anılmıştı) ve perspektif resminin Osmanlı’ya Venedikli Gentile Bellini tarafından tanıştırıldığı düşünüldüğünde, bu durumu en iyi ifade eden semboller olarak kurt ve domuzu seçmem kaçınılmazdı. Perspektif resmi göz ve bakışın kesiştiği noktada ortaya çıkar. İnsanlık tarihinde birey olmanın ateşini bu kesişimin yarattığı kıvılcım yakmıştır. Fatih’in gözünü domuzun gözüne bağlayan ok bu topraklarda ‘bakış’ın değişime uğramaya başladığının habercisidir. Zaten öykünün ilerleyen bölümlerinde Sultan da ‘perspektif bakış’ına teslim olacaktır.

Bellini’nin yeni fethedilmiş İstanbul’a gelmesini nasıl bir tarihi kırılmanın eşiğinde görmemiz gerekiyor?

Bellini İstanbul’a fetihten 26 yıl sonra geliyor. Bu süre zarfında Fatih Doğu’da ve Batı’da iktidarını tehdit eden unsurları ayıklamış, siyasi dönüşümleri gerçekleştirmiş ve askeri üstünlüğünü kabul ettirmişti. Bellini’nin davet edilişini artık bir imparatorluk olmanın kültürel adımı olarak görebiliriz. Amacı yeni Roma İmparatoru olmaktı. Ancak içeride ‘şirk’ olarak yorumlanan kültürel adımın özellikle sarıklı din adamlarının büyük direnciyle karşılaştığını düşünüyorum. Bellini’ni yaptığı anatomik figür ve perspektif resimleri minyatürlerdeki tanrısal bakışın yerini pentürdeki insani bakışa bırakması demekti. İtalya’da Rönesans’ın başlangıcını işaret eden bu değişim kısa sürede Avrupa’da Reform ve Aydınlanmaya giden yolu açtı. Fatih’in resimler yapıldıktan kısa bir süre sonra zehirlenmesi ve Bellini’nin bütün eserlerinin ya satılarak ya da yıkılarak yok edilmesi Osmanlıyı bu tarihi akışın dışında bırakmış olması açısından büyük talihsizliktir.

Egemen tarih yazıcıların, Bellini’nin İstanbul günlerine ‘kör’ kalmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkçü tarihçiler için Osmanlı tarihi savaş, fetih, gaza ve ganimetler, kısaca askeri gelişmelerden ibarettir. İşin acı tarafı bu durum Osmanlı egemenleri için de böyleydi. Osmanlının 1699 Karlofça Antlaşmasıyla başlayan Avrupa’dan sökülme sürecinin bazı askeri düzenlemelerle geri döndürülebileceği düşünülüyordu. Oysa o yıllarda Çar Büyük Petro önderliğinde Ruslar şehirleşme ve askeri yeniliklerin yanı sıra Avrupa’dan resim de satın alarak ve Güzel Sanatlar Akademisi açarak topyekûn bir modernleşme hamlesi içindeydiler. II. Mehmet’i büyük ölçüde ‘İstanbul’un Fatihi’ çerçevesine hapseden egemen bakış Gentile Bellini’nin İstanbul günlerini herhangi bir toprak kazanımı içermediği için ‘önemsiz bir ayrıntı’ olarak kaydetmiştir. Tarihçiler daha çok Bellini İstanbul’dayken gerçekleşen Otranto seferiyle ilgileniyorlardı. Fatih döneminde yazılan Tursun Bey Tarihi’nde Bellini’nin adı bile geçmez. Osmanlı Devlet erkânı resim olmadan tasarım ve yaratıcı düşünce olamayacağının farkına ancak Tanzimat’ta varmıştı ama hala Bellini’nin Konstantiniyye günleri hakkında doğru dürüst bir araştırma yapılmadığına göre tarihçiler bu olayın önemini anlamamakta ısrarlı görünüyorlar.

Bir Bizanslı prenses zorla oynatıldığı sahnede karnını yararak intihar ediyor. Ve o anda karnından düşen cenin bir astronot oluyor. Bilim de sanat gibi bir isyanın ürünü mü?

Her ikisi de kültürün önemli birer bileşeni. Kültür içine doğduğumuz bir birikim gibi görünse de aslında iktidarın bize dayattığı bir yaşam biçimidir. Evde, okulda, kışlada, fabrikada egemen kültürün içine yoğruluruz. İnsanlık kendiliğinden gibi görünen bu sürece itiraz edenlerin sayesinde bugünlere gelebilmiştir. Tabi ki Fatih de döneminde tüm dünyada hüküm süren eril bakış kültürünün zirvesinde bir sultandı. Prenses İrene bu bakışa hayatı pahasına itiraz ederek uzaya, geleceği inşa edecek tavrın işaret fişeğini gönderiyor.

