CANIMIZ NE İSTERSE

İSTANBUL’DAN BİR İŞÇİ

“Canımız ne isterse” diye yazılıydı 130 yıl önce basılan grev afişlerinde. İşyerinde çalıştığımız ve kendimizi diğer gün yapacağımız işe hazırladığımız zaman dışında bir zamanımız olmalıydı. Üzerinden onca zaman geçmesine rağmen tam anlamıyla sahibi olamadığımız bu 8 saatlik zaman diliminin mücadelesini veriyoruz hala. Canımızın istediğini yapabilelim diye…

Kuşkusuz bu “canımız ne isterse” sözü tek başına düşünüldüğünde fizik deneylerindeki ideal ortam gibi. Nasıl 25 derece sıcaklık, 1 atmosfer basınç ve sürtünmesiz ortamı yakalamak güç ise, ekonomik ve sosyal koşullarımızdan bağımsız olarak “canımız ne isterse” onu yapabilmek de o denli güç. Yoksa haftada bir gün, güzel İstanbul’un nezih manzaralı bir yerinde akşam yemeği yemek isteyen ya da hafta sonu tatillerini şehir merkezinden uzak bir yerlere giderek geçirmek isteyenlerin sayısı bunu yapabilenlerin kat be kat üzerindedir elbet. Fakat her şey maksimum bütçemizin el verdiği ölçüde…

Bu yazıda, işçilerin iş dışındaki yaşamlarında neler yaptıklarını, nasıl vakit geçirdiklerini, alışkanlıklarını gözlemlerimize dayanarak anlatmaya çalışacağız. Bu alışkanlıklarının günlük yaşamına etkileri ve işçilerin birbirleriyle kurduğu ilişkileri de satır aralarında vermeye çalışacağız. Yazının öznesi İstanbul Esenyurt-Hadımköy bölgesindeki işçiler. Bu sanayi havzasında çalışan işçilerin hemen hepsinin sendikasız çalıştığını ve birkaç fabrika dışında hiçbirinin sosyal hakkı olmadığını söylemek gerek. Birçoğunun tek tesellisi çoktandır bir ‘sosyal hak’ olarak gördükleri fazla mesailer.

EN POPÜLER CEVAP

İşçilerin boş zamanlarında neler yaptığına dair bir şeyler söylerken, her şeyden önce önemli bir bölümünün boş zamanlarını azaltıp çalışma sürelerini arttırmaya gayret ettiğini söylemeliyiz! Bunu, daha iş ararken o işin öncelikle her gün fazla mesaisi olup olmadığını araştırıp soruşturarak yaptığı gibi, bu koşullarda bir iş bulamadığı durumlarda iş yerindeki fazla mesai ‘fırsat’larının ilk gönüllüsü olarak yapmaya çalışıyor. Başta evlilik arifesindeki işçiler ile ev-araba-arsa edinmek için kredi çeken işçilerin yaygın başvurduğu bir kaynak bu. Toplumun büyük bölümünün borçluluk hali değişmediği sürece işçilerin, ‘Boş vakitlerinizi nasıl dolduruyorsunuz?’ sorusuna verdikleri en popüler cevap fazla mesai yapmak olmaya devam edecek…

Bu durumla alakalı olarak, son 3 aydır yaşadığımız Covid-19 salgınına dair birkaç şey söylemek gerekir. Pandemi süreci ‘dışarıda’ yapabileceklerimizi sınırlandırdığı ölçüde işçilerin bir bölümünün fabrikada geçirdikleri süreyi gönüllü olarak arttırdıklarına da şahit etti bizi. “Evde boş boş oturacağımıza hiç değilse elimize 3-5 kuruş daha fazla geçer.” düşüncesi özellikle salgın öncesinde dışarıda daha fazla süre geçiren gençler içinde bir karşılık buldu. Tersten, salgın öncesinde fabrikada daha uzun süre grçiren orta yaş ve üstü işçiler de sağlık kaygılarıyla daha fazla evde olmaya gayret gösteriyor.

