Category

Söyleşi

TORUNUNUN SABİHA SERTEL’İ KEŞFETME HİKÂYESİ: “SİZİ SUSTURMALARINA ASLA İZİN VERMEYİN”

SÖYLEŞİ: CEREN SÖZERİ

Cumhuriyet döneminin ilk kadın gazeteci ve yazarlarından Sabiha Sertel’in Roman Gibi adlı otobiyografisi İngilizceye çevrilerek ve yabancı okur için açıklayıcı dipnotlarla genişletilerek geçen yıl “The Struggle for Modern Turkey: Justice, Activism and a Revolutionary Female Journalist”* [Modern Türkiye İçin Mücadele: Adalet, Aktivizm ve Devrimci Kadın Gazeteci] adıyla yayımlandı. Bu emeğin arkasında torunu Tia O’Brien’ın  (adı Sabiha Sertel’in annesinin adı olan Atiye’den geliyor) anneannesinin yaşamına duyduğu merak yatıyor. O’Brien anneannesini keşfetme sürecini anlatırken “Annem babasının anılarını tercüme etmişti, ancak Roman Gibi‘nin çok politik olduğunda ve ilgimi çekmeyeceğinde ısrar ederdi. Soğuk Savaş’ın derinliklerinde, Amerika’da yetişen çocuklarını, demokrasi için verdiği savaşa rağmen, anneannelerinin idealist komünist fikirlerinden korumaya mı çalışmıştı?” diye soruyor.  Kitabı David Selim Sayers ve Evrim Emir-Sayers çevirmiş, editörleri ise torunu Tia O Brien ile ikinci kuşak yeğeni Nur Deriş. Zekeriya Sertel, 1978’de Türkiye’ye döndüğünde torunuyla Boğaz’da çay içerken ülkeyi terk etme nedeninin Sabiha’yı korumak olduğunu söylüyor. İnandığı fikirler uğruna mücadele etmekten hiç korkmayan bir kadın Sabiha Sertel. İki editöre Sabiha Sertel’i ve kitabın yayımlanma sürecini sorduk.[1]

Kitabın yayımlanma kararının öncesini ve bu süreçte anneannenizle ilgili keşfettiklerinizi merak ediyoruz.

Tia O’Brien: Kitabın girişinde de belirttiğim gibi, anneannem, annemin ailesi ile ilgili büyüleyici hikâyelerine rağmen benim için bir sırdı. Annem yeni Türkiye Cumhuriyeti’nde demokrasi ve özgür bir basın için verdikleri mücadeleyle gurur duyuyordu. Soğuk Savaş döneminin zirvesinde Washington D.C’de bir banliyöde yaşıyorduk, anneannem ve dedem ise Demir Perde gerisinde sürgündeydi. Bu nedenle annem, onların hikâyesini, özellikle Sabiha ile ilgili tartışmaları bize biraz sterilize ederek anlattı.

Anneannemi yalnızca bir kez, o da üç yaşımdayken,  gördüm. Türkçe bilmiyordum bu nedenle otobiyografisi Roman Gibi’nin çevrilmesine karar verene kadar ilgim yalnızca bir torunun merakından ibaretti. Deneyimli bir gazeteci olarak, içgüdülerim bana annemin gizlemeye çalıştıklarının arkasında anneannemin ve dedemin öncül olduğu çok yönlü politik yan olduğunu söyledi.

Çevirinin ilk bölümü geldiğinde anneannemin olağanüstü efsanesi canlanmaya başladı. Okuduğum Sabiha, kadınlar ve işçiler için kâğıt üzerinde vaat edilmiş hakları gerçek reformlara dönüştürmek için erkek egemen bir güç yapısına meydan okuyan korkusuz bir savaşçı olarak ortaya çıktı. Sertellerin ülkelerine ve özgürlüklerine mal olan yaşamı entrikalar, suikastlar, ihanetler ve en nihayetinde cesur bir idealizmle doluydu.

Annem babasının anılarını tercüme etmişti, ancak Roman Gibi‘nin çok politik olduğunu ve ilgimi çekmeyeceğinde ısrar ederdi. Soğuk Savaş’ın derinliklerinde, Amerika’da yetişen çocuklarını, demokrasi için verdiği savaşa rağmen anneannelerinin idealist komünist fikirlerinden korumaya mı çalışmıştı?

Gazeteciler anıları birer eylem çağrısı gibi okur. Sabiha Sertel’in anıları özgür basın için mücadele veren gazetecilere sesleniyor. Yayınevlerini, sağlıklarını, ülkelerini ve ailelerini kaybetmelerine rağmen anneannem ve dedem bilinçli seçmenlerden oluşan bir demokrasiye olan inançlarını hiç kaybetmediler.