Kitabınız dünü çizerken buram buram bugünü anlatıyor. Bizanslı ‘terörist’ler bombalar patlatıyor, darbe sarayda örgütleniyor, sanat baskılanıyor… Bugünün okuruna fazla tanıdık gelecek bu metaforlarla bugüne dair söylemek istediğiniz şeyin genel çerçevesi nedir?

Tarihle ilgilenmemin en temel nedeni bugünde geçmişin, geçmişte ise bugünün izlerini aramak. Bugün geçmişte olanların doğrudan sonucuysa, bugünü anlamadan geçmişe bakmanın bir faydası olduğuna inanmıyorum. Benim için tarih bugün olanlarla geçmişteki yaşananların çift yönlü okunmasıyla çözümlenebilecek bir alan. İnsan geçmişte ne aradığını bilmeden tarihçilik yapmaya kalkışırsa sayısız belge ve bilginin içinde hiçbir sonuca ulaşamadan kaybolup gider. Kitapta anlatılan her şey hayal ürünü gibi görünse de anlatının geçtiği dönemin gerçekliğiyle bir biçimde bağlantı içindeler. Çizgi romanı yapmaya başlarken temel meselem bu topraklarda yüzyıllar içinde sanat ve iktidar ilişkisini sorgulamaktı. İktidar ne ister, ne kadarına muktedirdir, toplumun biçimlendirilmesinde zor kullanmanın sınırları nedir, rızanın üretilmesinde sanat nasıl kullanılabilir gibi soruların oluşturduğu çerçeve içinde hareket ettim. Fatih dönemi bu soruları mayalamak için ideal bir ortam sunuyor. Düşünsenize, bir Rönesans ressamı İstanbul’a geliyor, on altı ay kalıyor, Harem’e erotik freskler ve birçok resimle birlikte Sultanın portresi ve Venedik’in resmini yapıyor ancak evine döndükten kısa bir süre sonra iktidar el değiştiriyor ve yaptıklarından geriye hiçbir iz bırakılmıyor. Bugün de yakın geçmişin izlerini silmeye çalışan bir iktidar yok mu başımızda? Projemin çizgi romanla bağlantılı ikinci ayağı olan Tarihin Huzursuzluğu sergimde de bugünde geçmişin izlerini sürüyorum. Çizgi romanın bir katalog işlevi taşıdığı bu sergi 14 Kasım–14 Aralık tarihleri arasında Galeri Öktem-Aykut’ta görülebilir.

Deprem ve Japon kılıcıyla Tusunami bize kendi gerçekliğimizi mi hatırlatıyor?

Bundan iki ay önce İstanbul’da 5.8 şiddetinde bir deprem yaşandı ve bir hafta boyunca herkes depremi konuştu, gazeteler fay hattının detaylı haritalarını yayınladı, televizyonlarda sayısız ‘deprem uzmanı’ müstakbel Büyük İstanbul Depremi’nin şiddeti, yeri, zamanı, alınması gereken önlemler, zemin durumu, yıkılacak bina ve muhtemel ölü sayısından bahsetti durdu. 15 gün sonra Suriye’nin kuzeyine yapılan askeri harekât gündeme gelince herkes bir anda(!) depremi unutuverdi ve bir sonraki sarsıntıya kadar bırakın önlem almayı, kimse depremi düşünmeyecek bile. Ne var ki deprem Türkiye’nin ve özellikle de İstanbul’un değiştirilemeyecek bir gerçeği. Bu şehir kurulduğundan beri belirli aralıklarla bu doğa felaketini yaşandı ancak alınması gereken önlemler konusunda altı yüz yıldır bir karış yol gidilmemiş. Osmanlı zamanındaki ilk büyük deprem Fatih döneminden hemen sonra 1489’da yaşanıyor. Kayıtlara göre yerin yarılıp insanları yuttuğu, dev dalgaların oluştuğu, binlerce evin yıkılıp on binlerce insanın öldüğü bir deprem. Ben bu yazgıya çizgi romanımda yer verebilmek için depremi tarih olarak biraz geriye çektim çünkü hatırlatmak istediğim içinde yaşadığımız toplumun evin içine su dolana kadar çatıdaki deliği görmezden gelme hali!

Bellini’nin eserleri haremde kapalı kapılar ardında kalsaydı da başka bir birikim katabilecek miydi? Ay tutulmalarını bilen Mısırlı rahipler, Firavun’un okur görmez kütüphanesi gibi?

