Category

Yazılar

YAPRAK DAMLA YILDIRIM: GELENEKTEN YANA DEĞİLİM

1-Şiirim ilk kez Varlık dergisinin 2014 Eylül sayısında yayımlandı. O gün ve bugün arasında şiir ortamı kıyası yapabileceğimi sanmıyorum; çünkü dört sene, böyle bir karşılaştırma için oldukça kısa bir zaman. “Tarih” olamayacak denli yakın bir tarih yani… Kaldı ki bizler şiir hayatının başında şairleriz. Bu türden kıyaslara kalkışmak için en az bir kuşağın değiştiğine şahitlik etmemiz lazım gelir önce. Değişimin doğasını değişimin içinden tanımamız gerekir.

2-Kim darılır, kim gücenir bilemem; ancak ben gelenekten yana değilim. Gelenek saplantısını milenyumun hızına, kırıklı yapısına, öncesiz ve sonrasızlığına uygun bulmuyorum. Sadece Türkçe edebiyatta değil dünya edebiyatlarında da geleneğe bakışım bu yönde. Geleneği bütünüyle yok saymaktan bahsetmiyorum; onu olduğu gibi, olduğu yerde, olduğu şekilde algılamaktan bahsediyorum. Geleneği yeniden üretme sevdasına kapılmamaktan… Bunun bir manası da getirisi de yok çünkü. Şiirimin kaynağıysa bugün… Bugün ne yaşanıyor, yaşanmış şeyler nasıl anılıyor, bu yaşananlar nasıl anlatılacak? Zamansallığı böyle “bugün” üzerinden kurmak lazım sanırım. Bugünün şairleri olarak bugünü bugüne uygun yazmayacaksak neden şiir yazalım?

3-Bu konuda biraz “bilmiş bilmiş” konuşacağım, mazur görülsün. Çünkü önce edebiyat, ardından da eleştiri üzerine eğitim aldım ve ihtisasım gereği bu türden bir yorum yapmaya epey yetkin hissediyorum kendimi: Türkiye’de edebiyat eleştirisi çok ilkel kalmış bir alan. Özellikle şiir eleştirisi… Eleştirmenlerin -yahut eleştirmen olmak isteyenlerin, Türkçe edebiyatın dışına çıkıp eleştirinin çağdaş örneklerini incelemeleri şart… Mevcut durumda nitelikli şiir eleştirisi yok denecek kadar az. Olanların bir kısmı geriye dönük eleştiriler, yani önceki kuşakların şiirleri hakkında incelemeler; kalanlardaysa durum vahim. Yeni çıkan şiir kitaplarına yönelik eleştiriler ya kitap tanıtım yazısına dönüyor ya da kişilerin birbirleri hakkında olumlu ya da olumsuz -fakat muhakkak şahsî ve öznel- görüşlerini “şiir eleştirisi” kisvesiyle dayatmalarıyla sonuçlanıyor. Bu yüzden hayır, dönemin şiiri veya şairlerini merkeze alan eleştirmenlerden ve dolayısıyla nitelikli eleştirilerden bahsetmek maalesef mümkün değil.

4-Ben temelde şair, öykücü, roman yazarı ayırmaksızın herkesi edebiyatçı olarak görüyorum. Bizim işimiz edebiyat: edebiyat eseri üretmek, bu kadar… Her düşüncenin, duygunun, durumun gereksindirdiği bir söylem biçimi var. Edebiyatçının yapacağı şey; anlatmak istediği şeyi, dilin imkânları dâhilinde, o anlatının doğasına uygun biçimde aktarmak. O yüzden şairlerin öykü yazmaya yönelmesine dair bir tespiti değerlendirmem tanımlarım itibariyle mümkün gözükmüyor. Neyi nasıl anlatması gerekiyorsa öyle anlatmalı edebiyatçı. Okur şiirden ziyade öyküyü tercih ediyorsa şayet, bu da aynı şekilde okurun hangi anlatıyı hangi araçla alımladığı ve alımlamayı tercih ettiğiyle alakalı bir durum olsa gerek. Yayıncılara gelirsek, onların eğilimleri de elbette okurun ilgisine paralel şekillenecektir; okur öykü istiyorsa, yayıncının öyküye ağırlık vermesi normaldir. Ancak okura ve yayıncılara dair söylediklerim bütünüyle akıl yürütme ürünü, gerçekte şiirden öyküye bir yöneliş olup olmadığına dair bir genelleme yapmam olanaksız. Bu konuda şahsen bir araştırmam yok. Başkasının araştırmasına da rastlamadım. Bu durumda kesin çizgilerle konuşmak yok yere ahkâm kesmek olur.

Soruşturma: Gözetim çağında şiir

Görmenin, görülmenin özetle tesadüf etmenin çoğaldığı bir zamanda şiirden konuştuğumuzda nerede dururuz? Sorunun cevabı ardışık sorular üretmekle verilebilir fakat bizi vardırdığı temel yer gelişen teknoloji karşısındaki duruştur. Yüklem, daha şimdiden bizi bir yerlere davet ediyor görünmekle birlikte sanıyorum o kadar da kolay bir durum değil, karşı karşıya olduğumuz. Teknik üretilebilirlik çağında (W. Benjamin) teknolojinin, sıradan bireyin bu zamana kadar ortaya çıkaramadığı, çıkarmaya çalıştığında bir takım engellere maruz kaldığı düşünce ve ideallerini arzu ettiği şekilde dolaşıma sokabildiği kanalları demokratikleştirdiği bir gerçek. Her bireye uzatılmış bir mikrofon ve bu mikrofonla dolaşıma giren kakafoni; dinlememenin, kulak kesilmemenin öfkesi, can sıkıntısı, başkasına yüzünü dönmemenin utancı…

Devamını Oku

Yüz yıllık savaş

Bruegel, 30 Yıl Savaşları’nın öyküleriyle büyüdü. Yaşadığı dünya 100 Yıl Savaşları’nın işaretlerini veren sayısız çatışmayla doluydu. Görünüşte, Protestanlarla Katolikler savaşıyordu, ya da İngilizlerle Fransızlar… Krallar, hanedanlar, feodal efendiler, irili ufaklı yüzlerce savaş içinde hepsi birbirine girmişti. Bruegel görünüşe aldanmadı. Bir afiş, bir bildiri olarak kabul edebileceğimiz gravürünü, Para Keseleriyle Kasaların Savaşı olarak adlandırdı. 1570 yılında basılan bu gravürün altına Felemenk dilinde “Bütün bu savaş ve kavga, hepsi para ve mal için” yazmıştı.

100 Yıl Savaşları gerçekte 116 yıl sürdü. İngiltere onu bitirdikten iki yıl sonra, Güller Savaşı denilen ve 30 yıl süren bir iç savaşın yangınına düştü. Yüzlerce yıl boyunca İngiltere, Fransa, Habsburglar, İspanya, Hollanda, irili ufaklı prenslikler, krallar, kral olmak isteyenler aralarındaki uzun kısa, büyük küçük savaşlarla Avrupa’ya nefes aldırmadı. Fransız Devrimi’nden sonra, “Devrim Savaşları” adıyla Fransa Avrupa’nın fethine çıktı. Ardından, Napolyon Dünya İmparatoru olarak Devrim Savaşları’nı sürdürme hayaline kapıldı. “Napolyon Savaşları” başladı. Bütün bu savaşlar boyunca, Avrupa’nın diğer devletleri kendi aralarında Fransa’ya sonra da bizzat Napolyon’a karşı ittifaklar kurdular.

Devamını Oku

Şehadet kültü ve militan bellek: ‘Savaş devrim demektir’

1914 yazının o zamanların en güzel yaz mevsimi olduğu söylenir. İnsanlar mesire yerlerine akın etmiş, sayfiye yerleri dolmuş taşmış, hemen her yer ve fırsatta kır eğlenceleri, geziler… Neşeli, tatlı bir rehavet hali her köşeye hâkim. 1914’ün Haziran ve Temmuz ayları gerçekten böyle miydi bilinmez elbet. Muhtemelen 1914 yazına bol keseden düzülen methiyeler, savaşla yitip gitmiş olan o eski dünyaya dair sonradan duyulan özlemin bir ifadesinden başka bir şey değildir. 1914 yazı, her güzel şey gibi, kısa sürer. Ağustos ayının başında savaş başlar. Başlangıçta milliyetçi coşku hâkimdir. Hemen herkes sonbahara, bilemediniz Noel’e kadar sürecek hızlı, tantanalı kahramanlık hikâyeleriyle, bando-mızıka ve madalyalarla süslü bir savaş beklemektedir. Hayatın akışında belki sert ama illa ki kısa sürecek bir kesinti, gündelik hayatın sıradanlığına biraz heyecan, biraz hareket katacak bir hadise olarak görülür belki savaş. Devrimci sendikacı ve 1920’de Komünist Parti kurucularından olan Willie Gallacher anılarında İngiltere’deki savaş heyecanını şöyle aktarır: “Bir savaş ne berbat bir cazibe halini alabilir. O vahşi heyecan, harika bir macera yanılsaması, işçi sınıfı hayatının ölümcül yeknesaklığında gerçek bir kırılma! Savaşın ilk günlerinde binlerce insan, herhangi bir ‘vatan aşkı’ ya da yüksek bir ‘yurtseverlik’ hissiyle değil, önlerinde uzanan yeni, tuhaf ve heyecan verici hayat nedeniyle orduya katılmıştı.”

Oysa, amiyane tabirle, kazın ayağı öyle değildir. Savaşın başındaki milliyetçi şişinme ve coşkunun yerini dünyanın gördüğü ilk topyekûn savaşın dehşetine bırakması çok zaman almaz. Daha ortada ikincisi yokken ‘Büyük Savaş’ diye anılan kıyam başlamıştır ve dünya bir daha eskisi gibi olmayacaktır. Aynı Gallacher aynı insanlar hakkında şöyle yazar: “Az zaman sonra, onca ızdırabı, pisliği ve dehşetiyle o korkunç mezbahanenin gerçekliği, o kaygısız gençleri ümitsizliğe ya da deliliğe sürükledi.”

Bizde ‘Cihan Harbi’ diye anılan emperyalistler arası paylaşım savaşı, sanıldığının aksine, Arşidük Ferdinand’ın bir suikaste kurban gidişinin ardından öyle beklenmedik bir biçimde patlak vermiş filan değildi. Savaşa karar alıcı konumda olanların (Christopher Clark’ın son dönemde çok popüler olmuş kitabının başlığındaki ifadeyle) ‘uyurgezerliği’, yol açmış filan değildi. Yüzyılın başından itibaren Fas’tan Çin’e, İran’dan Balkanlara bir dizi uluslararası kriz, yaklaşmakta olan bir ‘büyük’ savaşın işaretlerini zaten veriyordu. Britanya’nın uluslararası sistemdeki pozisyonunun zayıflamaya başlaması ve ona rakip güçlerin ortaya çıkması daha kırılgan, rekabetçi ve dolayısıyla da daha askerileşmiş bir uluslararası durum anlamına geliyordu. Tam da bu nedenle, II. Enternayonal çatısı altında örgütlenmiş sosyalist hareket, uluslararası kongrelerinde, muhtemel bir savaş karşısında farklı ülke işçi sınıflarının nasıl tavır alması, hangi taktikleri izlemesi gerektiğini canhıraş tartışıyordu.

Bu hazırlık faaliyetinin verdiği güvenle olacak, Fransız işçi hareketinin simge ismi Jean Jaurés, 1914 baharında bir arkadaşına şöyle yazıyordu: “Üzülme. Sosyalistler görevlerini yapacaklardır. Dört milyon Alman sosyalist ayaklanacak ve eğer Kayzer savaş başlatmak isterse onu idam edecektir.” Birkaç ay sonra savaş çıktı. Kimse isyan etmedi. Jaurés’in bütün iyimserliğine rağmen sosyalistler 1914’te savaşı engellemeye çalışmadı. Enternasyonal çöktü. 1909 yılında muhtemel bir savaşa karşı işçi sınıfının yanıtının ne olması gerektiğine dair “savaş devrim demektir” diye yazan Sosyal Demokrasinin fikri önderi (“Marksizmin papası”) Karl Kautsky, şimdi “Enternasyonal savaş zamanında etkili bir araç olamaz; o esasında bir barış zamanı aracıdır” diyordu. Sonuçta Fransız sosyalist ve sendikalistlerinin önemli bölümü, ‘Alman militarizmi’ karşısında savaşa dahil olur. Alman sosyal demokratlarının ezici çoğunluğu da ‘Rus despotizmi’nin karşısında savaşı destekler. Emperyalist bloklaşmada taraf olunmasının bedeli ağırdır. İşçi sınıfı hareketi belki de tarihinin en büyük yenilgisiyle karşılaşır. Alman işçileri Jaurés’in dediğini yapıp ayaklanarak Kayzer’i defettiklerindeyse savaşın başlayalı dört küsür yıl olmuş, iş işten geçmiş, Jaurés milliyetçilerce katledilmiş, milyonlarca insan da hayatını çoktan kaybetmişti.

KOLEKTİF BİR KASAPLIK ÖRNEĞİ!