Sabiha Sertel’in Bakü’de hastanede yattığı dönem, ölümünden çok kısa süre önce okul gezisi ile ABD’den Moskova’ya geliyorsunuz ancak anneannenizi göremiyorsunuz. Dedeniz ve teyzeniz sizi ziyarete geliyor. Anılarınızda o geziye ilişkin neler var?

Tia O’Brien: Amerika Birleşik Devletleri’nden bir lisenin Moskova gezisi alışılmışın dışında bir olaydı. 1968 yılıydı ve Sovyetler Birliği’nde üç hafta geçirdik. Bu sırada dedem Zekeriya ve Teyzem Yıldız’la Moskova’da buluştuk. Onları en son üç yaşımda görmüştüm. Sabiha seyahat edemeyecek kadar hastaydı, hasta halini ve fakir yaşam koşullarını görmemem için onu ziyaret etmemi istemedi. Akciğer kanserinin son evresinde olduğunu bilmiyordu. Birkaç hafta sonra öldü ve ben onu son kez görme, sesini duyma ve aklımdaki soruları sorma fırsatını kaçırdım.

Moskova’da Zekeriya ve Yıldız’ın Sovyetlere olan eleştirileri somutlaşmıştı. Türk pasaportları iptal edildi, orada “onur konukları” olarak kaldılar ancak Sovyetlerden başka bir yere seyahat edemiyorlardı. Zekeriya sınıf arkadaşlarıma Sovyet tarzı komünizmin başarısızlığını anlattı. Kendisini sosyal demokrat olarak nitelendirirdi ve bana bir kez “komünizm aptallar içindir” dedi. Ancak hem karısı hem de kızı idealist komünistlerdi. Sovyetler Birliği’ndeki yaşam onları acı verdi ve hayal kırıklığına uğrattı.

Kitap Türkçe bilmeyen ancak Türkiye siyasi tarihi ve basın tarihini merak eden okuyucu için önemli bir kaynak, nasıl tepkiler aldı? Kimlere ulaştı?

Nur Deriş: Sabiha Sertel’in otobiyografisi Roman Gibi İngilizce olarak The Struggle for Modern Turkey: Justice, Activism and a Revolutionary Female Journalist başlığığıyla I.B. Tauris-Bloomsbury Yayınevi tarafından Haziran 2019’da yayınlandı. Kitabın tanıtımı için Tia ile birlikte geçtiğimiz Ekim ayında New York’ta Columbia Üniversitesinde ve Londra’da SOAS’ta (School of Oriental and African Studies) Turkish Studies Bölümünde düzenlenen toplantılarda, English PEN ve SOAS’ın ortaklaşa düzenlediği ve Londra’daki Free Word Centre’da Maureen Freely moderatörlüğünde yazar Kaya Genç’in de katıldığı panelde yer aldık, ayrıca Londra’daki Türk ve Kürtlerin dayanışma merkezi DAYMER’de Aydın Çubukçu ile benim konuşmacı olduğumuz, Tan Morgül’ün moderatörlüğünde bir panel düzenlendi. Genelde akademik ve aydın çevrelerin ilgi gösterdiği, hem yurtdışında yaşayan Türkiyelilerin hem de Türkiye ile ilgili değişik kesimlerden insanların katıldığı ve ilgiyle izlediği etkinlikler oldu bunlar. Kasım 2019’da MESA’nın (Middle East Studies Association) 53. Yıllık Toplantısı New Orleans’de yapıldı. Orta Doğu üzerine yapılan çalışmaların, yayınların sunulduğu bu etkinlikte I.B. Tauris/Bloomsbury yayınevi de kitabın tanıtımı için bir davet düzenledi ve Tia O’Brien’ın konuşmacı olduğu bu etkinlik katılanlar tarafından ilgiyle izlendi.

Roman Gibi’de de anlattığı üzere Sabiha Sertel kadınların ezilmiş konumuna çok erken uyanmış ve mücadelesine de çok erken yaşta başlamış ancak basın gibi tamamen erkek egemen bir dünyada mücadele etmesi biraz tesadüf. Yeni kurulan Cumhuriyette ideallerini gerçekleştirecek fırsatlar bulamaması, Latife Hanım’ın kendisini desteklememesi, işsiz kalması ve en nihayet Zekeriya Sertel’in hapse girmesi onu inisiyatif almak mecburiyetinde bırakıyor. Büyük Mecmua’daki yazılarından derlenen Kadınlığa Dair kitabını da referans alarak Sertel’in bir feminist olmakla birlikte genel siyasi sorunlara daha fazla ağırlık verdiği, erkeklerin basın dünyasında ayakta kalmak için böyle bir yol seçtiği yorumunu yapabilir miyiz?

