Category

Öne Çıkanlar

FATİH AYASOFYA’YA İLK KEZ GİRDİĞİNDE NE GÖRMÜŞTÜ?

MELİSHAN DEVRİM

Bugün Ayasofya’nın içini düşündüğünüzde, gözünüzün önüne gelen ilk imge, apsiste altın yaldızlı zemin üzerinde yer alan Meryem ve çocuk İsa tasviridir. Apsisteki bu mozaik kompozisyon Ayasofya’nın yapımından çok sonra, 9. yüzyılda Bizans’ın “Makedon hanedanlığı” adı verilen periyodunda, İmparator III. Michael ve I. Basil döneminde tamamlanmıştır. Söz konusu tasvir hakkında, 867’de Patrik Photios’un verdiği bir vaazın bulunması, bu tarihte Ayasofya’nın yeniden dekore edilmesinin tamamlandığı, apsis mozaiğinin de bu tarihten kalma olduğu şeklinde yorumlanır.

Devamını Oku

AYASOFYA BİLİNMEZLİĞE DOĞRU

ULAŞ TÖRE SİVRİOĞLU

Türkiye’de toplumun gerçek sorunlarını örtme çabasının son kurbanı Ayasofya Müzesi oldu. Ayasofya’nın müze vasfını yitirmesi olayı, kamuoyunun belli bir kesiminin sempatisini toplamak maksadıyla onun “camiye çevrilmesi” ve “ibadete açılması” olarak lanse edildi. Oysaki Ayasofya Müzesi zaten teknik olarak –kilise değil- cami statüsündeydi, minarelerinden ezan okunuyordu ve sınırlı sayıda insanın ibadetine de halihazırda açıktı. Bu nedenle öncelikle yaşanan gelişmenin doğru terimsel karşılığını söylemeliyiz. Söz konusu olan “Ayasofya’nın cami olması veya ibadete açılması değil; müze statüsünün kaldırılması ve kitlesel ibadete açılmasıdır.”

Devamını Oku

AYASOFYA’NIN MAKETİ, KURTULUŞUN CAMİSİ! MURAT UÇANER: DİN SÖMÜRÜSÜNÜN SEBEBİ HALKLARI DAHA İYİ YÖNETMEK

SÖYLEŞİ VE FOTOĞRALAR: DENİZ KAR

Ayasofya hem Bizans’ın hem Osmanlı’nın hem Hristiyanların hem de Müslümanların kırmızı çizgisi. İki inanç sistemi de yerle yeksan olsa, her iki inancın da temsilcileri çıkıp ‘Ayasofya son kalemizdir, gasp edilemez’ diyeceği yer. Ayasofya’nın maketi, Antep’teki Meryem Ana Kilisesi. Zamanında Ortodoks Ermenilerin, bugünlerde Kurtuluş Camisi adıyla Sünni Türklerin kırmızı çizgisi. Bölgeyi ele geçiren güçlerin, egemenliklerini ilan edercesine dini yapılar üzerinde kurduğu tahakküm, Anadolu coğrafyasının her yerinde olduğu gibi Antep’te de karşımıza çıkıyor. Anadolu’da, zamanında bulunan üç misyonluk bölgesinden birisinin merkezi olan Antep’te, Ermeniler tarafından inşa edilmiş, katedral sayılabilecek bir kilise bulunuyor. Osmanlı döneminde kubbesiyle inşa edilen tek kilise olma özelliğine sahip bu yapının mimarı, Dolmabahçe Sarayı’nın da mimarlığını yapan ve dönemin saray mimarlarını içinde barındıran Balyan ailesi. Ayasofya’nın küçük bir maketi olarak tasarlanan bu kilise, soykırım döneminde Ermenilerin sevkiyat merkezi, savaş döneminde askeri depo, cumhuriyet kurulduktan sonra cezaevi, son 35 yıldır ise cami olarak kullanılıyor. Ayasofya’nın yeniden camiye dönüştürülmesi kararıyla, ibadethanelerin önemi çeşitli şekillerle tartışılmaya devam ediyor. Antep tarihine çokça kafa yormuş araştırmacı yazar Murat Uçaner ile bölge halkının geçmişten günümüze inanç sistemini, Meryem Ana Kilisesi’nin tarihini, ibadethanelerle birlikte dinin devlet katında nasıl bir yeri olduğunu konuştuk.