Birinci Dünya Savaşı, dünyanın o zamana değin şahit olmadığı ölçekte kitlesel, örgütlü ve kolektif bir kasaplık örneğiydi. Dünyanın en büyük devletlerinin iktisadi-sosyal tüm güçlerini seferber ettikleri savaşta yaklaşık on milyon asker ve yedi milyon sivil hayatını kaybeder.  7 milyon insan sakat kalır, 15 milyon insan ağır yaralanır. Savaş sonucunda Almanya erkek nüfusunun yüzde 15’ini, Fransa yüzde10’unu, Avusturya-Macaristan ise yüzde 17’sini yitirmiştir. Bunlar sayılar, sadece rakamlar elbet. Büyük Savaş’ın özellikle Avrupa’da yarattığı yıkımı, açığa çıkardığı modern-medeni barbarlığı rakamlara sıkıştırmak göründüğü kadar kolay değil. Birinci Dünya Savaşı, uygarlığın katettiği ilerlemeye dizilen methiyelerin beyhudeliğini, barbarlığın daha modern ve cinai kılıflarla hazır ve nazır olduğunu göstermekle kalmıyor, 20. yüzyılın kalanına damgasını vuracak başka felaketlerin de kapısını aralıyordu.

Savaşın bu bilançosu elbette direnişi kışkırtır. “Savaş” diye yazar Troçki hatıratında, “ilk zamanlarda, ortalığın toza dumana boğulduğu anlarda, göze tek tutunulacak dal gibi görünen devlet gücünü pekiştirir, bu gücü savaşın bile yıkamayacağı sanılır.” Ancak bu durum yanıltıcıdır, geçicidir. Troçki şöyle devam eder: “Seferberlik, milliyet ve sınıf çatışmalarını ortadan kaldırmıştır. Ama bu tarihin tanıdığı geçici bir süredir; bir çeşit politik moratoryumdur. Senetler protesto olmuştur, ama gene de muhakkak ödenmeleri gerekecektir.” Daha savaş sona ermeden o senetlerin ödenmesi gündeme gelir. Avrupa’nın dört bir yanında grevler, asker isyanları baş gösterir. 1917’de Fransız ordusunda öyle şiddetli isyanlar baş gösterir ki Batı Cephesi’nde savaş bir ara neredeyse sona erer.

Zaten savaşa son veren de devrim olur; 1917 yılının Şubat’ından Ekim’ine uzanan süreçte Rusya’da ve 1918 Kasım’ında Almanya’da patlak veren devrimler. Devrim savaşın tek ve gerçek antiteziydi. Savaş ve devrim arasındaki bu karşıtlık ilişkisi devlet erkânının iyi bildiği bir şeydi. Daha Büyük Savaş’tan önce, Ocak 1904’te, Rus İçişleri Bakanı Vyacheslav Plehve, devlet erkânıyla bir teatisi esnasında,“bir devrimden kaçınmak için küçük, muzaffer bir savaşa ihtiyacımız var” diyordu. Bilindiği üzere, Japonya ile savaş Plehve’nin beklediği gibi gelişmemiş, Mançurya’da pirince gidilirken Petersburg’da kaçınılan o devrim patlak vermişti. I. Dünya Savaşı denen ve bir an için muktedirleri devrim belasından kurtardığı sanılan kasaplık da devrimle sonlanmıştı.

Oysa günümüzde savaş adeta unutulmuş, 20. yüzyılın tüm insani trajedilerinden, ‘aşırılıklarından’ ve ‘barbarlığından’ sorumlu tutulan devrim olmuştur. Devrimin belleğini hoyratça tasfiyeye yönelen huruç hareketi, devrimi insanlığın ‘normal’ tarihsel seyrini akamete uğratan kriminal bir anomali olarak damgalamak peşindedir. “Komünizmin suçları” bahsini iştahla açarak ezilenlerin geleneğini sanık sandalyesine oturtma heveslisi bu bellek tasfiyecileri, iş “kapitalizmin suçlarına” gelince sus pus olmaktadır. Daha açıkça ifade edelim: Şubat devrimi savaşın 135. haftasında patlak vermişti. Ekim devrimi ise savaşın 170. haftasında cereyan eder. Aradaki iki yüz elli günde devrim Rusya’sının siyasal çalkantılarında yaklaşık iki bin beş yüz kişi hayatını kaybederken devam eden savaşta bir buçuk milyon insan daha ölecektir. Günümüzdeyse devrim bir şiddet patlaması ve aşırılık olarak yaftalanırken savaşın sebep olduğu trajedi normal sayılmakta, hatta bir kahramanlık destanı olarak anılabilmektedir.

Devrimle savaş arasındaki karşıtlık ilişkisi tersinden de geçerlidir. Yani savaşın tekerrürü de bu kez devrimin gerçekleşememesinin, yarıda kalmasının ürünüydü. Avrupa’da, özellikle de Almanya’da beklenen devrimlerin başarıya ulaşamaması neticesinde Sovyet devriminin yalıtılması ve geri çekilmesi sonucu, dünya yirmi küsür yıl içerisinde yeni bir kan denizinin eşiğine gelecektir. Bu bakımdan Nasyonal Sosyalizmin kuruluş eyleminin ve dolayısıyla da ikinci “Büyük Savaş”ın yolunu açan gelişmenin Alman devriminin bastırılması olduğunu söylemek hiç de anakronizm olmayacaktır. Walter Benjamin’in her faşizmin yenilgiye uğramış bir devrime delalet ettiği minvalindeki belirlemesine uygun olarak Nazizmin ancak yenilen devrimin bıraktığı boşlukta yükseldiği söylenebilir. Dahası var: Devrimin iki amblematik figürü Luxemburg ve Liebknecht’i katleden ve I. Dünya Savaşı’nın hemen ardından Almanya’daki devrimci yükselişin sindirilmesinde kullanılan eski askerlerden oluşmuş Freikorps çeteleri, aynı zamanda Alman genelkurmayının Baltık’ta sovyet devrimine karşı yürüttüğü askeri harekâtlarda da başroldedirler. Bu bölgelerde kitlesel kıyımlara ve vahşete başvuran ve Weimar Çumhuriyeti’nin soldaki ‘düşmanlarını’ yok etmesinde çok işlevli olmuş Freikorps, gerek uyguladığı vahşet ve bu vahşetin oluşturduğu antikomünist ve antisemit kültürle, gerekse de Nazi hareketine sağladığı kadrolarla nasyonal sosyalizmin gelişiminde önemli rol oynayacaktır. Freikorps ile II. Dünya Savaşı’nda özellikle Doğu Avrupa’da kitlesel kıyımlara imza atacak Nazi özel operasyon gücü Einsatzgruppen arasındaki devamlılık aşikârdır. İşte bu anlamda da devrimin bastırılması ile Nazi rejimi ve savaş arasında doğrudan bir bağ mevcuttur. Devrimin gecikmesi nasıl geçen yüzyılın ilk topyekûn savaşına sebep olmuşsa, devrimin yenilmesi ya da tecrit olmasıysa ikincisinin yolunu açmıştır.

ŞEHADET KÜLTÜ

Malum, bu Kasım ayı savaşın (hatırlatalım: devrimle) sona ermesinin 100. yıldönümü… Aslında Büyük Savaş’a dair “sene-i devriye” törenleri bizde bilhassa son dönemde bir hayli popüler. Önce Çanakkale ve yakın zamanda da Sarıkamış ve ‘unutturulmuş zafer’ Kutül Amare, milliyetçi böbürlenme vesilesi olarak gündeme geliyor, debdebeli törenler düzenleniyor. Bu törenleri masum anmalar olarak değerlendirmekse en yumuşak tabirle saflık olacaktır.

Bu hususta bir hatırlatma elzem: Askeri mezarlıkların veya büyük muharebelerin gerçekleştiği alanların ulusal hac ziyaretlerinin gerçekleştirildiği birer mabede, ‘sıradan askerin’ kutsandığı bir türbeye dönüşmesi, daha ikincisi gerçekleşmemişken “Büyük Savaş” olarak anılan I. Dünya Savaşı sonrasında gerçekleşir. Özellikle de Almanya ya da İtalya gibi savaştan yenik veya ‘tatminsiz’ çıkmış ülkelerde bu yeni savaş ilahiyatı ve onun ritüelleri militarist sağın temel bir mobilizasyon aracı haline gelir. ‘Şehadet kültü’, yani savaşta ölenlerin kutsanarak ulusun azizlerine dönüştürülmesi savaş sonrası Alman milliyetçiliğinin Nazi döneminde zirveye varacak temel motiflerindendi. Savaş hatırası ve kutsallaştırılmış ‘savaş deneyimi’ üzerine bir tekel oluşturmaya soyunan militarist sağ, böylece askeri boğazlaşmayı meşrulaştırıyor, hatta doğallaştırıyordu. Askerlerin azizlere, ölenlerin şehitlere dönüştürüldüğü ‘şehadet kültü’nün bir kutsallık halesiyle çevirdiği savaş, ulusu takdis eden kurucu bir deneyim olarak tanımlanmış oluyordu. Nazi döneminde bu militer teoloji milliyetçi ajitasyon ritüellerinin baş köşesine yerleştirildi. “Ölüler kalesi” denen (Totenburgen) abidevi askeri toplu mezarlardan Hitler zamanında çok sayıda inşa edildi. Bu ulusal mabed alanları ve onların etrafında gerçekleşen ayinler, Nazilerin emperyalist rövanşizmini meşrulaştırıp popülerleştiren temel mekanizmalardandı.

Türkiye’de bu savaş ilahiyatının merkezi noktalarından biri hep Çanakkale oldu. Bilhassa son yıllarda Çanakkale’nin bir ulusal askeri hac yeri haline gelmesi için (devlet-özel sektör işbirliğinde) yoğun bir çaba sarfedildi. Son yıllarda Sarıkamış da Çanakkale benzeri bir merkez haline geliyor. Aslında Sarıkamış’ın Türkiye tarihindeki meşum yeri düşünüldüğünde bu tercih oldukça ilginç. Sarıkamış hiçbir zaman (örneğin Çanakkale misali) tam manasıyla meşru ve ‘ilahi’ bir savaş konumunu alamamıştı. Enver Paşa’nın askeri maceracılığıyla, düşüncesizce girişilmiş bu taarruzun yol açtığı inanılmaz kayıplarla anılması, ona ulusun ‘Panteon’unda böyle ‘kutsal’ bir pozisyonu garanti etmiyordu. Ancak bu durum hızla değişiyor.

Teşbihte hata olmaz deyişine sığınalım: Kendi militarizm ve yayılma heveslerini geçmiş savaşları ululayarak meşrulaştırmak isteyen I. Dünya Savaşı sonrası Avrupa radikal sağı gibi bizdeki siyasal iktidar da bazen ‘stratejik derinlik’ gibi havalı tabirlerin ardına gizlediği bölgesel güç olma heveslerine Sarıkamışları kutsallaştırarak dolaylı itibar kazandırma peşinde. ‘Emperyalist zincirde’ üste doğru sıra atlama, geniş bir coğrafyada ‘oyun kurucu’ bir bölge gücü olma niyeti sadece ‘yumuşak güç’ gösterisiyle söz konusu olamaz elbette. Böyle bir niyet ancak ‘gerçek’, yani askeri gücün de sergilenmesini icap ettirir. Göktürk 2’nin de, ‘milli’ balistik füze veya yerli tank ve savaş uçağı, hatta ‘milli uçak gemisi’ yapma hevesinin de ardında elbette bu gerçeklik var. Sarıkamış’ta ve Çanakkale’de ‘sıradan askerin’, yani ‘Mehmetçiğin’ kutsanıp azizleştirilmesi, buraların milli bir hac yeri haline getirilmesi, ölen insanlara saygının bir gereği değil. Tam tersine, savaş deneyimini ululayan her militarist milliyetçilik misali, insan hayatını hiçe sayan yeni bir askeri saldırganlığın dolaylı olarak da olsa makul ve popüler kılınması hedefleniyor.

Birkaç sene önce, muharebelerin 100. yılında, Erdoğan’ı Çanakkale’de ölmüş askerleri mezardan kaldıran, ‘emret komutanım’ diye tekmil verdiren bir kısa film yayımlanmıştı. Tekmil bitince, ‘Başkomutan’ sıfatını da taşıyan Erdoğan sahneye çıkıyor ve o ‘davudi’ sesiyle “Ya dağıt kimsesiz kalan sürünü ya çobansız bırakma Allah’ım” mısraını da içeren şiiri okuyordu. Aranan çobanın kim olduğu üzerine fazla söze gerek yok. Önce bir ‘üst ses’ olarak, sonra da başrolde Erdoğan, yaşayanlarla ölüleri birleştiriyor, ‘yaşayanlarla ölüler arasında bir sözleşme’ olarak milleti cisimleştiriyordu. Erdoğan bunu ilk kez yapmıyordu. Yine aynı dönemde, Tokatlılarla gerçekleştirdiği bir buluşmada salona girerken, Çanakkale’ye on beş yaşındayken gönderilen çocuk askerleri temsilen, o dönemki üniformayı giymiş ve Rabia işareti veren çocuklarca karşılanmıştı.

