Category

Röportaj

OĞUZHAN YEŞİLTUNA: TEHLİKENİN UMUDU AŞTIĞI ZAMANLARDA ÖYKÜ / 1

İsahag Uygar Eskiciyan’ın Pause Anıtı’nda “Öykü Serüveni” başlıklı bir öyküsü vardır. Pause Anıtı, bir öykü kitabı olduğu için öykü diyorum fakat esasında hem bir suçun kabulünü hem de suçlunun aklanmasını sağlayarak kendisini yapısöküme uğratan bir itiraf demek daha doğru olacak gibi adına. Bu itiraf, birbirini kesen dört ve bu dördünden ayrık bir olmak üzere toplamda beş adet Venn şemasından oluşan bir çizimdir. Dört Venn şemasının birbiriyle kesişen ve birbirinden ayrık alt kümelerinde Olay, Rastgele, Başlık, Yardımcı Olay, İlk Cümle, Yardımcı Kahraman, Kahraman, Kurgu, Eleştiri, Metin, Dil, Atölye ve Yazar elemanları bulunmaktadır. Alt kümesinde bu elemanların hiçbirini içermeyen ve az önce bahsettiğimiz dört Venn şemasıyla kesişmeyen ayrık kümenin ise tek bir elemanı vardır: Öykü. Hakkında kesin yargılardan kaçınsak da günümüz öyküsünün boş bir küme olmadığını zannediyorum hepimiz kabul edecektir. Bu durumda da kapsadıkları, kesiştikleri ve ayrık düştükleri hakkında fikir ileri sürmek daha mümkün olacaktır. Eleştiri hakkında ise o kadar emin olmadığımı şerh düşmek isterim.  

Devamını Oku

EMİRHAN BURAK AYDIN: ÖYKÜ ZATEN O KADAR BÜYÜK BİR ALAN DEĞİL

  • Öykülerinizin -var ise elbette- ana meselesi nedir?
  • Çoğu kişi buna cevap vermek istemez ama ben deneyeceğim: Bir ülke, millet, dil, düşünce, inanç nasıl bozulur, bozulduğunda ne olur? Türkiye’nin ruhu var mıdır bilmiyorum ama bir hayaleti var sanki. Onu çağırmaya, anlamaya çalışıyorum. Çirkin davranışları düşünmeyi seviyorum. Neyi olağan, neyi olağanüstü kabul ettiğimize meraklıyım. Eser sahibi anlattığı zaman pek de bir şey ifade etmeyen meseleler herhalde. Benim öykülerimin ana meselesi şudur diyeyim mesela: Sindirim sistemi. Ciddiyim.

Devamını Oku

SEMİH ÖZTÜRK: HAFIZA, İNSAN VE DOĞA…

  • Öykülerinizin -var ise elbette- ana meselesi nedir?
  • Hafıza, insan ve doğa. Bu üç meselenin içe içe olduğu yapı öykülerimdeki ana meseleyi meydana getirir. Birbirinden bağımsız olmayan, olsa da mutlaka aynı paydada buluşabilen bir temelin çizgisini takip etmeye gayret ederim. Bununla birlikte merak ettiğim her duygunun çıkış yolunu yine aynı çizgiyi takip ederek bulmaya çalışırım. Anlatının kendisi de zaten bahsettiğim yapıyla beraber ortaya çıkmaya başlar. Hafıza, yaşanmış olanı çağırırken insan onu yaşamakla meşgul olur. Doğayı evimiz olarak tanımlayabilirsek zaten her şeyi onun içinde yaşayıp tükettiğimizi görmüş oluruz. Benim ana meselem hafıza, insan ve doğa etrafından hareket etmeye çalışır çoğu zaman.

Devamını Oku

EYLEM ATA GÜLEÇ: VURUCU OLANI ANLATMAYA GAYRET EDERİM

  • Öykülerinizin -var ise elbette- ana meselesi nedir?
  • Öykü, doğası gereği küçük zaman dilimlerine odaklanır. Günlük yaşamın sıradan görünen bir anında olup bitenlerin altını kazır. Benim kazılarımdan, her türlü şiddetle -özellikle devlet şiddetiyle- hayatı sarsılan çocukların, gençlerin, kadınların yüzleri çıkıyor ortaya. Çünkü yaşadığım yerde günlük yaşama bu şiddet yön veriyor.

