Category

Röportaj

HAKAN GÜNGÖR: ÖYLE MAHALLELER O YILLARDA DA YOKTU

SÖYLEŞİ: BURAK BAĞÇECİ

Araştırmacı Yazar Hakan Güngör’ün ikinci kitabı Biz Güzel Bir Aileyiz okurlarla buluştu. Parola 555K’dan sonra çıkardığı yeni kitabında Güngör, Yeşilçam’ın “aile” temalı filmlerini ve bu filmlerin görünmeyen yönlerini ele alıyor.

Devamını Oku

MERAL SAKLIYAN: LOKMAN KASİDESİ YA DA KINNAP

Mehmet Said Aydın’ın üçüncü şiir kitabı Lokman Kasidesi tek vuruşta nakavt eden uzunca bir öykü, tükenmek bilmeyen bir yas durumu, kendini yerden yere atan bir kavmin ağıtı, kilometrelerce uzanan toprakların bitmeyen yası aslında.

Şiirleri ve gazete yazılarıyla tanıdığımız Mehmet Said Aydın, aynı zamanda bir insan hakları ihlalleri raporu olan bu kısa anlatıyı yakın tarihte Şırnak’ta öldürülen ve cansız bedeni polis panzerinin peşinde sokaklarda sürüklenen Lokman’ın ölümü üzerine kaside olarak sunuyor bizlere.

Devamını Oku

NEVAL SAVAK, SABAH YILDIZ BELGESELİNİN YÖNETMENİ METİN AVDAÇ İLE SÖYLEŞTİ

Sabahattin Ali belgeseli, bu ülkenin yetiştirdiği değerleri korumak, tanıtmak ve unutturmamak adına çok önemli bir eylemdir.

‘’Bir gün kadrim bilinirse, / İsmim ağza alınırsa, / Yerim soran bulunursa: / Benim meskenim dağlardır.

 Bu ülkenin en büyük değerlerinden Sabahattin Ali’yi zamana taşıyan Metin Avdaç’ı tanıyabilir miyiz?

Devamını Oku

OĞUZHAN YEŞİLTUNA: TEHLİKENİN UMUDU AŞTIĞI ZAMANLARDA ÖYKÜ / 1

İsahag Uygar Eskiciyan’ın Pause Anıtı’nda “Öykü Serüveni” başlıklı bir öyküsü vardır. Pause Anıtı, bir öykü kitabı olduğu için öykü diyorum fakat esasında hem bir suçun kabulünü hem de suçlunun aklanmasını sağlayarak kendisini yapısöküme uğratan bir itiraf demek daha doğru olacak gibi adına. Bu itiraf, birbirini kesen dört ve bu dördünden ayrık bir olmak üzere toplamda beş adet Venn şemasından oluşan bir çizimdir. Dört Venn şemasının birbiriyle kesişen ve birbirinden ayrık alt kümelerinde Olay, Rastgele, Başlık, Yardımcı Olay, İlk Cümle, Yardımcı Kahraman, Kahraman, Kurgu, Eleştiri, Metin, Dil, Atölye ve Yazar elemanları bulunmaktadır. Alt kümesinde bu elemanların hiçbirini içermeyen ve az önce bahsettiğimiz dört Venn şemasıyla kesişmeyen ayrık kümenin ise tek bir elemanı vardır: Öykü. Hakkında kesin yargılardan kaçınsak da günümüz öyküsünün boş bir küme olmadığını zannediyorum hepimiz kabul edecektir. Bu durumda da kapsadıkları, kesiştikleri ve ayrık düştükleri hakkında fikir ileri sürmek daha mümkün olacaktır. Eleştiri hakkında ise o kadar emin olmadığımı şerh düşmek isterim.  

Devamını Oku

EZGİ POLAT: KURGU BİZE GERÇEĞİ YIRTIP ATMA İMKÂNI TANIR

  • Öykülerinizin -var ise elbette- ana meselesi nedir?
  • Ben beni rahatsız eden gerçeklikler hakkında yazıyorum. Rahatsız olduğum çok fazla şey var. Tek bir ana meselem yok. İnsana dair her şey. Hepsi olabilir.

Devamını Oku

EMİRHAN BURAK AYDIN: ÖYKÜ ZATEN O KADAR BÜYÜK BİR ALAN DEĞİL

  • Öykülerinizin -var ise elbette- ana meselesi nedir?
  • Çoğu kişi buna cevap vermek istemez ama ben deneyeceğim: Bir ülke, millet, dil, düşünce, inanç nasıl bozulur, bozulduğunda ne olur? Türkiye’nin ruhu var mıdır bilmiyorum ama bir hayaleti var sanki. Onu çağırmaya, anlamaya çalışıyorum. Çirkin davranışları düşünmeyi seviyorum. Neyi olağan, neyi olağanüstü kabul ettiğimize meraklıyım. Eser sahibi anlattığı zaman pek de bir şey ifade etmeyen meseleler herhalde. Benim öykülerimin ana meselesi şudur diyeyim mesela: Sindirim sistemi. Ciddiyim.