Bu ve benzer ritüellerle Erdoğan, ölüler ve yaşayanları ‘şehadet kültü’ aracılığıyla ‘başkomutanı’ olduğu millet potasında eritiyor. Ölülerle yaşayanlar adına iletişime geçtiği iddiasıyla onları bugünkü siyasal hesapları adına ‘diriltiyor’. Onun ‘ecdadı’ dilinden düşürmeyişinin nedeni bu. Bu ritüellere, Erdoğan’ın ‘ecdat ilkesine’, yani yaşayanların ölülerle konuştukları, ölülere hitap ettikleri ve kendi haklılıklarını ölülerden devşirdikleri bu anlayışa gülüp geçmeli ya da Marx’ın (aslında elbet İsa’nın) deyişiyle “ölüleri kendi ölülerini gömmeleri için” bırakmalı mıyız? Erdoğan’ın anarak ve ‘dirilterek’, başkanlık kampanyasının bir aksesuarı kılarak siyaset meydanına sürdüğü ölüleri boş mu vermeliyiz? Yoksa (Erdoğan’ın bilincinde olduğu üzere) siyasetin sadece yaşayanlarla değil, ölülerle de ilgili olması nedeniyle ölüleri ciddiye mi almalıyız? Ölülerle uzlaşmak ya da onları diriltmek için değil, biz yaşayanlar da ölüler gibi tahakküm ve sömürünün kurbanları olduğumuz, onlarla birlik olduğumuz için. Onların hatırasını güncel siyasal çıkar ve hesapları için yağmalayan düşmana teslim etmemek için. Çünkü Adorno’nun bir keresinde dediği gibi, “uygarlıktaki ilerlemenin faturasını ödeyenlerin sahip olduğu en temel insan haklarından birisi de hatırlanma hakkıdır.”

Marx, insanların kendi tarihlerini kendilerinin seçmediği koşullarda yaptıklarını söyler. İşte bu bizim seçmediğimiz ‘koşullar’, bize ölülerin mücadele ve yenilgilerinden kalan mirastır. O mirasla ne yaptığımızsa basbayağı politik bir meseledir. Hatırlamak siyasi bir mücadele alanıdır. Kimin nasıl hatırlanacağı bu mücadelenin konusudur: Muktedirler tarihte kazananların safında yer alır, onlarla empati kurarlar. Onları yüceltir, muzaffer olanların kurbanlarınıda ya unutturur ya da ancak ‘emret komutanım’ dedikleri bir itaat konumuna sürüklerler. Bu tehdide, yani ölülerin hâkim sınıfın kullandığı bir araç haline gelme tehlikesine karşı muhakkak durulmalıdır.

Komünistler tarihe köleleştirilmiş atalarının gözleriyle bakmalıdır. Bu, ölmüş kuşaklara olan sorumluluğun gereğidir. Çünkü ölüler düşmanın eline geçtiklerinde ikinci defa öleceklerdir. Walter Benjamin’in deyişiyle, “Düşman kazanacak olursa, ölüler bile payını alacaktır bundan.” Dolayısıyla bizim, ölülerimizin düşmanın zafer alayında yerlerde sürüklenmesine mani olacak devrimci bir hatırlama politikasına ihtiyacımız var. Ölmüş kuşakların zulme karşı geçmiş mücadelelerini tam da bu zulümden hesap sormak için anımsayan bir hatırlama siyasetine… Devlet ritüellerinde olduğu gibi ‘geleneği’ muhafaza edip donduran değil, geçmişi gelecek aracılığıyla kurtaran; uzlaşmayı, barışmayı değil de hesap sormayı hedefleyen aktif bir hafıza siyasetine… Emperyalistler arası bir çıkar kapışmasının kurbanı olan ölmüş askerleri hatırlamanın anlam ve hedefi işte bu olmalı. Ölüleri düşmanın kibrinden kurtarmak, tarihe devletin ve muktedirlerin değil, mağlup olan zincire vurulmuş atalarımızın gözlerinden bakmak…

SAVAŞ VE DİRENİŞ

31 Temmuz 1918 tarihli bir İngiliz istihbarat raporuna göre, İstanbul’da bir grup kadın Harbiye Nezareti’nin önünde toplanmış ve savaştan dolayı kötüleşen hayat şartlarını protesto etmişti. Kadınlar, nezaret binasını taşlamış, pencere camlarını kırmış ve “ya bizi besleyin ya da kocalarımızı ve oğullarımızı geri verin” diye bağırmışlardı. Mart 1916’da Aydın’da asker ailelerinden oluşan bir grup, aylarca ödenek alamamalarından dolayı bir fırına saldırmış ve ödeneklerden sorunlu devlet memurunu darp etmişlerdi. Birinci Dünya Savaşı sırasında savaşa ve onun sonuçlarına karşı bu tarz eylemler ne kadar yaygındı bilemiyoruz. Bu topraklarda modern savaş aygıtına ve Karl Liebknecht’in “halkın kendi kendisine karşı silahlandırılması” dediği militarizme karşı direnişin tarihi hâlâ yazılmayı bekliyor.

Kesin olan şu: Osmanlı topraklarında Birinci Dünya Savaşı, her 18 Mart’ta sağın da (maalesef) solun bir bölümünün de farklı üsluplarla da olsa iştahla tedavüle soktuğu kahramanlık edebiyatına karşın öyle çok popüler değildi. Savaşın tamamı boyunca Osmanlı ordusunda firar sayısının 500.000 civarında olduğu tahmin edilmektedir. Bu, aynı savaşa katılan başka ordularla kıyas edildiğinde muazzam bir rakamdır. Örneğin savaş boyunca 13.5 milyon kişiyi askere alan Alman ordusunda firari sayısı yaklaşık 150.000’di. Bu sayı, seferber edilen toplam insan sayısının ancak yüzde 1’i civarına denk düşüyordu. Bu oran, İngiltere’de ise yüzde 1’den biraz fazlaydı. Oysa Osmanlı ordusunun savaş boyunca yaklaşık 2.850.000 kişiyi seferber ettiği düşünüldüğünde, firari oranı yaklaşık yüzde 17 gibi devasa bir sayıya tekabül ediyordu.

Savaşın sonlarına doğru, Liman von Sanders, “bugün Türk firarilerinin sayısı silah altında olan asker sayısından daha yüksek” diyebiliyordu. 1918 yılına gelindiğinde Osmanlı ordusu, ‘sıradan’ askerlerin askeri otoritelere karşı bir direnme biçimi olan firar eylemleri nedeniyle ciddi bir krizle karşı karşıyaydı. Yani Osmanlı’nın savaşı kaybetmesinin nedeni, “Almanlar kaybedince bizim de yenik sayılmamız” değildi.

Anlatılan onca menkıbeye rağmen Osmanlı ordusundaki kaçak sayısının büyüklüğünün ortaya koyduğu tek gerçek var: Osmanlı topraklarında halkın büyük çoğunluğu, düzenli orduya ve savaşa karşıydı. Köylülerin birçoğu kendilerini askerden kaçan köylü çocuklarına devlete ya da orduya olduğundan daha yakın hissediyordu. Tarihçi Erik Jan Zürcher, Osmanlı firarilerinin “köylerine döndüklerinde misafir gibi kalabildiğini” ve “halkın onlara genellikle sempati beslediğini” öne sürmüştür. Zürcher ayrıca, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki bu durumun, yani firarilere dönük desteğin, “Birinci Dünya savaşı esnasında Avrupa ülkelerindeki firar sorunsalıyla kıyaslandığında belki de en önemli farklılık” olduğunu iddia etmiştir.

Dahası var: Savaşın sonlarına gelindiğinde, Ekim Devrimi’nin dünyaya dalga dalga yayılan o muazzam prestiji bu toprakları da etkisi altına almış, devrimin savaş karşıtı mesajı Anadolu’ya kadar ulaşmıştı. Kâzım Karabekir’in hatıratında Rus Devrimi sonrasında doğu cephesinde ordudaki moral iklim üzerine şu satırlara rastlamamız bu bakımdan bir tesadüf değildir: “Firarların önünü almak ve askerlerin emniyet ve muhabbetini sıkı tutmak için –karargahım da dahil olduğu halde– bir türlü yemek ve asker ekmeği yiyorduk. Ve asker gibi geyiniyorduk. Bolşevikler zabit apuletleri aleyhine propaganda yaptıklarından, Bolşevik ordusuyla temasa gelen, onbirinci fırka zabitleri apuletlerini çıkartmışlardı, bunu umuma teşmil ettim. Ve rütbeleri kolda, pazu üstüne değirmi bir şekilde yaptırdım. […] Sık sık da kıtalarımı teftiş ettiğim gibi, askeri ve halkı yakında dinletiyordum. Kışın firarların çoğalacağını anlamıştım.”

Sağın farklı versiyonlarının kendi tarihsel anlatılarını vatan-millet edebiyatıyla süslenmiş savaşta, üstelik Birinci Dünya Savaşı gibi gerçek bir katliamda aramasında elbet bir beis yok. Ancak solun devlet gibi bakması, devlet gibi düşünmesi, tarihe cepheye sürülen köylü ve emekçilerin değil de muktedirlerin gözlükleriyle bakması anlaşılır şey değil. Türkiye’de I. Dünya Savaşı’nın niteliğine ve Osmanlı Devleti’nin bu savaştaki rolüne dair solun hiç değilse bir bölümünde hâlâ bir kafa karşıklığının olması cidden akıl alır şey değil. Almanya’nın olası bir zaferinden nemalanma, belki de yeniden “Düvel-i Muazzama” saflarına giriş vizesi almak adına dahil olunmuş, üstelik içinden bir de soykırım çıkartılmış bir savaşın emperyalizme karşı mücadeleyle herhangi bir bağı olabilir mi? Bu hususta bilhassa Çanakkale Savaşı, adeta bir antiemperyalist kurtuluş savaşı olarak görülebiliyor. Oysa İngiliz erkân-ı harbine bağlı kuvvetlerle Alman genelkurmayına tabi kuvvetler arasında gerçekleşen ve emperyalist karakteri aşikâr bir kanlı bölüşüm savaşının parçası olan bu muharebelerden ‘mazlum milletlere’ dair nasıl bir pay çıkarılabileceği, antiemperyalizmin konuyla ne alakası olduğu gerçek bir muamma. Çanakkale’nin bir ‘antiemperyalist’ savaş olarak vaftiz edilmesinde payı olan solun dönüp dolaşıp, bu savaşı ‘milliyetçiliğinin manifestosu’ saydığını söyleyen ve onu şehadet kültünün bir sembolü olarak kullanan Erdoğan’la neticede farklı bir jargonla da olsa benzer şeyler söylemesi akıl alır şey değil.

Çanakkale Savaşı’ndan ve elbet onun sadece bir cephesi olduğu I. Dünya Savaşı’ndan kutlanıp anılacak bir antiemperyalist vatan savunması icat edenlere cevabı Lenin’e bırakmakta fayda var: “Kısacası, emperyalist Büyük Devletler (yani bütün öteki devletleri ezen ve onları mali-sermayenin ağına düşüren vb. devletler) arasında ya da Büyük Devletlerle ittifak halinde verilen savaş, emperyalist savaştır. 1914-1916 savaşı böyledir. Bu savaşta ‘anayurdun savunulması’ bir aldatmacadır; savaşı haklı gösterme çabasıdır.” Dönüp, “Büyük Devletlerle ittifak halinde” kısmını yeniden okumakta, mümkünse altını çizmekte yarar var. Okurun zekasıyla alay etmek için değil ama vurgulamak için tekrarda yarar var: Lenin “emperyalist büyük devletler ile ittifak halinde” savaşa dahil olan devletler için de bu emperyalist paylaşım savaşında bir yurt savunmasının söz konusu olamayacağını söylemektedir.

Söylemeye ve yazmaya gerek olmamalı ama solun tarihsel referansları, Çanakkale ya da Sarıkamış gibi ezilenlerin ‘vatan’ için birbirine kırdırıldığı kasaplıklarda değil, büyük harfle ‘Tarihin’ sessizleştirmiş olduğu hikâyelerde aranmalı. Bizleri birleştiren tarihsel anlatıları Kürt, Arap, Türk, Ermeni asker kaçaklarında, nezaretin camlarını indiren kadınlarda, savaşın şu ya da bu biçimde parçası olmak istemeyen yüz binlerce insanın küçük öykülerinde aramalı. Şöyle anlatalım: Bir disiplin vasıtası olarak dayak, Osmanlı ordusunun günlük işleyişinin ayrılmaz bir parçasıydı. Savaş sırasında ihtiyat zabiti olarak görev yapmış Faik Tonguç hatıratında cepheye gitmeden önce dayağı insanlık dışı bir eylem olarak gördüğünü, ancak savaş sırasında disiplini sağlamak adına “insafsızca dayak atmasını” öğrendiğini itiraf ediyordu.“Talim ve terbiyeden yoksun köylü çocuklarının kontrolü başka şekilde sağlanamıyordu. Nöbet yerinde uyumanın dünya ve ahirette kötülük getireceği hakkında uzun boylu söz söylemektense, gece nöbet hattını dolaşırken uyuduğu görülen nefere, sabahleyin bölükte 20 sopa vursam daha çok faydası oluyordu.”