Devamını Oku

MELİKE BELKIS AYDIN: VASATLIK ÇAĞIMIZI TEHDİT EDİYOR

  • Öykülerinizin -var ise elbette- ana meselesi nedir?
  • Biz sadece yaptıklarımızın değil geleceğe dönük imkânlarımızın, yapabileceklerimizin toplamıyız. Ana meselem denilen şeyi saptamak ve sınırlamak istemiyorum. Ama kulaklarımın ve gözlerimin bir meselesi var. Gözlerimi kamaştıran varoluşun o kendi aklıyla ilerleyen ritmi, kulaklarımı kamaştıransa dilin o var eden gücü. Olacak olan “ol” denilirse olur.

Devamını Oku

BELMA FIRAT: EDEBİYATI EYLEM BİÇİMİ OLARAK GÖRÜYORUM

  • Öykülerinizin -var ise elbette- ana meselesi nedir?
  • Ben öykülerini kefaret öyküleri olarak adlandırıyorum. Jean Paul Sartre Edebiyat Nedir isimli eserinde hem yazarın hem de okuyucunun tarihe battığından söz eder. Öyle ise metin aracılığı ile buluştukları esnada ne okur ne de yazar bir tabula rasa’dır ve aralarında tanık oldukları toplumsal olaylardan kaynaklanan duygudaşlık, suç ortaklığı, belki düşmanlık ve en önemlisi ölüler vardır. Ölülere uzanıp, tesellisini sunabilecek en önemli uğraş sanattır ve gerçek acının boyutları unutuşun hiçbir türlüsünü affetmez. Hep güç sahibi olanlar konuşur. Oysa edebiyatçının kaynağı Jacques Rancière’in Tarihin Adları isimli eserinde vurguladığı gibi sesi en gür çıkanların ürettiği kayıtların toplamı değil, sesi bastırılanların, mezarlığa terk edilenlerin suskun sözü ve gözyaşlarıdır. Öyle ise yazarın görevi, edebi mekânda; suskuyu, susanın susuşuna, sözünü çalmadan geri vermek olmalıdır. Kefaret sözcüğünü bu bağlamda anlıyor ve okuma edimini gerçekleştirecek olan okuyucunun da yazar ile birlikte bu sürece ortak olduğunu düşünüyorum. Toplum olarak bir yıkımdan öbürüne savrulup durmak yas süreçlerinin bitimsiz bir şekilde art arda yığılmasına yol açıyor. Bir felaketin acısıyla yüzleşemeden öteki üstüne biniyor. Benim öykülerimde bu acılara bir çare arayışı, razı gelmeme durumu var. Kireç kuyuları, Suruç, Cizre, Gezi Mağdurları, şiddete uğrayan, katledilen lgbti+ bireyler, erkek egemen sistemin hizaya sokmak istediği kadınlar ve göçmenler hakkında yazıyorum. Bu anlamda edebiyatı bir eylem biçimi olarak görüyor ve hem okura karşı hem de muktedirlerin yok sayarak üzerine örttüğü örtüyü kaldırıp açığa çıkarmaya niyet ettiğim mağduriyetleri samimiyetle dile getirmek bakımından tarihsel bir sorumluluğum olduğunu düşünerek yazıyorum. Yazınsal mekânda hakikati açığa çıkarmanın imkânları üzerine düşünmeyi önemsiyorum ve daha da önemlisi edebiyata yönelik etik bir tutum olarak samimiyet ve niyet etmeyi benimsiyorum.

Devamını Oku

MESUT BARIŞ ÖVÜN: VASATLIK KONUSU ÜZERİNE EĞİLMEK İSTERDİM

  • Öykülerinizin -var ise elbette- ana meselesi nedir?
  • Öykülerimde gözettiğim bir ana mesele var mı, emin değilim. Bu, ancak belli bir bütüne ulaştıktan sonra, eldeki yapıta bakılarak söylenebilecek bir şey. Ben de, diğer pek çok öykücü gibi, yazı fikirlerimi insan duygularının hayatın akışıyla kesiştiği anlardan alıyorum. Bellek, iletişimsizlik, hayatımızdaki boşluklar ve yarım kalmışlıklar sevdiğim izlekler. Ama bir mesele seçmem gerekseydi şu üçüncü sorunuzdaki vasatlık konusu üzerine eğilmek isterdim. Vasatlık ve onun bir uzantısı olarak tek tipleşme giderek daha fazla sarıyor etrafımızı. Bu, işlemek için iyi bir konu olabilir, ama bir yazar bu tip şeylere bilinçli bir şekilde karar veremez.