Nur Deriş: Sabiha Sertel’in “basın gibi tamamen erkek egemen bir dünyada mücadele etmesi biraz tesadüf” görüşünüze katılmıyorum, bu bir tesadüf değil. Toplumda hemen hiçbir meslek kolunun erkek egemen ortamdan muaf olmadığı bir dönemde Sabiha bu gerçekle çoktan yüzleşmişti. I. Dünya Savaşı sonrası işgal altındaki İstanbul’da Büyük Mecmua’yı yayınladıkları dönemde Zekeriya tutuklanıp, Büyük Mecmua’nın akıbeti konusunda endişeli bir Halide Edip “Şimdi dergi ne olacak?” diye sorduğunda iki kadın arasında geçen konuşma çok anlamlıdır:

“Ben çıkaracağım. İmtiyazı ben üzerime alıyorum.” Halide hanım tepeden tırnağa beni süzdü:

“Sen daha çocuksun” dedi.

“Yavaş yavaş büyüyeceğim.” diyen ve Bekir Ağa Bölüğü’ne gidip imtiyaz hakkını kendi üzerine geçiren bir Sabiha; Resimli Ay döneminde tekbaşına işleri üstlendiğinde ağabeyi Celal’in “Bu Babıali’deki kurtlar seni yerler” uyarısına rağmen “Hayır, ben çalışacağım, dergiler çıkacak” diyen bir Sabiha; II.Dünya Savaşı öncesi ve sırasında Babıali’deki Nazi taraftarı ve Turancı basın erbabının alçakça saldırılarına uğrayan ve faşizme karşı, barıştan yana yazıları nedeniyle defalarca aleyhinde açılan davalarda kendini savunan bir Sabiha var. Bu tutarlı izleği incelediğimizde bir kadın hakları savunucusunun ötesinde bir dava kadını olarak temayüz ediyor Sabiha. Bunca alçakça saldırıya maruz kalmasının altında hem kadın, hem solcu, hem de ‘dönme’ kökenli olması var. Ama o, sizin deyiminizle “erkeklerin basın dünyasında ayakta kalmak için”, feminist kimliğini öne çıkarmaktan çekindiği için siyasal sorunlara ağırlık veriyor değil. Kendi kadın kimliğinin, kadın hakları savunuculuğunun ötesinde bir hak savunucusu olduğu için kendi hayatını bize anlattığı halde kendini öne çıkarmamaya özen gösteriyor. Kızı Yıldız Sertel’in son yıllarında aile içinde anlattıklarından hatırladığım bir söz var: “Onun en mutlu olduğu anlar, muhalifleriyle mücadeleye tutuştuğu anlardı.”

Kitabın Can Yayınları tarafından yapılan 2015 baskısında David Selim Sayers Sabiha Sertel’i Tanıttığı giriş yazısında yazarın azınlıkların sorunlarını görmezden geldiğinin altını çizerken hemen ardından “Bugün yaşasaydı, bu konulardaki tutumunu herhalde ilk eleştiren kendisi olurdu” diyor. Yeni sosyal hareketlerle öne çıkan kimlik siyaseti ve sınıf siyaseti tartışmalarında Sabiha Sertel’i nasıl değerlendirmek gerekir?

Nur Deriş: Bugünün bilgisi ve bilinciyle dünü yargılamak ne kadar yersiz ise, dünün insanı bugün yaşasaydı ne düşünürdü kehaneti de o kadar yersiz. Sabiha’nın yazdıkları kadar yazmadıkları benim için de oldukça düşündürücü. Azınlıklar sorununu görmezden mi geliyordu gerçekten?

Sabiha ve Zekeriya 1915’te İstanbul’da evleniyor. Sabiha’nın nikâh şahidi, zamanın sacayağı muktedirlerinden Talat Paşa. Bu evliliği bir sosyal mühendislik projesi olarak gören İttihat ve Terakki, bir “dönme” kızının cemaat dışından bir Müslüman Türk erkekle evlenmesini muhafazakâr tabuların yıkıldığı ve eşit vatandaşlığın hâkim olacağı yeni kurulan toplum için bir örnek olarak gösteriyor. Ancak aynı muktedirler, İstanbul’da aynı yıl 24 Nisan’da bir gecede Ermeni toplumunun ileri gelen aydın, yazar, gazeteci ve sanatçılarını tutuklayıp yok ederek “büyük felaket”i başlatıyor.Bu konuda ne o sırada ne de daha sonra bir şey yazmamış olan Sabiha ve Zekeriya’nın bundan haberi olmaması mümkün müydü?  Bunu onaylamış olabilirler miydi? Yoksa haberdar oldukları ve onaylamadıkları halde bu konuda yazamadılar mı? Türkiye’deyken yazamadılar diyelim, peki daha sonra sürgündeyken?