Salgının yaşamımıza ve boş vakitlerimize ilişkin etkileri çok daha fazla ancak bizim esas konumuz normal zamanlarla ilgili, bir başka deyişle Mart ayına kadar olan süreçle…

HER HAFTA MAÇ VAR

Eğer bir fabrikada iki takım çıkarabilecek kadar erkek işçi çalışıyorsa orada muhtemelen halısaha maçları oynanıyordur. Genellikle vardiya uygunluğu da gözetilerek haftada bir tekrarlanan ve yenilen takımın halısahanın saatlik kirasının bedelini ödediği (tatlı ısmarlama gibi sonuçları da görülüyor) bu oyunlar, boş vakitleri değerlendirmek için yapılan en vazgeçilmez faaliyetlerden. Özellikle geçmişte amatör olarak futbol oynamış, kendisini futbolla ifade eden hatta belki profesyonel bir kulübün kapısından dönmüş işçilerin teşvikleriyle başlayan maçlar işçilerin en keyif aldığı zamanlar oluyor. Birbirlerine yaptıkları çalımlar, güzel hareketler, atılan-yenilen goller diğer günlerin fabrika içindeki sohbetlerine konu oluyor aynı zamanda. Bazen idari bölüm çalışanları da bu maçlara dahil oluyor. İşçinin müdürü ile atamadığı gol, yediği bacak arası çalım sonrası dalga geçtiği o an kısa süreliğine ikisini eşitliyor, ta ki diğer gün fabrikada tekrar karşılaşana kadar. Hem bağırış çağırışın serbestliği ve stres atma yoğunluğu hem ağzına geleni söyleme rahatlığı hem de kişi başına 15-20 liraya doyasıya eğlence imkanı, halısaha maçlarını her geçen gün daha cazip kılıyor. Bu ‘olanak’larıyla işçilerin bir numaralı spor imkanı olmaya devam ediyor.

Spor demişken, son zamanlarda sayıları iyice artan spor salonları genç işçilerin bir bölümünü kendine çekiyor. Artık cadde aralarına kadar giren bu mekanlar, sağlıklı bir vücuda sahip olmak isteyenler ve fizikleriyle karşı cinsi etkilemeye çalışan işçilerin önemli uğrak yerlerinden biri. Aynı fabrikadan ya da farklı fabrikalardan spor salonuna giden işçilerin rekabetleri, daha iyi bir vücuda sahip olmak için birbirlerine verdikleri tüyo ve tavsiyeler günlük sohbetlerinin önemli bir parçası oluyor kısa süre sonra. Kaç km koştukları, kaç adet şınav-mekik-barfiks çektikleri, kaç kilo kaldırabildikleri ve daha iyisini yapabilmek için spor hocalarının verdiği taktikleri konuşup tartışmak bazılarının iş dışındaki en önemli aktiviteleri olabiliyor.

KOLAY ULAŞILIR MEKANLAR : AVM

Her iki yakası da yarımada olan İstanbul’da, sahil kenarında bulunan ilçeler dışında denize ulaşmaktan çok daha kolay olan bir şey var, AVM’lere gitmek. İstanbul’un hemen her ilçesinde birden fazla AVM var ve onların yakınından geçen her vesait AVM’leri durak edinmiş durumdalar. Yani AVM’lere gitmek şehirde herhangi bir yere ulaşmaktan çok daha kolay. İçerisinde farklı fiyat aralıklarında onlarca hatta yüzlerce mağaza ve dükkanda hemen her şeyi bulabileceğiniz bu yerler elbette işçilerin de uğrak yerleri. Püfür püfür üfleyen klimalarıyla yazın serin kışın sıcak (önemli bir albeni yarattığını söylemek lazım) olan mağazalarda çok büyük ihtimalle aradıkları şeyi bulabilirler. Bunun yanında, iş kıyafetleri dışında giyinip-kuşanıp arkadaşlarla kafe veya restaurantta saatlerce oturup sohbet etmek de keyifli bir faaliyet. İş koşullarında yapılan bir değişiklik, fabrikada süregelen bir tartışma, üstlerden birinin söylediğine iş yerinde cevap verememe hali, memleket meseleleri ya da havadan sudan bahsetmek bu sohbetleri uzatıp gidiyor…

Daha az sıklıkta yaşanıyor olmakla beraber ev buluşmaları da işçilerin iş dışı yaşamının bir parçası. Çoğunlukla kadın işçilerin, tatil günlerinin ilk saatlerini harcayarak hazırladığı, pasta-börek-çöreklerle süslediği sofralar buluşturuyor işçileri. Hem birbirlerine yeteneklerini gösterip tariflerini paylaşıyorlar hem de ettikleri sohbetlerle keyifli saatler geçiriyorlar. Bu buluşmalar bazen geleneksel ‘gün’lere dönüşebiliyor. Sırası gelen kişiye hesapta olmayan yüklü gelir sağlamasıyla daha cazip olan bu ‘gün’ler, kısa vadede işçilere adeta ilaç oluyor.