Bir başka örnek verelim. I. Dünya Savaşı’nda çavuş olan ve doğu cephesinde firar ederek Ruslara teslim olan, esareti sırasında devrim saflarına katılıp TKP kurucuları arasında yer alan Süleyman Nuri, hatıratında alay kumandanı nezdinde “bir er hayatının bir sinek ve tahtakurusu kadar hükmü olmadığını” belirtir ve ordu içinde idamların sıklığından söz eder. O kadar ki, “yurt dedikleri nesnenin müdafaasına canlarını hasretmiş Mehmetçiklerin ateş hatlarında bu şekil canavarca imha edilemeleri tabii görünüyordu” diye yazar. Süleyman Nuri şahit olduğu bir kurşuna dizme vakasınıysa şöyle aktarır: “Ordu kumandanı Vehip Paşa’nın karargâhı bulunan Suşehri’nde asker topluluğu karşısında, aşağı yukarı her gün tekrar olunan ve hatta yolumuz düştüğü için bir günde bizim taburumuzun bulunduğu kurşuna dizme merasiminde, köydeki çoluk çocuklarının birkaç günlük ihtiyaçlarını temin etmek için kendilerine izin veren iki erin kurşuna dizilmelerine şahit oluşumuz da, bizlere gayet tabii görünür gibi oldu. Belki bu, cinayetin Vehip Paşa gibi bir ordu komutanının tasvip ve hatta imzası tahtında veyahut da divanı harbin kararı gibi bir formaliteye istinat ettirildiği içindi.”

Cihan Harbi’ne dair konuşacaksak eğer, tarihte o sopayı çeken zabitin mi o sopayı yiyen köylünün mü, kendi komutası altındakileri kurşuna dizdirenlerin mi yoksa o kurşunlara hedef olan erlerin mi safında olduğumuza karar verelim önce. Dünyamız giderek 1914 öncesinin dünyasına ürkütücü derecede benzemeye başlamışken safımızı belli etmekte büyük fayda var.

 

Lanetli sınırların kutsallığı ve 100’üncü yıl senaryosu

Rusya ve ABD gibi küresel aktörler Ortadoğu’da rekabetçi pozisyon alıp yeni nüfuz alanları açmaya başladıysa “Bölgede Birinci Dünya Savaşı’nın 100 yıl sonra yeni bir paylaşım savaşı mı sahneleniyor” sorusu ister istemez masaya geliyor.

Ortadoğu’da ‘sınır aşan’ hedeflerin dillendirildiği bütün sohbetlerde tek kötü vardır: Birinci Dünya Savaşı koşullarında ortaya çıkmış olan Sykes-Picot Anlaşması. Osmanlı’nın dağılış sürecinde paylaşım savaşı veren İngiliz ve Fransızların gizli haritalarının mimarı Sir Mark Sykes ve Georges Picot’nun eseri olan anlaşma.

Birçoğuna göre 1916’da varılan Sykes-Picot Anlaşması Ortadoğu’da bugüne uzanan bütün kötülüklerin anasıdır. Bu tasavvur, herkesin kafasını ‘evet’ diye salladığı genel geçer bir tespittir. Lakin gerçekten de bütün kötülüklerin anası mıdır Sykes-Picot? Halklar arasına mayınlardan sınır çizmiş bu anlaşmanın kötülüğü gerçek ama bütün kötülüklerin bundan mütevellit olduğu iddiası anlaşmazlıklarla dolu kendi gerçeğinden kaçıştır.

Sykes-Picot Anlaşması’na lanet okuyanların her birinin yerine ikâme edeceği sınırlar bir diğerinin düşlerine taarruz ediyor.

‘Yeni Osmanlılar’ kaybedilen toprakların ahını çekerken sınırların ne denli iğreti ve yapay olduğunu tekrarlıyor. Cetvelle çizilmiş sınırların halkların ve coğrafyaların tarihlerine saygısı yok, bu doğru. Ama onların görmek istediği sınırlar ile başka halkların hayallerindeki sınırların işaret levhaları aynı yerlerde durmuyor.

ARAPLARIN GÖZÜYLE SYKES-PICOT

‘Arapların birliği’ hedefini ülküleştirenler de 360 milyonluk coğrafyada 22 Arap devletinin ortaya çıkmasını kasıtlı bir parçalama, Arap Birliği’ni önleyecek bir ayarlama olarak yorumlarken elbette sorumlu olarak Sykes-Picot’yu görüyor. Sınırların hepsi fiilen Sykes-Picot’ya göre şekillenmemiş olması gerçeği de tartışmaların hararetini kesmiyor.

Sykes-Picot, Suriye, Lübnan ve Musul ve Erbil dâhil Irak’ın kuzeyini Fransızlara, Irak’ın geri kalanı, Ürdün ve Filistin’i İngilizlere bırakmıştı. Tabi Osmanlı dağıldıktan sonra yeni ulusal sınırlar çizilirken süreç Sykes-Picot’ya göre işlemedi. Mesela Sykes-Picot’nun Fransız etki alanında kalmasını öngördüğü Musul, petrol gelirlerinin yüzde 10’unun 25 yıl süreyle Türkiye’ye ödenmesi karşılığında 1926’de Ankara Anlaşması’yla İngiliz sömürgesi altındaki Irak’a bırakılmıştı. ‘Bilad-i Şam’ın toprakları Suriye, Lübnan, Ürdün ve Filistin/İsrail olarak bölündü. Bu bölge tarihsel olarak Levant, Biladu’ş Şam ya da ‘Büyük Suriye’ olarak da anılıyor. Biladu’ş Şam Hulefa-i Raşidin, Abbasi ve Emevi devrinde bir vilayetti.

Kimi Araplar Sykes Picot’dan 32 yıl sonra ortaya çıkan İsrail devletinin kuruluşunu da Arap birliğini yok ederek gedikler açtığı gerekçesiyle bu anlaşmaya bağlıyor. Bu bakış açısına göre bugünün sorunlarını aşmanın yolu büyük bir Arap devletleri konfederasyonunda yatıyor.

Arapların hepsi de elbette yekpare bir bakışa sahip değil. Birbirine rakip ya da hasım durumundaki Arap devlet ya da aşiretlerinin egemenlik iddiaları, Sykes-Picot ve benzer sömürge mirası anlaşmalar üzerinden dallanıp budaklanıyor.

Suriye ve Lübnan’da ‘Büyük Suriye’ ülküsü Lübnan, Filistin (İsrail dahil) ve Ürdün’ü içine alacak şekilde bugün hâlâ güncelliğini koruyan siyasal bir mücadele alanıdır. Şam toprakları dendiğinde cetvel Suriye’nin sınırından taşarak Ürdün Vadisi’ne, Anti Lübnan Dağları’na, Bekaa Vadisi’ne doğru yol alıyor.

Ama Hicaz’a inildiğinde oradaki rüya başkadır. Daha geçenlerde (1 Ekim 2018) Russia Today ekranlarında Suudi yazar Dahham el İnzi, Suriyeli araştırmacı Dr. Alaa el Asfari ile tartışırken “Hicaz’dan Şam’a, Hicaz’dan Bağdat’a bütün bu topraklar bizim atlarımızın otlaklarıdır. Suriye, Lübnan, Irak ve hatta Körfez ülkelerinin çoğu, Hudeyde’den (Yemen) Bağdat’a (Irak) Suudi devletine aittir” diyordu. Asfari’nin yanıtı da son yıllarda yeniden nükseden ‘Suriyelilik’ kimliği ve gururunun dışavurumuydu:

70 yıl önce siz çöllerde ve çadırlarda uyuyordunuz. Suriye 10 bin yıllık medeniyettir.” Yanıttaki ikinci cümle Türkiye’de Osmanlı’nın küllerine üfleyenlerin de duymak istemediği bir boyut.

KÜRT’ÜN MUSTARİP OLDUĞU SYKES-PICOT

Sykes-Picot’dan en fazla mustarip olanlar kuşkusuz Kürtler. Dört parçaya ayrılmış Kürdistan topraklarının yekpareliğine dair siyasal tahayyül, sabırsızlıkla “Post-Sykes-Picot” diye yeni bir dönemi tartışmaya açmak istiyor. 1990’larda Birinci Körfez Savaşı, 2003’de Irak işgali, 2011’de Arap Baharı ve son olarak 2014’te Irak-Şam İslam Devleti’nin palazlanmasıyla coğrafyanın taşları yerinden oynarken Sykes-Picot’nun artık miadını tamamlandığına dair en haraketli tartışmalar yine Kürtler arasında yaşandı.

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından yeni sınırların Kürtlere taalluk eden bölümlerindeki çarpıcılık en fazla Suriye-Türkiye sınırlarında görülmüştü. 1921’de, Türkiye ile Fransa arasındaki Ankara Anlaşması ile Türkiye-Suriye sınırının belirlenirken Kürtlerin yüzyıllardır yerleşik olarak yaşadığı Kürt Dağı (Afrin) Suriye sınırları içerisinde kaldı. Cezire ve Cerablus bölgeleri ikiye bölündü. Suriye’nin kuzeyindeki bölgelerin Cizre, Nusaybin, Mardin ve Urfa ile bağlantısı kesildi.

İSLAMCILARIN HAYALLERİNİ KESEN SYKES-PICOT

Pan-İslamcı tahayyülde de Sykes-Picot kötülüğün temel taşı. Siyasal İslamcıların söylemlerinde yer alan bu gizli anlaşma çok çarpıcı bir şekilde IŞİD’in halifeliğini inşa ettiği süreçte bu örgütün deklarasyonlarında yer aldı.

IŞİD, 28 Haziran 2014’te hilâfet ilan edip adını ‘İslâm Devleti’ olarak değiştirmişti! IŞİD örgütün lideri İbrahim Avvad’ı yani Ebu Bekir el Bağdadi’yi halife ilan etmişti. Hilafetin ilanının ardından yapılan açıklamalara damgasını vuran ise Sykes-Picot’nun çizdiği sunî sınırların yıkılmasıydı. Hilafete kavuşan örgütün 29 Haziran 2014’teki ilk eylemine de ‘Sınırları Kaldırmak’ adı verilmişti. Bu operasyonla Suriye ile Irak arasındaki Yarubiye/Til Koçer sınır kapısı yıkılmıştı. IŞİD’e göre sınırların bu şekilde kaldırılması Sykes-Picot’un ölüm fermanıydı. IŞİD’in ilan ettiği vilayetlerden ‘Fırat’, Suriye’nin Deyr el Zor vilayeti ile Irak’ın El Enbar vilayetini kapsıyordu. Bu yaklaşım da Sykes-Picot’ya bir meydan okumaydı. İnternete yüklenen video kaydı “Sykes-Picot’nun Sonu” başlığını taşıyordu. Videoda Ebu Bekir el Bağdadi’nin halifeliği altında tek bir İslâm devletinin kurulacağı; Irak, Ürdün ve Lübnan dâhil Kudüs’e ulaşıncaya kadar bütün sınırların yıkılacağı belirtiliyordu. IŞİD’in sözcüsü Ebu Muhammed el Adnani törende yaptığı konuşmada iki ülke arasındaki sınırı ‘rezillik’ ve ‘ulusçu putperestlik’ diye aşağılıyordu. IŞİD militanları törenden sonra “Sykes-Picot’nun askerleri” dedikleri sınır muhafızlarını da katletmişti.

Ebu Bekir el Bağdadi, 4 Temmuz 2014’te Ramazan’ın altıncı gününde Musul’daki Ulu Camii’nde (El Nuri el Kebir Camii) verdiği Cuma hutbesinde “Müslümanların asırlar önce yitirdikleri hilâfeti ikâme etmeleri dini bir vecibedir” derken 1916’da İngiliz Sir Mark Sykes ile Fransız Georges Picot’un hazırladığı anlaşmasının sona erdiğini de ilan etti.

Bağdadi’nin halife olarak arz-ı endam etmek için seçtiği cami de sınırları aşan bir anlam ifade ediyordu. 1172-73 yıllarında camiyi yaptıran Nureddin Mahmud Zengi, Haçlıları bozguna uğratıp Halep ve Musul’u birleştirerek Güneydoğu Anadolu, Yukarı Mezopotamya ile Suriye’ye hükmetmişti. İslâmcılar 2011’den sonra Suriye yönetimine karşı Nureddin Zengi adına bir tugay da kurdu. Zengi, Irak’ta El Kaide yapılanmasının mimarı Ürdünlü Ebu Musab el Zerkavi’nin de ilham kaynağıydı. Musul’un düşüşünün ardından Amman’da cihatçı gruplar 20 Haziran 2014’te Cuma namazı sonrası IŞİD’e destek gösterisi düzenlerken Sykes-Picot sınırlarının kaldırılması yönünde sloganlar atıyordu.

YENİ OSMANLI’NIN GÖZÜNDE SYKES-PICOT

Aynı dönemlerde Sykes-Picot’yu sorgulayan bir söylemle gündemine alan bir lider daha vardı: Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan. Musul’un IŞİD’den kurtarılmasına yönelik koalisyon şekillenirken Erdoğan artan oranda Sykes-Picot Anlaşması’nı sorguluyor ve Lozan’ı tartışmaya açmak istiyordu. Halbuki Musul, yeni Türkiye’nin Kürt nüfusunu artırmamak için satılmış bir davaydı. Türkiye, 1926 Ankara Anlaşması ile Musul’dan vazgeçmişti. 1934’ten başlamak üzere Musul’da çıkartılan petrolün yüzde 10’una tekabül eden para sadece bir yıl aksasa da 1951’e kadar Türkiye’ye ödenmişti. Musul’dan kalan 100 milyon liralık alacak da 1986’da Saddam Hüseyin’in ricası ile dönemin Başbakanı Turgut Özal tarafından silinmişti.