İstibdada karşı mücadelenin canlı odağı Selanik’teki çocukluk yılları, 1912 Balkan harbi, Selanik’in kaybedilmesiyle 1913’te ailesiyle İstanbul’a göç etmesi, 1915’te Zekeriya ile evlenmesi, dolayısıyla 1915 olayları ve sonrası bu anlatıda yok.

1925’teki Şeyh Sait isyanına ise kitapta bir bölüm ayrılmış: “Bu isyan şeyhlerin, ağaların hazırladığı gericilik hareketi olduğu gibi, aynı zamanda bir Kürt bağımsızlık hareketi idi. Yargılama sıralarında ele geçen birçok vesikalar ve dış basında çıkan birçok yazılar, bu hareketin İngilizlerin kışkırtmasıyla geliştiğini gösterdi. Hükümet bu hareketi bir irtica hareketi olarak gösteriyordu. Bundan maksat, muhalefet eden gazeteleri susturmak, her çeşit tenkidi önlemek için bir bahane yaratmaktı.”

Sabiha’nın azınlıklar ve kimlik konularında Ermeni meselesine ya hiç değinmemesi, ya da Şeyh Sait isyanı vesilesiyle Kürt meselesine kısaca değinmesinin ardında başka bir sebep de aramak gerektiğini düşünüyorum. Zorunlu sürgünleri boyunca Serteller yurda dönme ümitlerini hep korumuşlardı. Bu dönüşü tehlikeye düşürebileceğini düşündükleri konulardaki görüşlerini yazmaktan özenle kaçınmış olmalılar.

Halide Edip’in yardımıyla Sertel’ler İstanbul’un işgalinin hemen ardından Amerika Birleşik Devletleri’ne gidiyorlar hatta Sabiha Hanım Columbia Üniversitesi’nde sosyoloji eğitimi görüyor. Zengin Amerika’yı keşfettiği halde Marx’la, Engels’le, August Babel’le ABD’de Tanışıyor. Örgütlenme konusunda uzmanlaşıyor hatta oradaki Türk ve Kürt işçilerle tek başına temasa geçiyor. Başka yazarlarla kıyaslandığında (örneğin Ahmet Emin Yalman) Sabiha Sertel’de aldığı eğitimin niteliği dışında hiçbir yerde Amerika övgüsü görmüyoruz. Aksine bambaşka bir siyasi yöne eviriliyor. Ekim Devrimi’nin yarattığı heyecan dışında sizce eğitimlerini bu şekilde yönlendirmelerinin sebepleri ne?

Nur Deriş: Genç Sabiha ve Zekeriya imparatorluğun çöküşü ve cumhuriyetin kuruluşu ile çığır açıcı bir dönemde yaşıyor. İstibdada karşı 1908 devrimine bizzat tanık olan bu gençlerin 1917 Ekim Devrimi’nden etkilenmemeleri mümkün mü? I. Dünya Savaşı yenilgisi ve işgal yılları, Kuvayı Milliye’ye katılımları bu ruhu perçinliyor. Amerika’da eğitim görme imkânı, zamanın ruhuyla birleşince, özellikle Sabiha’da belirginleşen bilinç sıçraması Marksizm’i benimsemesine yol açıyor. Sabiha “zengin Amerika”dan çok işçiler arasında yaptığı çalışma sonucu kapitalizmin amansız sömürüsünün hüküm sürdüğü bir Amerika’yı keşfediyor. Zekeriya ise sola yakın durmakla birlikte demokrat kişiliği ile temayüz ediyor. O her şeyden önce bir gazeteci ve özgür basının yılmaz savunucusu. Nitekim hem Amerika’ya hem de zamanın Sovyet tipi sosyalizmine karşı mesafeli ve eleştirel tutumunu tutarlılıkla sürdürüyor.

Sabiha Sertel tüm gazetecilik yaşamı boyunca basına yönelik sansür, gazetecilere uygulanan baskıların yanı sıra yeni rejimin sınıf hareketini bastırmak için kullandığı yöntemleri eleştirdi. Zaten yargılanma sebeplerinin pek çoğu bu eleştiriler nedeniyleydi. Yazılarının işçiler ve köylüler tarafından çok okunduğunu ve kendisine büyük bir destek olduğunu da sıklıkla vurguluyor kitabında. Resimli Ay’dan başlamak üzere işçi sınıfının desteğini alan yayıncılığın nitelikleri nelerdi? Bugün neden işçi sınıfının sesini duyuran ve büyük destek alan yayınlar yok?