Ramazan ayı boyunca işçilerin birbirlerini evlerine davet ettikleri iftarları da unutmamak gerekir. Toplu açılan iftarlar, yapılan dini sohbetler Ramazan ayının rutini olmuş durumda. İftar ve sahur saatleri, oruç tutanların Ramazan ayı boyunca alışkanlıklarını doğrudan etkiliyor. Alışkanlıklar, bunların gerçekleşme saatleri ve sıklığı buna göre yeniden organize ediliyor. Özellikle bu dönemde keyif almanın dışında, dini ritüeller ve gereklilikler de iş dışında geçirilen zamanın belirleyicisi oluyor.

GEL BİR ‘EL ATALIM’

Kıraathaneler işçilerin geleneksel alışkanlıklarından bir tanesi. Her ne kadar online oyunlar buralardaki yoğunluğu azaltmış olsa da hala hatırı sayılır bir işçi kitlesini kendine çekiyor. Birçok işçi iş çıkışı akşam eve gitmeden önce kıraathaneye uğrayıp arkadaşlarıyla bir ‘el atma’yı tercih ediyor. Bazen bu bir el atmalar alınan keyif ve kafa dengi birilerini bulma durumuna göre geceye kadar uzayabiliyor. Kıraathaneler işçiler için iyi bir stres atma mekanı. Günlük siyasetin de en fazla konuşulduğu yerlerden. Az çok ağzı laf yapan birisi gündeme ilişkin bir konu açtığı an, konunun diğer bütün masaları Meksika dalgası gibi sarmaması neredeyse imkansız. Bir uçtan bir uca birbirlerine atılan laflar, bilerek birilerini kızdırmak için yapılan sataşmalar, partilere ya da liderlerine yönelik politik ya da apolitik söylemler… Kıraathanelerdeki hemen herkes birbirlerini tanır, işçiler genelde sürekli gittiği yerlere giderler.

Aslında son yıllarda tek başına kıraathane ismiyle açılan mekanlar git gide azalmakta. Çoğunlukla köy dayanışma dernekleri olarak açılan mekanlar taziye veya derneğin genel kurulları dışında kalan zamanlarda kıraathane olarak kullanılıyorlar. Elbette köylerinin sorunları, tarla-bağ-bahçeden çıkan hasadın durumu da sohbetlerin bir parçası oluyor. Pek çok işçinin köyleriyle hala sıkı bağları var. Özellikle Karadenizli işçiler yıllık izinlerini hasat toplama zamanına denk getirmeye çalışıyor. Ekstradan birkaç gün daha izin alabilirlerse hele değmeyin keyfine. Böylelikle hem bir süreliğine büyükşehrin kalabalık ve gürültüsünden uzaklaşıp temiz havaya ulaşıyor hem de hasadını toplamış oluyor. Kimisinin köyden satmak için getirdiği ürünler kendilerine ekonomik destek sunuyor aynı zamanda. Yalnız genç işçilerin bu faaliyete bir önceki nesil kadar sıcak bakmadığını da eklemek gerek. Her geçen yıl köylerle olan bağın biraz daha gevşediği bir gerçek.

AH BİR ARABAM OLSA…

Arabalara olan ilgi her yaştan işçinin ortak noktalarından bir tanesi. Bakım giderleri, periyodik vergi ödemeleri, yakıt masrafları can yakıcı olsa da işçiler araba sevdasından vazgeçmiyor. Arabanın parçalarıyla uğraşma, ona yeni mekanizmalar ekleme, süsleme, silme, süpürme ve bunların ardından arabayla birlikte fotoğraf çektirmek rutin faaliyetlerden. Sadece bunlar da değil; her yeni çıkan modeli araştırma, arkadaşlarla bunları paylaşma ve üzerine saatlerce konuşma, eğer alıcı ise özelliklerini işin ehli birine danışma da keyif alınan şeyler oluyor. Yolda giderken dinlenen müziklerle birlikte yapılan paylaşımlar, birçok işçinin sosyal medya mecralarının geniş bir bölümünü oluşturuyor.