Devamını Oku

ONUR ÇALI: ROMANA ÖYKÜNEN ÖYKÜ TUŞ OLUR

  • Öykülerinizin -var ise elbette- ana meselesi nedir?
  • Öykülerimin -kalın çizgilerle çizilmiş, kör parmağım gözüne olmak zorunda değilse eğer- elbette meseleleri var. Evvela, eline kalem (ya da klavye) almış ve yazmak denen netameli işe soyunmuş birinin muhakkak “meselesi” vardır. Saniyen, yazar denen kişi tek boyuttan ibaret değil ya, illa ki bir dünya görüşü, değerleri, inançları (inançsızlıkları), vicdanı, ideolojisi vardır. Bütün bunların yazdıklarına sızmaması mümkün mü? Benim öykülerimin, denemelerimin, günlüklerimin, hatta çevirilerimin bile (çevirmek için hangi metinleri seçeceğiniz de bir meseledir) elbette meseleleri var ama ana meselesi nedir diye sorarsanız -Haraptarlı Nafi’den mülhem- şöyle derim: Öykülerimin ana meselesi nedir diye sorarsan, bilmiyorum; sormazsan biliyorum.
  • Cortazár’ın bilindik sözüdür: “Roman puanla kazanır ama öykünün tek şansı nakavt etmektir.” Buna karşılık, “Öykü,” der Carver, “bir şeyleri açığa vurmalı, ama her şeyi değil”. Kurgu öykünüzün neresinde yer alıyor?
  • Kurgu, elbette, öykülerimin tam göbeğinde yer alıyor. Carver’dan bir alıntı da ben yapayım: “Fikirler öykülerden oluşur, öyküler fikirlerden değil.” Cortazar’ın meşhur sözüne gelirsek, öykünün nakavt yapabilmesi için tıpkı bir yumruk gibi kısa, hızlı ve güçlü olması gerekir. Aksi takdirde nakavt edemezsiniz. Romana öykünen öykü tuş olur. Ben Babil Kulesi inşaatında çalışan işçilerin -söz gelimi Nippur’lu sıvacı ustası Warad-Sin’in- mola verdiklerinde yedikleri menemenin soğanlı mı soğansız mı olduğuyla ilgileniyorum. O dönemde domates soğan var mıymış yok muymuş bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum çünkü “tarihi” roman yazmıyorum; puan değil, nakavt peşindeyim.
  • Toplumu içeren ya da ona ilişkin herhangi bir alanda hâkim olan vasatlık, sanatsal üretim alanlarına ne şekilde sirayet eder, çağdaş öykümüz ölçeğinde değerlendirir misiniz?
  • Bam telime bastınız! Vasatlık her şeyimizde, her yerde. Vasatlığın her alana hâkim olduğu bir iklimde eleştirel düşüncenin yaşaması mümkün değil. Eleştirinin olmayışı, vasatlığın “çağdaş öykümüze” en büyük yansıması. Sayılarla konuşalım: Bin öykücüye bir eleştirmen ancak düşüyor. Eleştiri kültürünün olmadığı böyle bir ortamda eleştirinin yerini birbirini pohpohlama etkinlikleri alıyor. Vasatlık kendini besleyip büyütüyor böylece.

MUSTAFA ORMAN: KARŞI MEVZİLERE “VASAT” DEMEK ÇOK KOLAY

  • Öykülerinizin -var ise elbette- ana meselesi nedir?
  • Öykülerde genel olarak “acı” ve “bireylerin iktidar düşüşleri” üzerinde yoğunlaşmaya çalışıyorum. Daha çok bu iki tema üzerinden kafa yoruyor, öykülerin bütünlüğünü bunların üzerine kuruyorum. Toplumsal meselelerin içinde kendi dertlerine eğilmiş, bu dertlerle ve suskunluklarıyla bir şeyler anlatmaya çalışan insanları ele alıyorum.

Devamını Oku