Category

Öne Çıkanlar

SİBEL ÖZ: PAZARTESİ SENDROMU: KAPİTALİZMİN İNSANLIĞA HEDİYESİ

Doğada Pazartesi yoktur, doğada kapitalizm de yoktur. Kapitalizmin insanlığa en büyük hediyelerinden biri Pazartesi huzursuzluğudur. Kapitalizmin olduğu her yerde sorunlar, sıkıntılar, yarılmalar, türlü yoksunluklar ve tatminsizlikler kol koladır. Bunlar, insanların kişisel psikolojik sorunları gibi görünse de neredeyse genlerimize işlemiş bu huzursuzluğun müsebbibi kapitalizmdir. İnsanlık, bir gün emek sermaye çelişkisini ortadan kaldırdığında bile, insanda içkin hale gelmiş huzursuzluk, tatminsizlik ya da mutsuzluğun giderilmesi yüzyıllar alabilir. Bazen sebepleri ortadan kaldırmak, çoktan başka şeylerin sebepleri haline gelmiş sonuçları ortadan kaldırmaya yetmeyebilir.

Devamını Oku

EMRE TANSU KETEN: KÜLTÜREL İKTİDAR SÖYLEMİ NE İŞE YARIYOR?

Geçtiğimiz aylarda Habertürk’te yayımlanan bir tartışma programının konusu kültürel iktidardı. Bir televizyon programına konu olabilecek önem seviyesine erişen bu mefhumu tartışmak üzere seküler ve muhafazakâr cenahlardan üç isim davet edilmişti stüdyoya. Seküler cenahtan tartışmaya dahil olan bir yazar ve iki yönetmen, doğal olarak, kültür ve iktidarın ilişkisi üzerine konuşur, kültürel iktidar kavramının tam da neye karşılık geldiğini kestiremediklerini söylerken; muhafazakâr cenahın plastik sanatçısı, oyuncusu ve şairi de, beklenenin aksine, cumhuriyet dönemi uygulamaları, İslâmcı sanatçılara uygulanan sansür gibi başlıkların etrafında dolaşıp, net bir kültürel iktidar tanımı yapamıyor, kimin bu iktidarı elinde tutup, milletin aziz evlatlarına zulmettiğini söyleyemiyordu.

Devamını Oku

ALİ ÖZGÜR ÖZKARCI: LÜMPEN İSLAMCILIK BAHSİ VE ‘YENİ’ TÜRK SAĞI POPÜLİZMİ – 2

Sahiciliğini gömmüş bir aklın sayıklamaları

2000’lerin henüz başında, modern Türkçe şiirin bir evrimin eşiğinde olduğu söylense, çoğu kişi bu yorumlamaya muhtemelen ya aldırmaz ya da gülüp geçerdi. Günümüzdeyse, “2000 sonrası” diye tarif edilen bu şiirin artık “anti-lirizm” tanımı içinde olgunlaştığını söyleyebiliriz. Öncelikle, “anti-lirik”, “lirik olmayan” demek değil. Doğrusu günümüzde “lirik” tanımının da yeniden yorumlanmasına ihtiyaç var. Eğer lirizm (müelliflerine ve sözüm ona ‘fanatik’ savunucularına bakarak söylüyorum), dize estetiğine ve İkinci Yeni şiirinin mutantı olan bir imge tekniği ile açıklanıyorsa; “lirizm” ile “anti-lirizm” arasındaki ayrım kolayca yapılabilir. Ama bu ayrımın, sanıldığı gibi kolay bir ayrım olmadığını, almaşık bir ayrışma olduğunu da söylemekte yarar var.

Devamını Oku

KAVEL ALPASLAN: ‘HEPİMİZ İŞTEN ATILDUK, KAVEL’İN ÖNÜNDE BULUŞALUM’

Her toplumsal olayın sanatta doğrudan ya da dolaylı yansıması olur. Devrimler ve savaşlar gibi büyük değişimler yaratan olaylar, yer yer sanat anlayışının ta kendisinin sorgulanmasına sebeptir. Sanatın toplumsal mücadelelerdeki yerine baktığımızda akıllara ister istemez böylesi büyük değişimler geliyor. Bunda yadırganacak bir şey yok; ancak daha küçük çaplı olayların da sanata etkisinden bahsedebiliriz. Kendi coğrafyamız üzerinden gidecek olursak grevlerin, toplumsal mücadeleleri merkezine koyan sanatçıların pek de ilham aldığı, etkilendiği olaylar arasında olmadığını görüyoruz. Tabi burada grevin altını çizmek gerekiyor ki işçi mücadelesine olan yaklaşım olarak algılanmasın. Diğer taraftan yakın tarihe baktığımızda Türkiye’de toplumsal yönde bir sanat anlayışını benimseyenlerin çeşitli alanlarda etkili ve zengin içerikler ürettiğini de biliyoruz.