Bir araba sahibi olmak, sahip olamadığınızda yapamadığınız veya yapmakta zorlanabileceğiniz şeyleri kolay kılıyor. Dolayısıyla bu durum kimi alışkanlıklarımıza ve onları yapma sıklığımıza da doğrudan doğruya etki ediyor. Mesela arkadaşlarından bir ya da birkaçının arabasının olması işçilerin ailesiyle ya da iş arkadaşlarıyla denize gitmesini daha kolay kılıyor ve bu etkinlikler daha sık yapılıyor. Deniz kirliliği, sahillerin kalabalıklığı heves kırıcı etkenler olsa da, büyük çoğunluğu Ege ya da Akdeniz kıyılarında bir yere tatile gitme fırsatı bulamadığından senede birkaç kez kendilerini deniz kenarlarına atmaya çalışıyorlar.

Yine bir arabanın varlığı özellikle genç erkek işçilere deniz kenarına gidip veya şehir dışında bir yerlere kaçıp içki içmeyi daha cazip kılıyor. İşçiler daha sık birbirlerine bu teklifi sunuyor. Açık hava sarhoş olmayı güçleştirse de, alkol dili daha kolay çözüyor. Mutluluk, hüzün, heyecan, acı daha kolay paylaşılıyor bu ortamlarda. Muhafazakar aile yapısı içinde yetişen genç işçilerin evinde ve ailelerinin yanında içki içmesi pek mümkün değil. Onlar da kendince iş yoğunluğundan sıyrılmak, stresten uzaklaşmak ve biraz kafa dağıtmak için böyle bir alternatif yaratabiliyorlar kendilerine.

KENDİMİZE BİR GÜZELLİK YAPALIM

“Havalar ısınsa da” diye başlayan bir cümlenin mangala-pikniğe gidelim diye devam etmesi yüksek olasılıktır. Güzel havaların toplu yapılan, işçiler içinde çok popüler olan etkinliklerinden bir tanesidir pikniğe gitmek. Ormanda piknik yapmak, işçilerin ‘kendimize bir güzellik yapalım’ dedikleri pek çok etkinliği içinde barındırır. Ormanda yürüyüş yapmak, doğanın sesini dinlemek, odun ateşiyle semaverde çay demlemek, mangalda kırmızı et yemek… Eve dönerken günün yorgunluğu da beraberinde götürülür ama ayrılmadan önceki sözler genelde “daha sık yapalım ya şunu” şeklinde olur. Altında araba olanlar gitmek istediği yer konusunda daha seçici olabilir. Ormanla denizin buluştuğu bir yer, bir akarsuyun kenarı, daha az kişinin gittiğini bildiği bir bölge tercih sebebidir. Arabası olmayanlar ise şehir içindeki parkları kullanmak durumunda kalıyor büyük oranda. Esenyurt’un bu anlamda işçilere geniş imkan sunduğunu söylemeliyiz. Aynı anda onlarca grubun birlikte bulunabileceği Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Topbaş, Necmettin Erbakan, Muhsin Yazıcıoğlu, Şehitler, Gaziler Parkı (evet hepsi AKP döneminde yapıldı ve isimlendirildi) gibi parklara sahipler. Parklarda küçük boşluklar grupları birbirinden ayırdığı için mangalda ne yapıldığından, ne yenip içildiğinden daha fazla haberdar oluyorlar. Bu, birbirleriyle daha fazla paylaşımda bulunmalarını sağlıyor işçilerin. Mangalda pişen ‘özel’ bir et, sofrada bulunan ‘lüks’ bir yiyecek ‘çocukların canı çekmiştir’ diye sofradan sofraya geziyor.

EN ÇOK ZAMAN TELEFONDA HARCANIYOR

Kuşkusuz akıllı telefonlar hayatımıza girdi gireli boş zamanlarımızı en fazla meşgul eden şeyler oldular. Çıkan yeni modeller ve onların yeni uygulamalarıyla akıllı telefonların hayatlarımızdaki yeri her geçen gün daha da artıyor. Önceden yapmak için zaman ayırmamız gereken pek çok şeyi (fatura ödemek, banka işlemleri, alışveriş vb) şimdilerde akıllı telefonlar sayesinde çok daha hızlı bir şekilde çözebiliyoruz. Bu da bize eskisinden farklı yeni boş zamanlar kazandırıyor.