IRAK VE SURİYE’DEKİ DEPREMLER: SINIRLAR KIRILGAN AMA…

2003 sonrası Irak’ta, 2011 sonrası Suriye’de fay hatları harekete geçince Sykes-Picot’nun öldüğü artık yeni haritaların şekillenmekte olduğuna dair senaryolar çok yazılıp çizildi. Ancak sınırlar her ne kadar tartışmaya açık olsa da kırılganlıkları çok kolay değişebilir olduğu anlamına da gelmiyor. Mesela Irak’ta Amerikan işgal valisi Paul Bremer’in devletin bütün kurumlarını dağıtan kararının ardından yeni dönemi sırtlanacak ulusal bir alternatif oluşturulmayınca ülkenin üçe bölünmesi bir alternatif olarak farklı siyasal çevrelerde karşılık bulmaya başlamıştı. Kürdistan bölgesi zaten fiilen ayrı bir devlet gibi hareket ediyordu. Orada nüfus sayımı ve referandumla merkezi yönetimde mi yoksa Kürdistan’da mı kalacağına karar vermesi gereken Kerkük gibi anlaşmazlık bölgeleri vardı. Beri tarafta Musul, Bağdat, Ramadi üçgeninde Sünni Araplar için bir ‘Sünnistan’ düşlenmişti. Geri kalan da bir Şii devleti olarak kurgulanıyordu. Kısa sürede Irak’ı bölmenin Irak’ı toparlamaktan daha zor olacağı bütün taraflarca görüldü. Ki Kürdistan’da koşulların bir daha bu kadar elverişli olamayacağı düşüncesiyle 25 Eylül 2017’de düzenlenen bağımsızlık referandumunun ters tepmesi de bölgesel ve uluslararası dengelerin henüz sınırların değişmesine hazır olmadığını gösterdi.

Suriye’de de bu ülkeden 1920’lerde beş devlet çıkarmayı deneyen Fransızların yaptığına benzer bir bölünme senaryosu olabildiğince amatörce ve saha gerçekliğinden uzak bir şekilde senaryolaştırıldı. Bu senaryolar Ekim 2014’ten sonra ABD’nin Kürtlerle birlikte IŞİD’e karşı savaşta Fırat’ın doğusunu kendisine etki alanı olarak belirlemesi ve üsler kurması bölünme senaryosuna farklı bir boyut kattı. Sahadaki güç bileşenleri, etnik ve dinsel temelli kırılganlıklar, coğrafyanın yek pare Kürt bölgelerinden oluşmaması; Türkiye, Rusya ve İran’ın pozisyonunun karşı ağrılık olarak devrede olması; ABD’nin bölgede bütün enerjisini İran’ı bloke etmeye hasretmesi ve Suriye planlarındaki ciddi belirsizlikleri gidermemesi; Rusya ve İran’ın Suriye’nin bütünlüğüne matuf stratejileri ve Suriye devletinin ülkenin geri kalanında toparlanması sınırların bugünden yarına değişebileceğine dair öngörülerin önünü tıkıyor.

Sınırların yapay olduğu tezine büyük önem atfedenlerin alternatifinin ne kadar köklü olduğuna dair argümanları hamasi söylemlerden öteye geçemiyor. Bu topraklar üzerinde Sykes-Picot’nun çok gerilerinde tarihsel derinliği olan yaşanmışlıklar ve bunların hâlâ canlı tuttuğu iddialar var. Haliyle sınırlar değişiyor mu sorusu çok fazla heyecan uyandıran ama o kadar da muğlaklık barındıran bir mesele. Girişte vurguladığım gibi Sykes-Picot’yu gömmeye hazır olanların her birinin önerdiği sınırlar başka halkların düşlerini tepeleyebiliyor. O meşum anlaşmanın mimarı Sykes ve Picot’nun 102 yıl önce haritayı çizerken tepelediği gibi…

Türk burjuva ideolojisinin bir zemini olarak Cihan Harbi

“Ey sevgili ülke, Yeni Turan! Söyle, sana yol nerede?”

Halide Edip Adıvar, bir tür ütopik anlatı kabul edilen  “Yeni Turan” isimli romanının başına asmıştır bu yakarışı. Romanın ‘ütopik’ kabul edilmesi esasen ‘teknik’ denebilecek bir nedenledir. Halide Edip, romanı İttihat Terakki’yi destekleyen Tanin gazetesinde, 1328 [1912] sonbaharında tefrika etmiştir, ama ilk cümlesi şöyledir:

“Bugün yazmaya kendimi mecbur gördüğüm vaka 1347 [1931] senesinde oldu.”

Yeni Turan’ın bir ütopya olarak görülmesinin ‘teknik’ nedeni budur. 19 yıl sonra yaşanacakları, henüz gerçekleşmemiş bir zamanı anlatmakta, bu öte zamana ilişkin olaylar, olgular varsaymaktadır. Dolayısıyla kategorik olarak bir tür ‘ütopya’ kabul edilir. Ancak Halide Edip’in 19 yıl sonraya ilişkin yazdıkları, etkin bir hayal gücünün gelecek tasavvuru değildir. Fütüristik kurmacalar yapmaz örneğin. Yazıldığı dönemin maddi ve tinsel koşullarını geleceğe kopyalar. II. Meşrutiyet, hayali bir 1931’de başat siyasal ve toplumsal gerilimin arenası olarak yaşamaya devam etmektedir. Bu yönüyle bir ütopya olmaktan çok; politikleşmiş, aydın bir burjuva reformcunun ‘temennileri’; bu temennilerin gerçekleşebilmesi için çeşitli tarih ve toplum analizleriyle sunduğu bir tür siyasal program önerisidir. Üstelik ‘temennileri’ ve ‘önerme/öneri’leri şahsına münhasır da değildir; bir aydın kuşağının –hatta yaklaşık 100 yıldır süren bir arayışın– 1912’deki bir temsilidir. Kendisiyle birlikte ve kendisinden sonra da devam edecek bir fikri cereyanın; bir ucu Tanzimat reformculuğuna, diğeri Kemalizm’e, günümüzdeki ulusalcılığa varan görünümleriyle, bir tür ‘ideolojik kamp’ın ortasından konuşur. Türkiye’nin son 200 yılına damga vuran, özellikle de egemen siyaset alanını belirleyen bir kutuplaşmanın tarafıdır. Osmanlı’nın son yüzyılında başlayan ve çeşitli biçimlere bürünerek bugüne dek gelen bu ‘siyasal bölünmüşlük’, yönetici sınıf fraksiyonlarının başlıca çatışma sahasını oluşturan bir hat boyunca sürer: Gelenek ve modernlik, din ve laiklik, taassup ve terakki, metafizik ve pozitivizm… Türk burjuva iktidarının siyasal temsilcilerinin, muhafazakârlıktan radikal reformculuğa –bize özgü bir adlandırmayla söylersek inkılapçılığa uzanan ideolojik desenini oluşturur bu yarılma. Tanzimat ‘la birlikte aksiyon halinde görülmekte olan bir rekabettir ve başlıca tarihsel uğraklarda, her iki kampı ve etraflarındaki sınıfsal, dinsel, etnik katmanlaşmaları alt üst eden başkalaşımlar geçirir: Reformlar ve anayasal düzen arayışı (1839-1876),  savaş bozgunu ve istibdada geri sıçrama (1878-1908), imparatorluğun dağılışına eşlik eden bir hesaplaşma ve ‘Hürriyet’ (1908-1912) Devlet aygıtının, zor araçlarının ve siyaset tekelinin el değiştirdiği bu dönemler boyunca yaşananlardan çok daha sarsıcı bir başkalaşım ise Cihan Harbi’ni de kapsayan uzun savaş yıllarında gerçekleşti. 1912’de Balkanlarda çözülmeye yol açacak çatışmalarla başlayan; 1915’te hem bir dünya savaşı matrisinde hem de korkunç bir ‘iç’ kırımda süren; etnik düşmanlık ve suçları, kesin yenilgiyi, diplomatik bozgunu, işgali, bölgesel iç çatışmaları, iki başlı devleti, Batı Anadolu merkezli Kurtuluş Savaşı’nı; kitlesel göç ve zorla sürmeleri; her anlamda ihaneti ve direnişi ve bunların sıkça yer değiştirmesini deneyimleyen uzun savaş yılları… Kaba bir tarihlendirmeyle 1912-22 arasındaki bu dönem, Türkiye’nin 10 yıla yayılmış kendine özgü Umum Harbi’dir; ve egemen siyasal fraksiyonların, sınıfsal ittifak/dayanaklardan politik tutumlara, etik değerlerden kadrolara dek pek çok açıdan kökten bir değişim gösterdiği; ikiye bölünmüşlük sürmekle birlikte her iki kampın da sert sarsıntılarla dönüştüğü özel bir başkalaşım dönemidir. Harp, hem bir olgu olarak, fiziksel yönleri ve sonuçlarıyla; hem de bir imge olarak, ideolojik, kültürel etkisiyle bu değişimin merkezindedir. Balkan savaşları ve Birinci Dünya Savaşı ile Kurtuluş Savaşı’nı kapsayan bu fırtınalı dönem, Türkiye’de, devlet ve sınıflar arasındaki ilişkiyi, tüm fraksiyonlarıyla egemen siyasal söylemin repertuarını ve ‘devlet ideolojisi’ni biçimlendirir.

Halide Edip’in Yeni Turan’ı bu fırtınalı 10 yılın başlangıcında yazılmış; Birinci Balkan Savaşı olarak bilinen çatışmaların başlamasına ramak kala (Eylül-Ekim 1912) tefrika edilmiştir. Ve bu dönemin bütün siyasi, kültürel tartışmalarına dair bir dokuya sahiptir.

Romanda, Yeni Osmanlılar ile Yeni Turancılar olarak adlandırılan iki toplumsal, siyasal, kültürel blokun ‘hayati önemde bir seçim öncesi’ çekişmesi hikaye edilir. Anlatıcı, Yeni Osmanlılar diye adlandırılan muhafazakârların önde gelenlerinden Hamdi Bey’in yeğeni Asım’dır. Osmanlıcılık, İslamcılık gibi dönemin diğer akımlarının bir tür koalisyonu olan Yeni Osmanlıların, genellikle din ve taassup istismarına dayalı siyasetine karşı, Osmanlı’nın kurtuluşu için Pantürkist bir federasyon öneren Yeni Turancıları karşı cepheden anlatır Asım. Biraz şikeli bir anlatımdır bu. Siyasal muarızlarını genellikle hayranlık içinde anlatır Asım. Bu, dönemin ‘haklılık’ saplantısıyla uyumlu bir kurgudur aslında. 19 yıl sonra bile Türkçü Turancılar o kadar haklıdır ki en ateşli karşıtları bile onların belagatleri karşısında, gayrı ihtiyari olarak kurtuluşun esrikliğine kapılır. Muhayyel 1931’de, İttihat ve Terakki’nin daha milliyetçi bir varyantı olarak zuhur eden Yeni Turancılar, çöküş halindeki imparatorluğun kurtuluşu için Pantürkist bir federasyonu savunmaktadır. ‘Başbuğ’ları Oğuz şöyle söyler nutkunda: “Artık bırakmalı, herkes kendi vilayetinin, herkes kendi ırkının, tarlasının ve şahsının medeniyet ve terakkisinden mesul olsun.”

‘Başbuğ Oğuz’, Türk-Osmanlı tarihinin bir tür alternatif okumasını yaptıktan sonra varır bu ademimerkeziyet noktasına. Bu tarih okuması, dönemin İttihat Terakki siyasasının, modernleşmeci milliyetçi aydınlarının ve yakın gelecekte Cumhuriyeti ihdas edecek olan Mustafa Kemal ve kadrolarının tarih analizleriyle uyumludur. Ancak 1912’de ‘görünmeyen’, Harb-i Umumi ve beraberinde yaşanacakların yol açacağı etnik altüst oluştur. Halide Edip, Oğuz’u şöyle konuşturur: “Zannetmeyiniz ki ben bu yola yalnızca Turan’ın çocuklarını, Türk kardeşlerimi çağırıyorum. Hayır, hepsini, Türkiye’nin bütün çocuklarını; bu toprakta, ülkede mazisini, ecdadını ve tarihini saklayan bütün Türkiye toprağının çocuklarını, Kürtleri, Arapları, Ermenileri, Rumları, hepsini çağırıyorum.”

1912 Türkçü-Turancılığı ile bugünkü milliyetçiliğin arasındaki uçurum düzeyindeki farkı yaratan Birinci Dünya Savaşı ve onun olağanüstü koşullarında yaşananlardır. 1912’de, Abdülhamit istibdadından kurtulmuş ama imparatorluğun sınırlarını kum gibi ufalayan dünya tarihsel gelişmeler karşısında feveran halinde çıkış yolu arayan modern aydınların gündemi “Tanzimat adamı”nın mahkûm edilmesidir. Halide Edip’in Yeni Turan romanında, Yusuf Akçura’da, Ziya Gökalp’te, Mehmet Emin Yurdakul’da, Ömer Seyfettin’de, İttihatçıların gazeteleri ve dergilerinde, çöküşün bir müsebbibi olarak Tanzimatçılık ve Tanzimat aydını gösterilir. Bir önceki kuşak tarafından ‘Batı özentisi’ olarak karikatürize edilen bir kültür fenomeni değildir bu. Dağılmakta olan imparatorluğun kurtuluşu için açılmış bir yola, o dağılmayı besleyen bir odak olarak karşı çıkılmaktadır. Halide Edip de Yeni Turan romanında, Yeni Osmanlılar adıyla kodladığı karşı kutup şahsında aynı odağa yönelir. Hem İslamcı muhafazakâr geleneğin hem de Tanzimat kurtuluşçuluğunun aynı çerçeve içine alınarak reddedildiği bir ideolojik sur inşa edilmektedir. Bugün de Türkçü-milliyetçi geleneğin, başta liberaller olmak üzere, öteki reformculara yönelik düşmanca tavrının arkasında bu tahkimatın olduğu söylenebilir. Dönemin milliyetçi aydınlarının Yeni Turan romanındaki anlatıya desteği, Ömer Seyfettin tarafından arşa çıkarılır: “Evet, bu kitap Türk milliyetperverliğinin bir İncil’i sayılabilir.”