Devamını Oku

BADE OSMA ERBAYAV: VASAT HER ÇAĞIN KONUSUDUR

  • Öykülerinizin -var ise elbette- ana meselesi nedir?

Tatavla’da Bir Delirme Vakası’nda yer alan öyküler “karar anı” öyküleriydi. Kitabın yazıldığı ve yayınlandığı dönem tam da biat ve susku ikliminin yükselmeye başladığı, iktidar baskısının görünürlüğünü artırdığı, sözcüklerin ve fikirlerin içlerinin kasıtlı olarak boşaltıldığı, yeni bir tarih yazımı çılgınlığının yaşandığı kaotik bir geçiş dönemiydi. Hal böyleyken karakterlerimi karar anına götüren, eylem öncesindeki o kritik eşiğe biraz daha dikkatli bakmam gerektiğini seziyordum. Hızla totaliterleşen toplumlarda bireyin neleri kendine tehdit olarak görüp görmediği ya da tehlikeli bulunan durumların ezilene olan mesafesi, yakınlığı, uzaklığı gibi meseleler kafamı kurcalıyordu. Öykü karakterlerim durağan, hayatın içinde yuvarlanıp giden, akıntıyla sürüklenen, minnet eden kişiler değildi, aksine maddi-manevi kafeslerini parçalamaya, zincirlerini kırmaya, mevcut sistemi entropiye sokmaya niyetlenmiş, kararını vermiş, bilinçli isyanı seçmiş, zalim karşısında yırtıcılaşan kadınlar, erkekler, çocuklar ve hayvanlardı. Konular ise okuru direncin yeğin doğasına yoğunlaştırmak için seçtiğim olağan, gündelik içeriklerden oluşuyordu.

Devamını Oku

GAMZE ARSLAN: KURGU ÖYKÜNÜN CAN DAMARI GİBİ GELİYOR BANA

  • Öykülerinizin -var ise elbette- ana meselesi nedir?

Yazarken bir meselem olması gerektiğini düşünerek yazmıyorum genellikle. Fakat yazmaya başlamadan önce aldığım notlar üzerine düşündükçe hep bir meselenin etrafına çengel atıyor fikirlerim. Bunu biraz da o demlenme süreci belirliyor galiba. Tek satırlık bir not ile bambaşka bir şeyi mesele haline getirebiliyor yazma süreci. En nihayetinde yazma aşamasını bitirip öyküyü saf gözle okumaya çalıştığımda daha net görebiliyorum bir şeyi dert edinip edinmediğimi.

Devamını Oku

ENGİN BARIŞ KALKAN: TEK GEREKLİLİK KÂĞIT VE KALEMDİR

  • Öykülerinizin -var ise elbette- ana meselesi nedir?

Öykülerimde bir ana meselem var mı, inanın farkında değilim. Daha önce de benzer sorularla karşılaştım, cevaplayamadım. Dönüp yazdıklarıma bu sorunun cevabını arayarak baktım ama yine elime bir şey geçmedi. Aynı öykünün içinde, tek başına mesele olarak tanımlanabilecek birden fazla konuya değinmişim ilk kitabımda. Konular tek bir kategoriye yerleştirilemeyecek kadar çeşitli. Elbette alıp temiz bir değerlendirmeyle senin derdin şudur, yazdıkların bu çevrede geziyor, diyebilecek maharetli insanlar var ama ben onlardan biri değilim. En azından kendi öykülerim söz konusuyken. Gördüğüm kadarıyla herkes farklı bir yol izliyor yazarken. Ben anlatılmayı hak ettiğini düşündüğüm bir hikâye yakaladığımda onu olgunlaştırmak dışında hiçbir şeyle ilgilenmiyorum. Kendi bünyesinde nasıl bir mesele barındırıyorsa onunla yetiniyorum. Ama hem ilk hem hazırlanmakta olan ikinci kitabımdaki öykülerin şehir hikâyeleri barındırmak gibi bir ortak noktaları olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Şehir; İstanbul, öykülerimde belirgin bir yer tutuyor.

Devamını Oku

ENGİN TÜRKGELDİ: GERİYE KALBUR ÜSTÜ ESERLER KALACAK

  • Öykülerinizin -var ise elbette- ana meselesi nedir?

Bu soruya, tüm öykülerimden ziyade “Orada Bir Yerde” bağlamında cevap vereyim.  On ayrı öyküyü tek bir mesele ile özetlemek çok mümkün olmasa gerek. Ayrıca “mesele” benim için çoğu kez bilinçli bir çıkış noktasından çok yazarken farkında olmadan, hesapsızca vardığım, değişken bir durak. Yine de bir cevap vermem gerekirse “Orada Bir Yerde”nin ana meselesi, öteki ile toplum arasındaki gerilimli ilişkidir diyebilirim.

Devamını Oku