Nur Deriş: Resimli Ay yepyeni bir yayıncılık anlayışıyla sadece işçi ve köylülere değil, geniş halk kesimlerine hitap eden bir dergi. Okuma yazma oranının düşük olduğu bir toplumda renkli ve resimli kapaklarıyla, resimli, karikatürlü, fotoğraflı sayfa düzeniyle, toplumun her kesiminin ilgisini çekebilecek konuları anlaşılır ve sade bir dille ele almasıyla erişimi kolay bir dergi. Bunun yanısıra dönemin kalburüstü yazar ve sanatçılarını mıknatıs gibi kendisine çeken ve ilkeli yayın anlayışından taviz vermeyen bir dergi. Daha sonra Tan da aynı çizgiyi sürdürüyor ve günlük gazete olarak tirajı en yüksek ikinci gazete oluyor. Birincisinin Cumhuriyet olduğu ve zamanında “sahibinin sesi” olarak temayüz ettiği hatırlanırsa Tan’ın başarısını bağımsız ve ilkeli gazeteciliği en geniş halk kesimlerine benimsetmesinde görebiliriz.

Roman Gibi’nin büyük bölümü İkinci Dünya Savaşı ve onun öncesinde yükselen faşizme karşı dergi ve gazeteler yoluyla verilen mücadeleye ayrılmış. Savaş sonrasında Sertellerin ne kadar haklı olduğu ortaya çıkıyor ancak dönemin faşizm destekçileri bunun bedelini ödemiyor. Turancılar ortada bir darbe girişimi olmasına rağmen altı yıla kadar hapis cezasına çarptırılıyor. Oysa Nâzım Hikmet ortada bir suç olmadığı halde 28 yıla mahkûm edilmiş. Benzer adaletsiz tutumlar tekrar ede ede bugüne gelindi. Bu bize Sabiha Sertel’in gözünden ülke siyasetine dair ne söylüyor?

Nur Deriş: Sabiha Sertel’in her dönemde kararlılıkla ve tutarlılıkla demokrasiyi savunduğunu görmek mümkün. Zamanın muktedirlerinde gördüğü demokrasiye aykırılıkları nasıl eleştiriyorsa sol içindeki tartışmalarda da keskin devrimci anlayışları gene demokrasinin değerlerine sahip çıkarak eleştiriyor.

4 Aralık 1945 Tan Baskını, basın tarihinin en vahim olaylarından biri. ABC Kitabevini, Tan Matbaası’nı La Turquie gazetesini yakıp yıkanların CHP’li siyasetçiler tarafından nasıl örgütlendiği en son çağrıyı da Tanin gazetesinde Hüseyin Cahit Yalçın’ın “Kalkın Ey Ehli Vatan” yazısıyla yaptığı biliniyor. Ancak işin ilginç tarafı Yalçın’ın da zamanında İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanmış olması yani basına yönelik baskılardan nasibini alması, bildiğim kadarıyla Tan Baskını’ndan birkaç gün önce Sertellerle karşılaştıklarında aralarında nazik bir selamlaşma dahi oluyor. Hüseyin Cahit Yalçın’ı ya da benzer mücadelelerden gelmiş başka gazetecileri ve siyasetçileri bu kadar kışkırtan ne?

Nur Deriş: Hüseyin Cahit Yalçın’ın o dönemde sadece gazeteci değil aynı zamanda CHP milletvekili olduğunu hatırlamakta yarar var.

Demokrat Parti’nin kuruluş aşamasında Celal Bayar Sabiha Sertel’e kendi seslerini duyurabilecek bir dergi çıkarmayı planladıklarını başında da kendisinin olmasını istediklerini söylüyor. Sabiha Sertel bir parti yayın organı olmasına karşı çıkarak bunu ancak içinde her görüşten yazarın olduğu bir demokrasi cephesi yayını olması ve bağımsız yayınlanması koşuluyla kabul ediyor. Daha ilk sayı yayınlanmadan Demokrat Parti ekibi desteğini aslında biraz ikiyüzlü biçimde çekiyor. Halide Edip de Celal Bayar’dan demokrasi beklenmemesi gerektiği uyarısını yapıyor. Bugün de benzer şekilde yeniden bir demokrasi / muhalefet cephesi kurulması gerektiği tartışmaları var ve basın da benzer şekilde baskı altında. Sabiha Sertel’in uğradığı bu ihanetten nasıl bir ders çıkartmak gerekiyor sizce?