Demek ki “Kürdistan ve Arabistan’ı kapsayan”, Kürt, Arap, Ermeni ve Rumların da “selamet yolu” olarak gösterilen federatif çözüm, Cihan Harbi öncesi nesnel gerçekliğin bir sonucudur ve Pantürkistler bile Ermenilerin ve Rumların olmadığı, Kürtlerin bir statüye sahip olmadığı bir ‘çözüm’ hayal edememektedir. Bütün bu ‘tahayyül’ Birinci Dünya Savaşı koşullarında –ve belki de sayesinde– yaşanan tehcir/kırım, mübadele ve sürgünlerin ardından mümkün olacaktır.

1914’te, art arda kaybedilmiş savaşlar, bunlardan bir yenisini taşımayacağı açık olan iktisadi çöküntü ve türlü teknik olanaksızlıklara rağmen, imparatorluktan geriye kalan yaralı bedeni ve toplumu yeni ve öncekilerden çok daha geniş ölçekli bir savaşa sürükleme çılgınlığı, bir “varlık yokluk” retoriğinin arkasına gizlenmiştir.

Birinci Dünya Savaşı, hem başlıca tarafları hem de cephelerin fiziki pozisyonu açısından, esasen bir Avrupa savaşıdır. Sonunda boğazlaşmaya varan gerilim Avrupa’dan başlamış, savaş burada çıkmış, buradaki ülkelerin sömürgelerine ve müttefikleri aracılığıyla başka kıtalara yayılmış ve yine Avrupa’da nihayetlenmiştir. Ve dolayısıyla savaşın temel manevi motivasyonu da Avrupa’dan türemiştir. Bu motivasyon, savaşan ülkelerin egemen sınıflarının, halkın önemli bir bölümünü de yedeklemeyi başardıkları bir ‘haklılık’ mottosudur. İngilizler ve Fransızlar da, Almanlar ve Avusturyalılar da ‘hakları olanı almak’ ve kibirli, gaspçı düşmana haddini bildirmek için, büyük bir iştah ve şovenizme varan şişirilmiş duygularla savaşa atılırlar. Her iki tarafın da propagandası kendi sonsuz ‘haklılığı’ esasına dayanmaktadır. Birinci Savaş bu yönüyle İkinci Dünya Savaşı’ndan kesin çizgilerle ayrılır. Avrupa’da herkesin sonsuz bir haklılık yanılsamasıyla kuşandığı bu savaş, kıtada neredeyse 40 yılı aşkın bir süredir savaşın yaşanmadığı, bilim ve teknikteki ilerlemelerin refahı önceki dönemlere göre daha çok yaydığı, aydınlarda ilerlemeye duyulan güvenin ve genel bir iyimserliğin hakim olduğu koşullarda gerginleşmeye başlar Avrupa. Avusturyalı Stefan Zweig, esasen 20. yüzyılın ortaya çıkışına dair keskin bir tarih analizi olan “Dünün Dünyası” isimli denemelerinde şöyle anlatacaktır ruh halini: “1914’te ne biliyorduk? Yarım yüzyıla yakın bir barıştan sonra kitleler büyük bir savaş konusunda ne bilebilirdi? Savaşı tanımıyorlardı. Hatta böyle bir şeyi bir gün düşünmüş bile değillerdi. Savaş masalımsı bir şeydi. İşte böylesine uzak kalıştan ötürü savaşı bir kahramanlık ve romantizm konusu yapmışlardı.”

Savaşa katılan ülkeler arasında yalnız biri için durum çok farklıdır. Osmanlı Türk bürokrasisi ve aydınları, Avrupa’dakinin tersine, oldukça karamsar bir havadadırlar ve onların savaşa bakışında bir ‘varlık yokluk’ endişesi taşıyıcı rol üstlenir. Savaş, özellikle milliyetçi aydınlarda, hem hırçın bir umut devşirme vesilesi hem de yok oluş korkusunun neticesi olarak selamlanır. Döneme ve ardından bütün bir cumhuriyete zihinsel kabuğunu veren burjuva milliyetçi aydınlara göre Osmanlı savaşa girmeye mecbur bırakılmıştı ama “Türk-İslam bekasını korumak için” bunu yapması da gerekliydi. Bütün emeli kendisini parçalamak olan dünya güçlerine karşı bir direniş gibi tarif edildi dünya savaşı. Yusuf Akçura, “Cihan Harbi de kısmen bizim yorgan için kopmuştu. Bu, böyle iken, Devlet-i Osmaniye’nin harbe iştirak etmemesi hiç kabil olabilir miydi” diye soruyordu örneğin.

Osmanlı-Türk aydınındaki bu “haklılık” gayreti bu yönüyle Avrupa toplumlarındaki şuursuz savaş sarhoşluğundan ayrışır. Savaşın ne olduğunu bilmeyen bir kuşağın uçarılıkları değil, bizzat savaşlar ve yıkımlardan gelen bir kuşağın “alınyazısı” mottosuyla biçimlenmiş, nihayetinde ulusal bir ideolojiye dönüşecek ve Türkiye’nin 20. Yüzyılına damga vuracak bir düşünsel zemin ortaya çıkar. 1915 felaketi, Kurtuluş Savaşı, mübadelelerle Rum nüfusun ihracı gibi, birbirinden farklı zamanlarda ve motivasyonlarda gerçekleşmiş, ama hepsi önemli, belirleyici sonuçlara yol açmış büyük olayların arkasında ve haklılaştırılmasında bu zemin vardır. Hem Türk burjuva kültürünü hem de siyasetini güdüleyecek çarpıcı, sıra dışı bir dönemdir bu.

Bugün Türkiye’yi, Suriye’deki çatışmalarda baştan beri ve son olarak Kürtler üzerinden savaşçı bir pozisyona iten temel ideolojik-kültürel kabuk Birinci Dünya Savaşı yıllarında oluşmuştur. Harp, Osmanlı’nın yaklaşık 100 yıldır, aydınlar ve –özellikle de asker– bürokrasinin bir kısmı içinde tartışma ve eleştiri konusu olmuş kozmopolit yapısına karşı daha ‘tekçi’ bir toplum anlayışının hegemonik bir etki kurmasının fiziki ve duygusal zemini olmuştur.

 


KAYNAKÇA

Halide Edip Adıvar, Yeni Turan, Can Yayınları, 2018

Halide Edip Adıvar, Mor Salkımlı Ev, Can Yayınları, 2014

Erol Köroğlu, Türk Edebiyatı ve Birinci Dünya Savaşı (1914-1918) Propagandadan Millî Kimlik İnşasına, İletişim Yayınları, 2010

Ümit Kurt, “Türk’ün Büyük Biçare Irkı” / Türk Yurdu’nda Milliyetçiliğin Esasları, İletişim Yayınları, 2012

Kemal Tahir, Yorgun Savaşçı, İthaki Yayınları, 2012

Lenin, Emperyalizm, (Çev. Olcay Geridönmez), Evrensel Basım Yayın, 2001

Stefan Zweig, Dünün Dünyası (Çev. Burhan Arpad), Can Yayınları, 1996

 

 

Masada ve cephede: Bir sınıfın kendine karşı savaşı

Meksikalı ressam Diego Rivera, 1928’de Wall Street’teki Rockefeller binası duvarına Milyonerlerin Akşam Yemeği‘ni yaptığında, masadaki yüzlerden biri olan (kadının solunda oturan/resmin siparişçisi Nelson Rockefeller’in dedesi) John D. Rockefeller 18 yıldır ‘dünyanın en zengin insanı’ unvanını taşıyordu. Rockefeller imparatorluğu Amerikan İç Savaşı’nın yarattığı ‘fırsatlar’la kuruldu, Birinci Paylaşım Savaşı’nın öngününde ‘en zengin’ oldu, iki dünya savaşı arasında ve 1929 ekonomik krizinin öncesinde kendisini kendi duvarına bu vaziyette resmettirebilecek bir ‘özgüven’e ulaştı!

Maden işletmeciliğinden petrole uzanan yolda Rockefeller ‘tekelleşme’nin en önemli sembollerinden biri olarak yükselmişti: ‘Büyük aileler’in sembolü! Örneğin faaliyetlerini Avrupa’da icra eden Wendeller gibilerin… Almanya, Fransa ve Lüksemburg sınırında bulunan Briey-Thionville havzasının sahibi olan bu aile, Rockefeller’e bile parmak ısırtacak bir ‘başarı’ kazanmış ve bir dünya savaşının orta yerinde yükselivermişti!

Savaşın daha başında, 6 Ağustos 1914’ten itibaren Fransız ordusu tek kurşun atılmadan Briey-Thionville madenlerinin bulunduğu bölgeden çekiliverdi.[1] Ve işin daha ilginci sonraki dört yıl boyunca da buraya hiçbir saldırı düzenlenmedi. Böylece Almanya, bu bölge olmasa sadece Prusya demirine mahkûm kalacakken ve dolayısıyla silah üretimi için gereken hammaddeyi bulma sıkıntısı yaşayacakken savaşa rahatça devam edebildi. Fransız genelkurmayı zaman zaman siyasetçilerin bu madenlerin geri alınması gerektiği yönündeki açıklamalarına hiç kulak asmadı, hatta asabı bozulup bölgeyi bombalayan birkaç pilot cezalandırıldı! İşte bu sayede dört yıl boyunca 8.5 milyon askerinin 1 milyon 350 bini ölen Fransa ile 11 milyon askerinin 1.8 milyonu ölen Almanya birbirleri ile savaşmaya devam edebildi! Fransa ordusu Fransız silah üreticilerine, Fransız silah üreticileri de Alman silah üreticilerine bağlıydı: Eğer savaş sanayi için üretim yapıyorsanız ve karşınızda savaşacak bir ordu yoksa onu da üretebilirsiniz!

Rockefeller ve diğerleri için bugün de ‘ilham verici’ olan işte bu ‘çözüm’dü…

İnsan Seli, Guiseppe Pelizza da Volpeda

İtalyan ressam Guiseppe Pelizza da Volpeda, Dördüncü Kuvvet ya da İnsan Seli olarak tanınan başyapıtını 1901 yılında tamamladı. Resmine konu ettiği halkı, topraksız köylülükten proleterliğe doğru ilerlemekteydi. Resmin yapılışı boyunca geçen 10 yıl, büyük işletmelerin, dolayısıyla sanayi proletaryasının ortaya çıkışını yaşayan İtalya’nın bu alandaki belki de en ‘hızlı’ yıllarıydı. Sonunda, İtalyan işçi sınıfının o güne kadarki en görkemli eylemlerine uzanan bir siyasal örgütlenme ortaya çıktı. Fakat artık zaman dünya savaşını gösteriyordu.

İtalya; İngiltere, Almanya, Fransa hatta Belçika gibi ülkelere göre Avrupa’da sanayileşmenin en hızlı yaşandığı, büyük işletmelerin ve işçi sınıfının sayısal olarak en hızlı arttığı ülke değildi. Onları geriden takip ediyordu. 1900’den önceki yaklaşık 30 yıl içinde işçi sınıfının nüfusu 1 milyondan 2.5 milyona doğru yükselmişti. Aynı dönemde bu artış, İngiltere’de 6 milyondan 9 milyona, Almanya’da 7 milyondan 11-12 milyona ulaşmıştı.

İşçi sınıflarının sayısal büyüklüğü ülkelerin savaş karşısındaki durumunu da belirliyordu: İtalya gibi henüz ‘yolun başında’ olanlar pes ederken, hatta saf değiştirirken, ‘İttifak Devletleri’ içinde savaşı sonuna kadar götürebilenin Almanya olması tesadüf değildi. ‘İtilaf Devletleri’ içinde en büyük kazananın İngiltere olması da öyle…

Savaş sırasında bir milyonun üzerinde askerini kaybeden Rusya, Almanya, Avusturya-Macaristan ve Fransa gibi ülkelere kıyasla 350 bine yakın kayıp veren Osmanlı için yıkım ‘o kadar da büyük’ görünmeyebilir. Osmanlı’nın asker sayısı da askerini donatacak silah ve teçhizat kaynakları da onların hareketini sağlayacak nakliye yolları da rakiplerine ve müttefiklerine göre çok daha sınırlıydı. Bunların sağlanabileceği kaynaklar devlet dahilinde bulunsa bile istikrarlı çalışmalarını sağlayacak altyapı/işletme yoktu. Dolayısıyla buradaki, “Almanya kaybedince biz de kaybetmiş sayıldık,” tekerlemesi Almanya için tersinden, “Osmanlı yenilince biz de kaybettik” diye de okunabilir. Ki benzer bir durum Avusturya-Macaristan için de geçerliydi. Almanya’nın müttefikleri sınai açıdan kıta Avrupa’sındaki savaşta en çok karşı karşıya geldiği Fransa’nınkilere göre ‘zayıf’tır. İtalya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı’nın ‘sevk ve idaresi’ de –değişen derecelerde olsa da– Alman işçi sınıfının eline bakmaktadır!