Devamını Oku

CAZ’LA DİRENİŞ

NAZLI TOPRAK

“…Cazın, üst sınıfların kültürel standartları tarafından ezilememiş olması, gelişiminde diğer Amerikan popüler müziklerine göre önemli bir faktördür.” [1]

Cazın belki en heyecan verici yanı, parçaların her çalındığında bambaşka olmasıdır. Bestecinin değil, icracının özgün olmasıdır. Klasik müziğin tersine kurallardan, düzenden uzak durmasıdır; birbirleriyle uyumsuzların bir ahenk oluşturmasıdır. Kökeninde pek çok farklı kültürlerin mirası vardır cazın. Tanımlayabilseydik onun, Afrika’dan getirilip pamuk tarlalarında çalıştırılan kölelerin kederleri, umutları, özgürlük rüyaları ve derin acılarıyla beslenen Blues’un, Amerikan halk müziğinin, sokak çalgıcılarının ve Avrupa klasik müziğinin, New Orleans genelevlerinde ve Missisipi nehir gemilerindeki şehirleşmiş karışımı olduğunu söyleyebilirdik. “Çaldığımız, hayatın kendisidir.” demişti zaten cazın köşe taşlarından Louis Armstrong.

Devamını Oku

JAZZ POETRY MATTERS

AYŞEGÜL TÖZEREN

19. yüzyıl toplumsal ilişkilerdeki altüst oluşları beraberinde getiriyordu. Yeni ilişki ağlarının düzenlenmeye başladığı bu uzun yüzyılda, sanattaki avangart hareketlerin de ayak sesleri duyulmaya başlamıştı. Akademisyen Mehmet Fatih Uslu’nun Renato Poggioli’den (1968) alıntıladığı biçimde söylenirse, “avangardı oluşturan ‘ideolojik ve psikolojik nitelikler’ tek bir paydaya indirgenemeyecek derecede kaotik bir yapıya ve tek bir estetik kategori dahilinde incelenemeyecek bir çeşitliliğe sahipti.” Matei Calinescu, avangardın kaotik yapısı için, sanatçı açışından bunun yeni bir üslup tercihi olmadığını, avangart olanın, anti üslup olarak bir oluş olduğunu belirtir.

Devamını Oku

PANDEMİ ÖNCESİ VE SONRASINDA YAYINCILIK SEKTÖRÜNDE NELER OLUYOR?

SİBEL ÖZ

Pandemi süreci kapitalizm ve türcü uygarlık açısından halatları epey gerse de, o halatların emekçi sınıfın boynunu biraz daha sıkmasıyla egemenlerin, düzeni yeniden tahkim etmeye yöneldiği görülüyor. Süreç, pek çok sektör açısından da mevcut durumu gözden geçirme ve yeniden yapılanma anlamında turnusol kâğıdı vazifesi görecek gibi duruyor. Bu yazının konusu, yayıncılık sektörünün pandemi süreci öncesi ve sonrasında ortaya çıkan sorunları olacak.

Devamını Oku

‘KADINCA’ DİRENİŞLERİN TARİHİNİ DOLAYSIZCA ANLATMANIN GÜCÜ: DERVE

SÖYLEŞİ: SEVDA KARACA

Gazeteci Jînda Zekioğlu, John Steinbeck’in “Yazmanın tek bir gerekçesi olabilirdi, o da insanların birbirlerini anlamalarına yardım etmek” cümlesini alıntılayarak derdini baştan koyuyor ortaya, Derve kitabında.

Kitapta aktarılan Şırnaklı üç farklı kuşaktan yedi kadının –Ruken, Zeliha, Gulê, Meryem, Delal, Roza, Hêja’nın birbiriyle iç içe geçen hikâyesi, Kürt coğrafyasındaki her bir “sıradan” kadının aslında ne kadar destansı bir var olma mücadelesi verdiğini gösteriyor.