Nur Deriş: 4 Aralık 1945 Tan olaylarını hazırlayan en önemli etmenlerden biri kurulmak istenilen demokrasi cephesi. II. Dünya Savaşı boyunca faşizme karşı kararlı bir mücadele veren Tan aynı zamanda o dönemin ülke içindeki savaş vurguncularına, Nazizm taraftarlarına da bayrak açmış bir gazete. Savaş sonrasında tek parti rejimine karşı yükselen muhalefetin sesi gene Tan. “CHP’nin Değişmez Genel Başkanı” ve “Mili Şef” sıfatlarıyla anılan İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanı olduğu tek parti rejimini tehdit eden parti içi muhalefet sesini duyurmak ihtiyacında. İşte bu ortamda Tan bu muhalefetin de yer alacağı en geniş demokrasi cephesinin kurulması amacıyla Görüşler dergisini yayınlıyor. Sabiha’nın “Zincirli Hürriyet” yazısının da yer aldığı Görüşler’in ilk sayısı aynı zamanda derginin son sayısı oluyor. Bu yayının derginin mürekkebi kurumadan faili malum eller Tan matbaasını yıkıyor. Buradan, en geniş demokrasi cephesi için kurulan ittifakların değişmez olmadığı ama “devlet aklı”nın eskilerin deyimiyle “Hikmet-i hükûmet”in değişmez olduğunu unutmamak gerektiği dersi çıkarılabilir.

Tan Baskını sonrası açılan davalar, Sertellerin yurt dışına çıkmak zorunda kalması, Nâzım Hikmet’in ölümünün ardından Bakü’de yaşadıkları kızı Yıldız Sertel’in “annem” kitabında anlatılıyor. Bu döneme ilişkin sol tarihi açısından bir hesaplaşma olması gerektiğini düşünüyor musunuz?

Nur Deriş: Sabiha Sertel yaşasaydı ve sürgündeki hayatlarını anlatmayı düşündüğü ikinci kitabı yazabilseydi bu dönemi nasıl değerlendirirdi bilemeyeceğiz. Ancak Yıldız Sertel’in hem Annem kitabında hem de ölümünden az önce yayınladığı Ardımdaki Yıllar kitabında yazdıklarından Sovyet ülkelerinde yaşadıkları hayal kırıklıklarını sezebiliyoruz. Gerçi Sabiha da Yıldız da TKP üyeliklerini asla dillendirmiyorlar ama TÜSTAV’ın yayınladığı belgelerden parti içi muhalefetteki tutumlarını öğrenebiliyoruz. Bu anlamda, “kol kırılır, yen içinde kalır”

Son olarak, yurtdışında yaşayan insanlar, özellikle kadınlar, kadın gazeteciler bu kitaptan ne öğrenebilir? Size geri bildirimler nasıl?

Tia O’Brien: Sabiha’nın anıları gerçeği söyleyen meydan okuyan gazetecilerin kolayca susturulmadığını veya unutulmadığını kanıtlıyor. Bugün kadınlar için bir rol modeli olmaya devam ediyor: Sindirilmeyi reddeden, erkek egemen toplumda bariyerleri kıran bir anne.

Anılarının genişletilmiş tercümesi olan bu kitap ve yeni Türkçe basımı beklenmedik bir şekilde satılmaya başladı. Sabiha’nın destanı ölümünden onca yıl sonra neden hala yankı buluyor? Mirası nesilden nesle konuşuluyor ve güncelliğini koruyor. Kitabın yayınlanma sürecine destek veren gazeteci Ezgi Başaran, “Sertel’in anıları gazeteciler, ifade ve basın özgürlüğünü dert edinenler için güncel dersler içeriyor” yazdı.

Serteller tarihin tekerrür eden döngüsünün tehlikesini anlamışlardı ve sonuçlarını önceden haber vermişlerdi. Sabiha’nın anılarını yazdığı Bakü’deki sıkışık ve karanlık daire ile Marmara denizine bakan efsanevi villası tam bir tezat oluşturuyordu. Sürgünde geçen 18 yıldan sonra, Türkiye’ye dönme umudu kalmamıştı. Devrimci bir kadın gazeteci olarak iftiraya uğramış, sansürlenmiş, yasaklanmış, cezaevine konmuş ve en sonunda da sürülmüştü. Yine de yazdığı hikâye daha iyi bir ülke ve daha iyi bir dünya için önüne geçilemeyen bir umut, dünyanın her yerinde doğruyu söylemek için mücadele veren, baskı altındaki gazeteciler için bir mesaj taşıyordu: Sizi susturmaların asla izin vermeyin.

[1]“The Struggle for Modern Turkey: Justice, Activism and a Revolutionary Female Journalist” [Modern Türkiye İçin Mücadele: Adalet, Aktivizm ve Devrimci Kadın Gazeteci] hakkında daha fazla bilgi için: https://www.bloomsbury.com/us/the-struggle-for-modern-turkey-9781788313575/

Bu söyleşi, Tia O’Brien ve Nur Deriş’le ayrı ayrı olarak ve mail yoluyla yapıldı.