Akıllı telefonlar sayesinde kazanılan bu ‘yeni’ boş zamanları işçiler, genellikle sosyal medyayı kullanarak ya da online oyunlar oynayarak geçiriyorlar. Whatsapp, Instagram, Facebook başta olmak üzere hemen tüm sosyal medya ağını kullanıyorlar. Bu platformlarda yapılan her güncelleme hızlı bir şekilde işçiler tarafından öğrenilip uygulanıyor. İşçiler işte veya iş dışında yaşadıkları anları paylaşmayı seviyor, diğer işçilerin de paylaşımlarını takip ediyorlar. Beğendikleri paylaşımları birbirlerine gönderiyorlar. İşçilerin bir kısmı yaşam şeklini, hayat tarzını, politik görüşünü buralardan rahatlıkla paylaşırken bir kısmı bu anlamda daha çekimser davranıyor, sadece takip etmekle yetiniyor. Doğal güzellikler ve doğa olayları, komik hayvan görüntüleri, spor sayfaları ve dini paylaşımlar en fazla takip edilen konularda başı çekiyor. İşçiler haber ve yorum takiplerini de büyük oranda sosyal medya üzerinden yapıyorlar.

Oynanan online oyunlar da kulaktan kulağa (telefondan telefona demek daha doğru aslında) hızla yayılıyor. Çiftli oynanan oyunlara iletişime geçilip birlikte dahil olunuyor, turnuvalar düzenleniyor. Molalar, sosyal medyada ya da online oyunlarda harcanıyor. Özellikle ustalar ve teknik elemanlar iş sırasında boşluk bulduklarında da bu ‘fırsat’ı oyun oynamak için değerlendiriyorlar. Her alanda ulaşılabilirliği, düşük ücretli olması, pek çok alternatifi içinde barındırması sosyal medya, online oyunlar ve internet kullanımının her geçen gün günümüzün daha büyük bir bölümünü oluşturmasına neden oluyor.

OKUMAKTANSA İZLEMEK DAHA CAZİP

İşçiler arasında düzenli kitap okuma oranı oldukça düşük. Bu nedenle hangi tür kitaplar okuduklarına dair bir genelleme yapmak mümkün değil. Ancak bu hiçbir şeyi araştırmadıkları, sorgulamadıkları anlamına gelmesin. Genel olarak ilgi duyduğu veya merak ettiği konular üzerine yazılar okumaktansa videolar izlemeyi tercih ediyorlar.

Televizyon eskisi kadar olmasa da hala önemli ilgi alanlarından bir tanesi. Payitaht Abdülhamit, Kuruluş Osman gibi tarihi diziler ile savaş dizileri işçiler arasında en popüler yayınlar. Tartışma programları büyük oranda sığ tartışmalar içinde boğulsa da kendine belli oranda izleyici bulmaya devam ediyor. Son zamanlarda Netflix gibi platformların işçiler içinde daha yaygınlık kazanmaya başladığını söyleyebiliriz.

Yukarıda 2020 yılının Esenyurt’undan işçilerin iş dışı yaşamlarını yansıtmaya çalıştık. Başta ekonomik ve sosyal koşulları olmak üzere, coğrafya, ilgi alanları, çevre ilişkilerinin işçilerin yaşamının şekillenmesinde önemli yer tuttuğunu görüyoruz. Kimi alışkanlıklarımız çok uzun yıllardır hayatımızın vazgeçilmezi iken kimi alışkanlıklarımız ise şu ya da bu sebepten dolayı yalnızca son birkaç yıldır hayatlarımızdalar. Kim bilir, belki de önümüzdeki birkaç yıl içinde şu anda yapmaktan haz duyduğumuz pek çok şeyden vazgeçeceğiz. Ne olursa olsun işçilerin, ‘canları ne isterse’ onu yapabilmeleri, bunlara daha uzun süreler ayırabilmeleri ve nitelikli bir yaşam sürebilmeleri kendi ellerinde olacak…