Ekonomisi neredeyse tamamen ziraata dayalı Osmanlı’nın var olan ‘sanayisi’ de zaten yıllar içinde Avrupalı tekeller eliyle ve büyük oranda onların uygun gördükleri şekliyle ortaya çıkabilmiştir.

Hilal-i Ahmer’e Yardım, Mehmet Ruhi Arel

Mehmet Ruhi Arel’in Hilal-i Ahmer’e Yardım tablosu bu durumun sonucunu göstermesi açısından ilginçtir: Allah’ın ve peygamberinin evinde, onların halifesi tarafından ihtiyaç sahiplerine yardım için kurulmuş Hilal-i Ahmer halkın üç beş kuruşuna avuç açmaktadır. Yardım için ellerine bakılan cemaatin boyun eğmişliği dine değil, ‘kapitalizmin en üst aşaması’na karşıdır. Üstte başta ne varsa verilse kurtulunamayacak canavara karşı!

Gerçekte İngiliz proletaryası giderek daha fazla burjuvalaşmaktadır; öyle görünüyor ki, başka uluslara göre daha burjuva olan bu ulus, kendi burjuvazisinin yanısıra bir burjuva aristokrasisi ve bir burjuva proletaryası yaratmaya yönelmekte.[2] Lenin’in, Engels’ten aktardığı bu satırlar bize dünya savaşının neden asıl olarak işçi sınıfının ‘kendisine karşı’ yürüttüğü bir mücadele olduğunu anlatır aslında. Şöyle devam eder Engels: “Bütün dünyayı sömürmekte olan bir ulus için bu, elbette, bir dereceye kadar mantıksal bir şeydir.

Bu satırlar, ’emperyalizm aşaması’na ulaşan kapitalizmin gücünün kaynağını işaret etmektedir: ‘Merkez ülke’ İngiltere’de ‘işçi aristokrasisi’ 1800’lerin ikinci yarısıyla birlikte gelişmeye başlamıştır. Sarı sendikacılar, küçük paylarla işletmelere ‘ortak’ yapılan vasıflı işçiler ve onların siyasetteki ‘reformcu’ karşılıkları… En dibinde her kapitalist ülkeye bolca taşınan ‘yabancı işçiler’in bulunduğu, kendilerinin de içinden çıktıkları sınıfa karşı kapitalistlerin yanında mücadele etmektedir hepsi… Almanya’da, Karl Liebknecht dışında, savaşa onay veren ‘sosyal demokrat’ milletvekilleri vardır örneğin. Savaş devam ederken bütün ülkelerin işçilerine “silahları kendi kapitalistlerine doğrultma” önerisi yapan Lenin’e “deli saçması” diyerek karşı çıkan II. Enternasyonal delegeleri de…

Birinci savaş, tek başına; sadece o güne kadarki en yüksek kayıplara sahne olduğu, en geniş coğrafi bölgede çatışmalar yaşandığı, savaş teknolojisinin en yüksek noktasına ulaştığı çarpışma olduğu için ‘tarihi’ değildir. Öncesi ve sonrasında yaşananlarla birlikte kazanır tarihsel önemini. Kapitalizmin aşırı üretime dayalı, ‘insan’ı yok eden işleyişinin silahlarla devamıdır aslında ‘en büyük felaket’ denilen.

Tekelleşen sermaye hesabına fabrikada çalışan ve cephede çarpışan işçi sınıfının hikâyesidir özünde savaş: Silahları yapan, kullanan, Rockefeller masasındakiler için ‘yenen ve yenilen’ işçidir. Ekim Devrimi gibi zincirini kırabildiği yerde tarihin ‘ayarını’ değiştiren de…

Kızıl Süvariler, Kazimir Maleviç

İnsanlığın en büyük felaketi ve –bu açıdan– yeni umudu 100. yılında artık. Üstüne ikinci bir dünya savaşı, daha büyük yıkımlar ve yine ‘umut’ bırakarak insanı bugüne taşıdı tarih.

Rus ressam Kazimir Malevich’in Kızıl Süvariler’i, o tarihin içinde sürüp gidiyor atlarını yine: En alttaki kahverengiden en üstteki maviye, çoğu zaman tarihin önümüze ‘dümdüz’ koyuverdiği ‘derin’ perspektifin orta yerinde!

 


DİPNOTLAR

[1] Kapitalizmin Kara Kitabı, Çev: Kerem Kurtgözü, Evrensel Basım Yayın, 1. Basım 2013, s.93

[2] V. İ. Lenin, Emperyalizm/Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, Çev: Erdoğan Başar, Sol Yayınları, s.114

Sinemanın savaşı, savaşın sineması

Birinci Dünya Savaşı’nın bitişinin üzerinden yüz yıl geçti. Geriye kimi sınırlar, yaşanmışlıklar bıraktı. İkinci savaş, ilkine kıyasla bizim topraklara daha az, yeryüzünün öteki bucaklarına daha çok acı getirdi. Sinemanın bakış bucağı ise bizim memleketin çok uzaklarında şekillendi savaş döneminde.

Savaşın başladığı 1914 yılında henüz çok toydu sinema. Olanakları nispeten daha gelişmiş ülkelerde, savaşın propagandası için kullanılmaya başlandı yine de sinema.  Bu propaganda, kimi ülkelerde daha “kaba” kalırken, kimi ülkelerde cephe gerisini, savaşın vatan için mecburi olduğunu anlatan filmler yoluyla yapıldı. Bu yazıda ABD, Fransa, İngiltere, Almanya, Rusya sinemaları odağa alınarak, savaşın sinemaya etkilerini ele alacağız.

Bazı sinema tarihçileri tarafından Türkiye’de sinemanın başlangıcı olarak kabul edilen, “Aslında öyle bir hiç film olmadı” yönünde tevatürlere sebep olan, kaydı kaybolmuş Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı filminin “çekildiği” 1914’ün yaz aylarında, pek çok olaya şahit olundu. Panama Kanalı açıldı, D. W. Griffith’in Bir Ulusun Doğuşu (Birth of a Nation) filmi çekilmeye başlandı, Avusturya Arşidükü Franz Ferdinand bir suikasta kurban gitti. Panama kanalı açılınca ABD filmlerini uzak diyarlara gönderme olanağı buldu, Bir Ulusun Doğuşu filmi sinema dünyasını her bakımdan derinden etkiledi, Franz Ferdinand’ın öldürülmesi ise, patlamak için kıvılcım arayan Dünya Savaşı’nı tetikledi.

SAVAŞIN ÖNCESİNDE SİNEMA

Savaş başlamadan önce ABD’de yaklaşık 10.000, İngiltere’de ise 5.000’in üzerinde sinema perdesine film ışıkları düşüyordu. Rusya’da ise, ülkenin geri kalmışlığına rağmen, St. Petersburg ile Moskova’da toplam 200 kadar sinema salonu bulunuyordu.[1]

Bu dönemde sinema izleyicileri, üst sınıflardan ziyade, emekçilerdi. Çok da muteber bir konumu olmayan sinemaya dair, Çar II. Nikolay’nın 1913 yılında “Bence sinema son derece boş, gereksiz, hatta zararlı bir eğlence türü. İnsanın bu fasa fiso işleri sanatla eş tutması için aklından zoru olması gerekir” dediği rivayet edilir. [2] Dönemin filmleri de istisnalar haricinde derinlikten uzaktır epeyce. Bu makus kaderi yıkmaya çalışan yapıtlar arasında, İtalya’da çekilen Quo Vadis (1912) ile Cabiria (1914) sayılabilir. (Bu filmlere YouTube’dan ulaşmak mümkün)

Yukarıda bahsi geçen Bir Ulusun Doğuşu (1915) filminin tanıtım ilanlarında, “çok önemli not” olarak şunlar yazıyordu: “Bir Ulusun Doğuşu yalnızca en üst sınıf sinemalarda, seçkin sinema zevkine mukabil fiyatlarla gösterilecektir.” [3] Gerçekten de öyle olmuş, normal ücretin birkaç misline satılmıştı bu filmin biletleri. İlerleyen dönemde, savaş propagandası filmleri arttıkça da sinema giderek itibarlı hale geldi.

SAVAŞ DÖNEMİ FİLMLERİ

Somme Muharebesi (1916) filmine dair, Birleşik Krallık hükümdarı V. George “ordumuzun neler yaptığı, neleri başarmaya çalıştığını anlayabilmek için, halkımızın bu filmi görmesi gerekir” demişti.[4] Kısa süre içerisinde, filmler güvenilir bir bilgi kaynağı olarak görülmeye başlanmış, savaşı anlatan filmlerin gerçekten de savaş meydanında çekildiğini kanıtlamak için olsa gerek, bu filmlerin afişlerine “resmi” damgası basılır olmuştu.

Bu “resmi” damgasının bir nedeni de, sansürdü elbette. Ne de olsa, Amerikan İç Savaşı’nda, muharebe meydanlarının gökten balonlarla çekilen fotoğrafları büyük avantajlar sağlamıştı, öyle her cephenin görüntüsü her sinema salonunda gösterilemezdi. Ordunun izin verdiği ölçüde çekim yapmak serbestti ancak her ülkede. Kimi ülkelerde bu izin hiç çıkmıyordu. Mesela Almanya’nın, Somme Muharebesi’nin yarattığı uluslararası etkiyi kırma amacıyla, savaşı anlatan filmleri çekmesi, 1917’ye kadar sarkmıştı. Hızla hazırlanan propaganda filmlerinden bir tanesi olan Somme’daki Kahramanlarımız (1917), doğrudan İngilizlerin filmine bir cevaptı.

Savaş filmleri, daha çok cephe gerisini konu alıyordu, kısmen teknik olanaksızlıklar yüzünden. Koşan, talim yapan askerler, siperlerin durumu gibi görüntülere yer veriliyordu çokça. Muharebe meydanının tozu, dumanı, ışıksız vakitlerdeki çatışmaları, kayda almayı ya imkânsız hale getiriyor ya da çekilse bile kimseye bir anlam ifade etmiyordu. Griffith’in deyimiyle, “dramatik olamayacak kadar kaba” sahneler ortaya çıktığından dolayı, “savaşıyormuş gibi yapan” askerler konmuştu Somme Muharebesi’ne. Bu sahneler, sanki gerçekten karşıda ateş edilen bir düşman varmış gibi, “Askerlerimiz düşmana rahat vermezken…” gibi ara yazılarla veriliyordu filmde.[5]

SAVAŞIN SİNEMAYA ETKİLERİ

Savaş boyunca hem yönetmenler hem sinema salonları “davaya katkı sunan” işler ortaya koyma yükümlülüğüyle karşılaşmıştı. Kimi ülkelerde salonlar, ülke işgal edilince kapanıyordu, Almanya’nın Belçika’yı işgalindeki gibi. Bunun söz konusu olmadığı yerlerde, zaten ekonomik darboğazla, kıtlıkla yüz yüze olan halkın sinemaya gitmesi, artan bilet fiyatları nedeniyle zorlaşıyordu. Ayrıca sinemalar, muhtemel bir hava saldırısında kolayca hedef alınacağından, insanlar bombalanma korkusuyla evlerinde durmayı tercih edebiliyordu. Fakat her şeye rağmen, imanını kavi tutmak, savaşın durumunu görmek için sinemaya gidenler sayesinde, izleyici sayısı savaş boyunca sürekli olarak artmıştı.

Savaş öncesinde sinemada Fransa, İtalya, Danimarka filmlerinin hükümranlığı söz konusuydu. Örneğin bizim topraklarda çoğunlukla Fransa’dan getirilen filmlerin gösteriliyordu. Savaş sonrasında ise, başta Almanya ile Rusya olmak üzere pek çok ülke ulusal sinemasını güçlendirmeye başlamış, hepsinin ötesinde ise dünyanın yepyeni süper gücü ABD’nin Hollywood sineması, dağıtım olanaklarının artması sayesinde tartışmasız bir hakimiyet kazanmıştı. Hollywood’u bu denli ünlü kılan etmenlerin başında, savaş vardır yani.

Birinci Dünya Savaşı, günlük yaşamın inşasını pek çok yönden şekillendirdiği gibi, sinemayı da kültürel yaşamın merkezine yaklaştırdı. Hem önemli bir endüstri haline geldi, hem de “sinema mucizedir” dedirtti anlatım gücüyle. 1913 yılında Rus Çarı “fasa fiso bir iş” demişti sinemayla ilgili. 1922 yılında ise hem Rusya hem sinema değişmişti. Yeni bir çağ açılırken Lenin, “unutmayın ki, bütün sanat dalları içinde, bizim için en önemli sanat sinemadır.” diyordu artık. [6]

 


DİPNOTLAR

[1] Sayısal verilerin kaynağı: encyclopedia.1914-1918-online.net/article/filmcinema

[2] Aktaran: Taylor, Richard: Film Propaganda: Soviet Russia and Nazi Germany, Londra 1979, s. 35.