Bir gerçeği sonsuza dek kilit altında tutamazsınız. Su elbet bir gün dışarı sızacağı çatlağı bulacaktır. Topkapı Sarayı’ndaki mevcut Harem 16. yüzyılda yapılmaya başlandığına göre sofu ikinci Bayezid büyük ihtimalle babasının inşa ettirdiği Harem’i, içindeki fresklerle birlikte tuzla buz ettirdi. Eğer yıktırmayıp en azından kapısına kilit vursaydı Yavuz Sultan Selim ya da Kanuni Süleyman zamanında bu bina tekrar kullanıma açılabilir ve günümüze kalabilirdi. Böyle düşünebilmemiz için elimizde bazı veriler var: Örneğin Yavuz 1514 Çaldıran Savaşı’nın ardından Tebriz’e girerek, Şah İsmail’in sanatkârlarını ve içinde Mehmet Siyahkalem’in eserlerinin de bulunduğu koleksiyonunu İstanbul’a getirmişti. Kanuni, 1526 yılındaki Mohaç savaşının ardından İbrahim Paşa’nın ganimet olarak İstanbul’a getirdiği antik Yunan heykellerin sarayın bahçesine dikilmesine izin vermişti. Venedikli ressam Tiziano’nun ölümünün ardında düzenlenen terekesinde, bugün ne yazık ki kayıp olan, 1539 tarihli “Türklerin kralı Büyük Soleiman’ın yağlıboya portresi”nin bulunduğunu da biliyoruz. Ayrıca Leonardo da Vinci’nin ikinci Bayezid’e yazdığı mektupta Haliç’e bir köprü yapma projesi var ki bu mektuba cevap bile verilmemiş! Bütün buları üst üste koyduğumuzda, Osmanlı’nın Fatih’le başlayan Klasik Çağı’nda yapılanlar korunsa ve fatih’in başlattığı gelenek sürdürülse İstanbul’da muazzam bir sanatsal birikimin oluşacağını tahmin etmek zor değil. Bu birikimin de topluma nüfuz etmemesi imkânsızdır. Kısaca, Fatih’in kurduğu ‘imparatorluğun’ kısa süre sonra oğlu ikinci Bayezid tarafından yıkıldığını söyleyebiliriz. Altı yüz yıl yaşayan Osmanlı Devleti ancak bir yıl imparatorluk olabilmiştir.

Bir çizerin içinde doğduğu toplumu çizgileriyle eleştirmesi üstelik o topraklara tarihe geçmek için gelmiş ve bir eseri dışında hiçbir çizimi kalmamış Bellini üstünden… Bunu bir yazgıya itiraz olarak mı değerlendirmeliyiz yoksa yeni bir başlangıç işareti mi?

Her ikisi de… Bu toprakların kara yazgısının bir gün değişeceğine olan umudumun neye dayandığını ben de anlamış değilim. Toplumdaki nüfuz alanları göz önüne alındığında çizgi roman ve görsel sanatlar da bu umudun topluma aktarılması konusunda en son tercih olması gerektiği görüşüne de katılıyorum. Özellikle çizgi roman tam bir deli işi! Yaratım ve üretim süreci son derece zahmetli, kazanç ise yok denecek kadar az, hatta zararına çalışıyoruz. Dağıtımcı, matbaa ve yayınevinden artan kırıntılar yazar-çizere kalıyor. Bu anlamda müthiş bir sömürü düzeninin en altında oturmuş çiziyoruz. Ama yalnızlık ressamın tercihidir ve çizgi roman de bir hikâyeyi tek başınıza anlatama olanağı veriyor. Çizgi romanım bir yazgıyı değiştirmenin başlangıcı olabilir mi, bilinmez ama en azından birkaç okurun kafasında resim sanatının bireyin bilinçlenmesindeki önemi konusunda ışık yakabilirse mutlu olurum.

Bellini’nin İstanbul günlerinden geriye kalan tek yağlıboya eserinin dönemin ‘soyunun en büyük ve en güçlü’ hükümdarının resmi olması bir anlam ifade ediyor mu sizce?

‘Soyunun en büyük ve en güçlü’ hükümdarının ölümünün ardından yaptıklarının başına gelenler ‘büyüklüğün’ ve ‘gücün’ ne kadar göreceli olduğunun göstergesi. Ancak bu resim, üzerindeki tarih, ressamın imzası ve Fatih’in Venedik arşivlerinde korunmuş mektubu ile birlikte Gentile Bellini’nin 1479–1480 yılları arasında Konstantiniyye’de bulunduğunun da en somut kanıtı. 1983 yılında ülkeyi kaçak göçmen olarak terk ederken dostlarımdan biri “Unutma! Hayat zorunluluklardan ibarettir, tesadüflere asla yer yoktur.” demişti. Bellini’nin İstanbul’a gelip on altı ay kaldığını inkâr eden ‘tarihçilerimizin’ mevcut olduğunu düşündüğümüzde resmin günümüze kalması da bir zorunluluktu diyorum. Türkiye’de resmî tarih her ne kadar geçmişi unutturtmak için yazılıyor olsa da gayrıresmî anlatıların üzeri örtülen gerçekleri açığa çıkarma potansiyeli hala mevcut.