Devamını Oku

SEMİH ÖZTÜRK: HAFIZA, İNSAN VE DOĞA…

  • Öykülerinizin -var ise elbette- ana meselesi nedir?
  • Hafıza, insan ve doğa. Bu üç meselenin içe içe olduğu yapı öykülerimdeki ana meseleyi meydana getirir. Birbirinden bağımsız olmayan, olsa da mutlaka aynı paydada buluşabilen bir temelin çizgisini takip etmeye gayret ederim. Bununla birlikte merak ettiğim her duygunun çıkış yolunu yine aynı çizgiyi takip ederek bulmaya çalışırım. Anlatının kendisi de zaten bahsettiğim yapıyla beraber ortaya çıkmaya başlar. Hafıza, yaşanmış olanı çağırırken insan onu yaşamakla meşgul olur. Doğayı evimiz olarak tanımlayabilirsek zaten her şeyi onun içinde yaşayıp tükettiğimizi görmüş oluruz. Benim ana meselem hafıza, insan ve doğa etrafından hareket etmeye çalışır çoğu zaman.

Devamını Oku

EYLEM ATA GÜLEÇ: VURUCU OLANI ANLATMAYA GAYRET EDERİM

  • Öykülerinizin -var ise elbette- ana meselesi nedir?
  • Öykü, doğası gereği küçük zaman dilimlerine odaklanır. Günlük yaşamın sıradan görünen bir anında olup bitenlerin altını kazır. Benim kazılarımdan, her türlü şiddetle -özellikle devlet şiddetiyle- hayatı sarsılan çocukların, gençlerin, kadınların yüzleri çıkıyor ortaya. Çünkü yaşadığım yerde günlük yaşama bu şiddet yön veriyor.

Devamını Oku

MELİKE BELKIS AYDIN: VASATLIK ÇAĞIMIZI TEHDİT EDİYOR

  • Öykülerinizin -var ise elbette- ana meselesi nedir?
  • Biz sadece yaptıklarımızın değil geleceğe dönük imkânlarımızın, yapabileceklerimizin toplamıyız. Ana meselem denilen şeyi saptamak ve sınırlamak istemiyorum. Ama kulaklarımın ve gözlerimin bir meselesi var. Gözlerimi kamaştıran varoluşun o kendi aklıyla ilerleyen ritmi, kulaklarımı kamaştıransa dilin o var eden gücü. Olacak olan “ol” denilirse olur.

Devamını Oku

BELMA FIRAT: EDEBİYATI EYLEM BİÇİMİ OLARAK GÖRÜYORUM

  • Öykülerinizin -var ise elbette- ana meselesi nedir?
  • Ben öykülerini kefaret öyküleri olarak adlandırıyorum. Jean Paul Sartre Edebiyat Nedir isimli eserinde hem yazarın hem de okuyucunun tarihe battığından söz eder. Öyle ise metin aracılığı ile buluştukları esnada ne okur ne de yazar bir tabula rasa’dır ve aralarında tanık oldukları toplumsal olaylardan kaynaklanan duygudaşlık, suç ortaklığı, belki düşmanlık ve en önemlisi ölüler vardır. Ölülere uzanıp, tesellisini sunabilecek en önemli uğraş sanattır ve gerçek acının boyutları unutuşun hiçbir türlüsünü affetmez. Hep güç sahibi olanlar konuşur. Oysa edebiyatçının kaynağı Jacques Rancière’in Tarihin Adları isimli eserinde vurguladığı gibi sesi en gür çıkanların ürettiği kayıtların toplamı değil, sesi bastırılanların, mezarlığa terk edilenlerin suskun sözü ve gözyaşlarıdır. Öyle ise yazarın görevi, edebi mekânda; suskuyu, susanın susuşuna, sözünü çalmadan geri vermek olmalıdır. Kefaret sözcüğünü bu bağlamda anlıyor ve okuma edimini gerçekleştirecek olan okuyucunun da yazar ile birlikte bu sürece ortak olduğunu düşünüyorum. Toplum olarak bir yıkımdan öbürüne savrulup durmak yas süreçlerinin bitimsiz bir şekilde art arda yığılmasına yol açıyor. Bir felaketin acısıyla yüzleşemeden öteki üstüne biniyor. Benim öykülerimde bu acılara bir çare arayışı, razı gelmeme durumu var. Kireç kuyuları, Suruç, Cizre, Gezi Mağdurları, şiddete uğrayan, katledilen lgbti+ bireyler, erkek egemen sistemin hizaya sokmak istediği kadınlar ve göçmenler hakkında yazıyorum. Bu anlamda edebiyatı bir eylem biçimi olarak görüyor ve hem okura karşı hem de muktedirlerin yok sayarak üzerine örttüğü örtüyü kaldırıp açığa çıkarmaya niyet ettiğim mağduriyetleri samimiyetle dile getirmek bakımından tarihsel bir sorumluluğum olduğunu düşünerek yazıyorum. Yazınsal mekânda hakikati açığa çıkarmanın imkânları üzerine düşünmeyi önemsiyorum ve daha da önemlisi edebiyata yönelik etik bir tutum olarak samimiyet ve niyet etmeyi benimsiyorum.

Devamını Oku