HÜZÜNLERİMİZ, SEVİNÇLERİMİZ, ACILARIMIZ ORTAK: ÇIN SABAHTA!

SÖYLEŞİ: KÜBRA YETER

Nezihe Meriç’in 1984 yılında kaleme aldığı bir oyun Çın Sabahta. Sabahın en erken anı, gün atar atmaz gelen vakit demektir. Belki de “sabah olsun hayrolsun”un sesidir, kim bilir…

Devamını Oku

KIVANÇ SEZER: KÜÇÜK ŞEYLER POLİTİK BİR FİLM

2016 yılında 51. Karlovy Vary Film Festivali’nin ana yarışmasında ilk uzun metraj çalışması olan Babamın Kanatları ile izleyici karşısına çıkan yönetmen Kıvanç Sezer sonrasında birçok ulusal film festivalinde aldığı ödüllerle dikkat çekmişti. Üç yıllık bir aradan sonra sinemaseverler ile buluşmaya hazırlanan Kıvanç Sezer, yeni filmi Küçük Şeyler‘in hem yönetmenliğini hem de senaristliğini üstleniyor. Küçük Şeyler de 54. Karlovy Vary Film Festivali’nde dünya prömiyerini gerçekleştirdikten sonra ulusal ve uluslararası film festivallerinden ödüller ile ayrıldı.

Buket Demir’in Kıvanç Sezer ile Söyleşisi

Devamını Oku

BURHAN KUM: BELLİNİ RÖNESANSI ÇAĞIRIYORDU

Egemenin mürekkebiyle şekillenen tarih yazımı belki de en çok bu coğrafya için  yaşanmışlık engebelerinde tökezledikçe unutturmaya tutunuyor. Günümüzde olsa sayfa sayfa övünç kaynağı olurdu da diyemeyeceğim ama, basınımızın hâli malum, Bellini gibi döneminin en önemli sanat dehalarından birisinin, belki de birincisinin İstanbul’a gelişi de bu unutturma sopasıyla tarih yazarları tarafından savrulanlardan.Ardında bıraktığı Fatih Sultan Mehmet resmi de kimilerince pek makbul görülmüyor zaten. Ne de olsa zamanında aşılamamış ve hala kabullenilememiş  bir bilinç sıçrama eşiğinin izi sayılabilir Bellini’nin ayak izi..

Can Deniz Eraldemir’in Burhan Kum ile Söyleşisi

Devamını Oku

SELAHATTİN DEMİRTAŞ: HAPİSHANEYİ ALT ETMENİN YOLU: YAZMAK!

KÜBRA YETER

 

Üç yıl. Selahattin Demirtaş’ın helikopterle Edirne’ye “götürüldüğü” gecenin üzerinden yaklaşık üç yıl geçti. Davalarını dikkatle takip ettik, açıklamalarını dinledik, zaman zaman ketıl’la haberleştik. Bu süre zarfında siyasi kimliğinin yanı sıra Demirtaş’ın resimleri ve kitaplarıyla tanıştık.

Önce Seher’le edebiyatın zilini çaldı, sonra Devran’la selamladı okurlarını. Yarattığı tüm karakterler bizlerin arasındaydı; Temizlikçi Nazo’yla her gün yolda karşılaşıyorduk mesela, ara sıra Diyarbakırlı Serhan cebinde Sultan Reşat’ın torunuyla bizlerin semtine de uğrardı. Demirtaş özenle kurmuştu bu hikâyeleri, belki de Ahmed Arif’in “Bu zindan, bu kırgın, bu can pazarı/ Macera değil/ Sardığım toprağımın altın sabrıdır.” dizelerinde gizlediği o yaşama sarılma ve mücadele inadını gösterme şekliydi. İstedik ki hâkimler, savcılar şöyle bir dursun biz edebiyat üzerine konuşalım, dertleşelim.

Selahattin Demirtaş’ın aramıza dönmesini, Ekim sayısı röportajımızı karşılıklı çay içerek değerlendirmeyi beklerken heyecanımız keyfiyetin sevimsizliğinde, yargının soğuk nefesinde kayboldu ama umudumuz baki.

Devamını Oku

CENK DOST VERDİ İLE SAHNEDEN HAPİSHANEYE

Sanat ekonomik, kültürel ve siyasal yaşamımızın bir parçasıdır.  Bu yüzden de iktidarlar sanatı ellerinden bırakmamak ve kontrolü altında tutmak isterler. Tiyatro da sanatın bir parçasıdır: İnsanı insana insanla insanca anlatma sanatı. Memet Fuat, “Tiyatro, oyun sanatı, dinden de eskidir.”[1] der. Bu yüzden gücü elinde tutanların en çekindiği, sansürlediği, engellemeye çalıştığı bir daldır. Çünkü tiyatro korkusuzca anlatır: ama sessiz ama sözle.