Devamını Oku

PARTİZANLAR, ASKERLER VE KENDİ KUYRUĞUNU ISIRMAYA ÇALIŞAN KÖPEK

OĞUZHAN YEŞİLTUNA

Öyküler [I Racconti], düzenlemesini Calvino’nun kendisinin yaptığı ve ilk kez 1958 yılında yayımlanan hacimli bir öykü derlemesidir. Yazarın yılın mevsimlerini andıracak şekilde “Zor Hayaller”, “Zor Anılar”, “Zor Sevdalar” ve “Zor Yaşam” başlıklı dört bölümde topladığı öyküler sayı olarak da yılın haftalarına denk düşer (Aynı zamanda bir destedeki kartların toplamını oluşturan 52 sayısı Kesişen Yazgılar Şatosu’nu da hatırlatır). Büyük bir kısmını Karga Sona Kaldı, Marcovaldo ya da Kentte Mevsimler, Savaşa Giriş ve Zor Sevdalar’dan tanıdığımız öykülere ek olarak, “Arjantin Karıncası”, “Emlak Vurgunu”, “Kirli Hava Bulutu” gibi öyküler de toplamın içinde yer alır. Calvino, bölümlerin her birini nitelerken difficile sıfatı kullanmasının nedeni olarak, yazdığı şeyler konusunda “kolaylık”, “mutluluk”, “mutlu kolaylık” gibi ifadelerden duyduğu bıkkınlığı dile getirir. Böylece savaş sonrası döneminin hayallerini, arayışını, kaygılarını, beklentilerini (“Zor Hayaller”), bu dönemi geçmiş üzerinden kavrama ve onunla anılar üzerinden hesaplaşma (“Zor Anılar”) takip eder. Akabinde ise birey, hayatını çeşitli yeni mecralar ve maceralar üzerinden var etmeye çalışır (“Zor Sevdalar” ve “Zor Yaşam”).

Devamını Oku

EDİP CANSEVER POETİKASI İÇİN ZORUNLU BİR SORU VE TEMELLENDİRME

SERDAR AYDIN  

Yazmak, ama niye?[1]

Her yazarın belirli bir dönemde kendisine sorduğu ve yanıtladığı kaçınılmaz sorudur. Eğer bu soruya geçerli ve yetkin bir yanıt verilemezse, edimin gerçekleşme şansı da azalacaktır. Bir başka deyişle yazabilen, hayatının bir anında başlayıp sonra yazma edimini sürdüren yazarlar, andığımız soruya bir yanıt bulmuşlardır denilebilir. Yazarın olası yanıtı kendisi için yeterli olsa da yazılanın sunulduğu okurun, ötekinin de bu soruya yanıt oluşturması ya da “Okumak, ama niye?” şeklinde yeni bir soruyla karşılık vermesi gerekecektir. Dolayısıyla meseleye “yazmak-okumak” ikiliği açısından yaklaşmak işlevsel sonuçlara ulaşmamızı sağlayabilir.  

Devamını Oku

HAKAN GÜRSES: ÖZEL BİR TARİHSEL DÖNEMDEYİZ

SÖYLEŞİ: HÜSEYİN TUNÇ

1961’de İstanbul’da doğan Gürses 1981’den beri Viyana’da yaşıyor. 1994’de felsefe üzerine doktora yaparak Akademi dünyasına girdi. Viyana Üniversitesi’nde ve başka Avusturya üniversitelerinde ana konusu siyaset ve kültür felsefesi olan çalışmalar yaptı ve dersler verdi. Babası Muharrem Gürses başta olmak üzere sanatçı bir aileden geliyor. Kardeşi Kemal Gökhan Gürses karikatürcü, 2015’te vefat etmiş olan ağabeyi Atilla Arcan oyuncu ve komedyen, yeğeni Can Gürses yazar. Ayrıca kendisinin de müzik ve tiyatro alanında çalışmaları bulunuyor. Türkiye ve Avusturya’ da pek çok dergide, internet sitelerinde felsefe, sanat, siyaset üzerine yazılar yazıyor. Bir zamandan bu yana Avusturya’da siyasal eğitim konusunda uzmanlaşmış bir kurumun Bilimsel Direktörlüğü’nü üstlenmiş durumda. Bu pozisyonda, yetişkin eğitiminde çalışanlara yönelik politik eğitim stratejisinin ve programlarının geliştirilmesi ve yürütülmesi konusunda (eğitmen, öğretim görevlisi ve moderatör olarak) çalışıyor.

Hakan Gürses’le pandemiden yola çıkıp hayatı ve geleceği konuştuk.

Devamını Oku