SÖYLEŞİ: KÜBRA YETER

Devamını Oku

KIVANÇ YİĞİT: ÇİZGİ ROMANDA SÖZSÜZ KURAL, MÜESSES NİZAMIN YENİDEN KURULMASI

Çizgi roman kültürü sizin için ne ifade ediyor? Bundan 10-15 yıl önce cevabı “hiçbir şey” olacak kişiler için bile bu sorunun yanıtı bugün artık daha zor. Özellikle de işin içine bu kültürden türemiş sinematik evrenlerin girmesiyle. Yeni e olarak bu konuyu tartışmayı gündemimize aldığımızda, aklımıza gelen ilk isim çizgi roman dünyasının içinde büyümüş bir akademisyen olan Kıvanç Yiğit Mısırlı oldu. İstanbul Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Siyasi Tarih Anabilim Dalı’nda araştırma görevlisi olarak çalışmalarına devam eden Mısırlı çok küçük yaşlardan beri sıkı bir çizgi roman okuru. Mısırlı’nın akademik çalışmalarının başlangıcı sayılabilecek lisans tezi de yine bu konu üzerine: “Yeni Düzen ve İkinci Dünya Savaşı Boyunca ABD’de İdeolojik Hegemonyanın Sağlanmasında Çizgi Romanların Rolü”.

SÖYLEŞİ: FERHAT SARI

Devamını Oku

YAĞIZ SENEM: KAYRA İLE TÜRKÇE RAP’TE STORYTELLING VE REALİZM ÜZERİNE

90BPM’in kurucularından Onur İnal yani rap severlerin tanıdığı ismi ile Kayra, Türkiye’de “storytelling” denilince akla ilk gelen isimlerden biri. Onu Türkçe rap icra eden diğer birçok isimden ayıran ise sadece hikâye anlatıcılığı yapması değil. Ölümsüz kral ve kraliçelerden ziyade işinin başında, sıradan ölümlülerin hikâyelerini anlatması. Bunu yaparken akıllıca kullandığı söz sanatları ile belirli eylem ve olgular arasında analojiler kurması, satır aralarına yerleştirdiği imgeler ile anlatımını kuvvetlendirmesi… Yani bir anlatı olarak rapin, MC’ye ve dinleyiciye sunduğu edebi ve düşünsel derinliği yakalama fırsatı sunması. Böylelikle lümpen hazların güzellendiği, cinsiyetçi vurguların yaygınlaştığı, MC’lerin birbirlerini çelmeleyip, dirsekleyerek var olmaya çalıştığı mevcut rap kültüründen iğreti olanlar için alan açması. Kayra ve onun şarkıları için söylenecek çok söz var ancak biz Kayra adına konuşmak yerine Kayra ile konuşma fırsatı bulduk, biraz da dertleştik. Keyifli okumalar…

SÖYLEŞİ: YAĞIZ SENEM

Devamını Oku

SERKAN YÜKSEL: GEÇMİŞ, İNSANLIK İÇİN ÇOĞUNLUKLA KARA BİR LEKEDİR.

Tarih, toplum ve bireyin çok katmanlı yapısı içine kendi dinamik ifade biçimlerini yaratan bir sanatçı olarak Serkan Yüksel ile sanat evrenini konuştuk. Yüksel’in “unutmamayı” benimseyerek sosyal ve bireysel hafızayı canlı tutmayı amaçlayan işleri yalanın sınırları içinde kalmayı kabullenmemeye, adım atmaya ve yeniden düşünmeye davet ediyor. Ayrıca sanatçının Sert Bir Rüzgâr Dolaşıyordu Meydanı başlıklı son kişisel sergisi geçtiğimiz ay Karaköy X-ist Galeri’de ziyaretçilere açıldı.

SÖYLEŞİ: ALİ KARATAŞ

Devamını Oku

ZEHRA ÇELENK: GELECEK BAŞIMIZA GELECEK DEĞİL BİRLİKTE İNŞA ETTİĞİMİZ BİRŞEY

Zehra Çelenk’in Gazeteduvar’daki yazıları ile tanışalı iki yılı aşkın bir zaman olmuş. İlk okuduğumuz andan itibaren bizi yavaş yavaş içine çeken, ruh ve düşünce dünyamızda tatlı tatlı oynamalar yaratan yazılar bahsettiğimiz… Artık her hafta merakla, acaba durgun gölümüze hangi çakıl taşını atacak diye bekliyoruz.

SÖYLEŞİ: ZELİHA GÜREL

Devamını Oku