[3] https://earlyirishcinema.com/2016/09/14/the-birth-of-a-nation-in-ireland-autumn-1916/

[4] “The King And Somme Film”, The Times, 6 Eylül 1916, s. 9.

[5] Filmin tümünü görmek için: youtu.be/xQ_OZfaiUlc

[6] Lenin, Collected Works, Cilt 42, s. 591.

TARİH SİMÜLASYONU

AKP ve tarih dediğimizde uğraşmaya niyetlendiğimiz mesele, geçmişin yeniden üretimi meseledir. Gerçi ister politik ister akademik olsun, tarihle ilgilenmenin başka bir biçimi, başka bir karakteri zaten yoktur, olamaz; tarihle ilgilenmenin, tarihi bir işin içine sokmanın bütün biçimleri geçmişin yeniden üretiminden başka bir şey değildir. Tarihin politikadaki kullanımı da, benzer biçimde, günün dünyasının politikanın ihtiyaçlarına göre anlaşılması ve mümkünse aynı ihtiyaçlara göre yeniden biçimlendirilmesine hizmet eder.

Tarih üzerine yorum, başka bir deyimle tarih denen malzeme üzerinde yürütülen işlem, üç türlü tartışmaya açılabilir. İlkin, ilgili yorumun ya da işlemin özelde tarih, genelde sosyal bilimler açısından önemi ve kıymeti, yani bilimselliği üzerine olabilir bu tartışma. İkincisi, ilgili yorum ya da işlemin ortaya koyduğu örnek üzerinden tarih bilimindeki farklı ekollerinin, akımların ve görüşlerin karşılaştırmalı ve eleştirel bir değerlendirmeye açıldığı bir tartışma olabilir. Ya da belki sadece konjonktürel, yani Türkiye toplumu ve AKP gibi aktüel sınırlar içinde kalan bir tartışma olabilir. AKP’nin tarihle ilgilenme sebepleri ve bu ilginin biçimleri üzerine bir tartışma, söz konusu sebeplerin ve biçimlerin her zerresinde apaçık görülen tarih anlayışı ve yorumundaki sığlık, bu anlayış ve yorumun bilimsel yoksunluğu ve entelektüel çapsızlığı, ya da en güzeli, Adorno’nun bir tabiriyle, (AKP’nin bütün işleri gibi) “kuramsal olarak kavranamayacak kadar irrasyonel” oluşu sebebiyle, ancak üçüncü türden olabilir.

Üçüncü türden tartışmada söylenecek ilk şey, bilimsellik ölçütüyle tanımlanan ilk iki türü devre dışı bıraktığına göre, doğal olarak, AKP’nin tarih yorumunun bilim değil ideoloji olduğudur. O halde söyleyelim: AKP’nin tarih yorumu bilim değil ideolojidir.

İdeolojinin dili, tarihten geçmişimiz diye söz eder; ideolojinin alanına girildiğinde tarih, basitçe ve sadece geçmiştir. Geçmiş anlatısında tarih, belli bir hedef ve istikamette doğrusal bir ilerleyiş olarak keşfedilir, 1071’e yaslanan “Hedef 2071” gibi veya propaganda videolarında Fatih, Abdülhamit ve Erdoğan arasında kurulan analojik bağ gibi.

Yani tarihten bir geçmiş yaratılır. Bu işlemden sonra tarih, bugün’e dönüşmüş bir süreç olarak geçmiş’tir. Çünkü geçmiş, meşrulaştırır. Geçmiş, sefil görüntüler verebilecek bugüne şerefli bir arka plan sağlar. Bu yüzden, geçmiş olarak tarih, milliyetçi ve muhafazakâr ideolojilerin hammaddesidir; hem kendisi o hammaddeden türemiştir, hem de ihtiyaca göre o hammaddeden istediğini elde eder. Amaca uygun bir geçmiş yoksa da icat edilir. Ama bu, dediğimiz gibi, bilim filan değildir, çünkü nesnel ve somut olgulara yaslanmaz. Gerçi AKP’liler kendi tarih yorumlarının bilimsel saygınlığını tartışacak bir tevazu içinde değiller, ama hani olur da böyle bir tartışmaya girer de sıkışırlarsa, imdatlarına yetişebilecek, herhangi bir konuda nesnel gerçekliğe ulaşılabileceğini reddeden postmodernist bir bilim anlayışı var zaten; buna sığınarak bizim olgu dediğimiz şeye kurgu diyebilirler. Tarih biliminin büyük ve saygın ismi Eric Hobsbawm (ki bu ay ölümünün altıncı yılı oluyor, huzurla yatsın), “Olan şeylerle olmayan şeyler arasındaki ayrım olmadan tarihin de olamayacağına inananlardanım” der. Bir şey ya olmuştur ya da olmamıştır. Tarih biliminin ilk ve temel ilkesi budur. Roma, Pön savaşlarında Kartaca’yı yenilgiye uğratmış ve yok etmiştir, bunun tersi olmamıştır. Olguları kendimiz icat edemeyiz. Ama maalesef bunu yapıyoruz. Üstelik bunu yapanların hepsi eğitimli insanlar; üniversite hocaları, gazeteciler, uzmanlar, danışmanlar, televizyon programcıları… Yazık ki bunların çoğu üniversite bitirmiştir, yani eğitim hayatları boyunca olguya hakkını vermeyi öğrenmişlerdir, muhtemelen.

AKP’nin tarih diye ortaya koyduğu şey, nesnel ve somut olgulara yaslanmadığı için, bir tarih simülasyonudur. Zira geçmiş, gerçekte asla geri getirilemez; Selçuklu ve Osmanlı’daki devlet, eski hukuk, eski ahlâk, Asr-ı Saadet’teki din, bugün asla tekrar edilemez, zaten AKP’nin niyeti de bu değil. AKP’ninki bir restorasyon çağrısı değil. Restorasyon girişimlerinin, harap haldeki birkaç tarihi yapının restore edilmesi gibi küçük çaplı olanlar dışında, başarılı olamayacağını kendileri de biliyor. Eskiyi ihya edecek yapısal bir dönüşümden ziyade inşa edilmiş yeni yapıya –yani, konjonktürel olarak dünyayla uyumlu haldeki muhafazakâr liberalizmlerine, politik/ekonomik tutuculuklarına– ideolojik bir savunma arayışında onlar. Amaçlarını tarihsel bir çerçevede tanımlamakta ısrar eden bütün modern milliyetçi hareketler gibi AKP için de geçmişin, gerçek ve somut bir restorasyon maksatlı değil, retorik amaçlı kullanımı söz konusudur. Bu yüzden, AKP’nin tarih simülasyonu, daha ziyade, ideolojinin alanı olan üstyapıda ve simgesel düzeyde seyretmektedir.

Türkiye’de son on yıldaki tarihi film (ya da dönem filmi) üretimi, bunu gözlemlemeye uygun tipik bir vakadır. Hızlıca bir liste vermek gerekirse, bu dönem için şu filmleri sayabiliriz:

  • “120” (Özhan Eren, 2008)
  • “Sultanın Sırrı” (Hakan Şahin, 2010)
  • “Hür Adam: Bediüzzaman Said Nursi” (Mehmet Tanrısever, 2011)
  • “Fetih 1453” (Faruk Aksoy, 2012)
  • “Eve Dönüş: Sarıkamış 1915” (Alphan Eşeli, 2013)
  • “Mahmut ile Meryem” (Mehmet Ada Öztekin, 2013)
  • “Yunus Emre: Aşkın Sesi” (Kürşat Kızbaz, 2014)
  • “Birleşen Gönüller” (Hasan Kıraç, 2014)
  • “Son Mektup” (Özhan Eren, 2015)
  • “Kıtlık” (Ömer Sarıkaya, 2016)
  • “Somuncu Baba” (Kürşat Kızbaz, 2016)
  • “Direniş Karatay” (Selahattin Sancaklı, 2018)

Son yılların Türk sinemasındaki bu tarihi film bolluğu kendi açıklayıcı evrenini, AKP iktidarının kendini sağlamlaştırma sürecinde buluyor. AKP kendi iktidarını sağlamlaştırma yolunda Cumhuriyet’in laik modernizmi ile baş etmek durumundaydı. Bunu becerebildiği oranda ideolojisini toplum içinde yayabilme imkânı buluyordu.  O sebeple, tarihe AKP’ce bir yorum getiren bu filmleri, iktidarıyla endişe yaymaya başladığı 2000’li yılların başından itibaren bolca üretilmiş, Cumhuriyet’in resmi yorumuna göre çekilmiş Çanakkale ve Atatürk filmleriyle birlikte düşünmek anlamlıdır. Yine hızlıca bir liste vermek gerekirse:

  • “Çanakkale Son Kale” (Ahmet Okur, 2004)
  • “Kınalı Kuzular: Bedeli Çanakkale’de Ödendi” (Tunç Davut, 2006)
  • “Mustafa” (Can Dündar, 2008)
  • “Dersimiz Atatürk” (Hamdi Alkan, 2010)
  • “Veda” (Zülfü Livaneli, 2010)
  • “Çanakkale 1915” (Yeşim Sezgin, 2012)
  • “Çanakkale Çocukları” (Sinan Çetin, 2012)
  • “Çanakkale: Yolun Sonu” (Kemal Uzun, 2013)

Çanakkale ve Atatürk filmlerinde işlenen temel düşünceler, tam da (tedirgin modernlerin sosyolojik tekabülü olan) laik orta sınıfın içinde bulunduğu sancılı durumun yansımalarıydı. Memleketin hâl ve gidişi, Ergenekon ve Balyoz davalarının da etkisiyle militarizme kaymış bir sinema örneği koymuştu ortaya.[1] Hiç şüphesiz ki, bir liberal gazeteciyi, bir televizyon komedyenini ve eski bir sosyalisti Atatürk filmi çekme iştahında buluşturun şey, ülkenin politik ortamıydı. Hatırlayalım ki, yedi yıldır ülkede iktidar olan İslamcı Adalet ve Kalkınma Partisi hakkında “laikliğe aykırı fiillerin odağı haline geldiği” gerekçesiyle Yargıtay tarafından 2008’de kapatma davası açılmış, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan başta olmak üzere, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül dâhil 71 kişinin 5 yıl süre ile siyasetten uzaklaştırılması istenmişti.[2] Yani askeri ve sivil bürokrasiyi henüz tamamıyla alt edememiş, henüz tamamıyla devlet olamamış AKP ve ideolojisi sorgulanabilir durumdaydı ve bunun kültürel alanda rantı da mevcuttu. “Dersimiz Atatürk” filminin de senaryosunu yazmış olan Turgut Özakman’ın laikler ve ulusalcılar tarafından çılgınca okunan “Şu Çılgın Türkler” romanının,  bir iki yıl sonra hükümete darbe hazırlığını planladığı iddiasıyla “Terör Örgütü Lideri” olarak tutuklanacak olan Genelkurmay Başkanı’nın talimatıyla askeri okullarda okutulduğu yıllardı o yıllar. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında dinci bir ayaklanmada kafası kesilerek öldürülmüş ve bu nedenle Türkiyeli laikler için “Hepimiz Kubilayız!” sloganında hayat bulmuş bir idol olan genç subayın filmi (“Kubilay”, Ahmet Akıncı, 2010) bu nedenle yapılabiliyordu.  Fakat AKP iktidarı 12 Haziran 2011 genel seçiminden, yüzde 49.9 oy oranıyla, güçlenerek çıkınca, artık, böyle filmler yerine, ortalıkta “Hür Adam: Bediüzzaman Said Nursi” ve “Fetih 1453” gibi filmler görünmeye başladı. Kendinden ve iktidarından emin İslamcı muhafazakârlığın kültürel alana ideolojik müdahaleleriydi bunlar.[3]

Fakat şunu da belirtmeden geçmemek gerekir: Tarihe sinemasal bakışta AKP, hasım bellediği Cumhuriyetçi asker sivil laik bürokrasi ile aslında aynı noktada buluşmuştur. Şöyle ki… Gerek AKP’nin ilgi duyduğu Kayı Boyu [4] ve Osmanlı dönem filmleri, gerekse Çanakkale ve Atatürk filmleri, şüphesiz basitçe birer “tarihsel fantezi” değillerdi. Resmi ve popüler milliyetçiliğin her daim aktif olduğu Türkiye’de dönem filmleri hiçbir zaman “tarihsel fantezi” hafifliğinde olmadı, daima bunun ötesinde bir şeyleri temsil etti. Türk sinemasında tarihi filmler, resmi tarihin sinemasıdır. Türk sinemasının tarih yorumu, Türk sinemacılarının özgün bakışı, özgün yorumu değil, Türk milliyetçiliğinin resmi görüşüdür. Türk sineması, geçmişi ve tarihi sadece Türklerin ardı ardına zaferleriyle birbirine eklenen bir kahramanlıklar dizgesi olarak yorumlamıştır. Bir ulusun inşasına hizmet etmiş olan Yeşilçam’ın tarih filmlerinde, şanlı geçmiş, mazlum halk teması içinde savaşlar ve askeri kahramanlıklar anlatılmıştır. Savaşçı ve asker kahraman, Türk ulusunun beyazperdedeki sembolü olmuştur. AKP ile laik ulusalcıları tarih yorumunda buluşturan nokta budur.

Tarihin kültür aracılığıyla bu ideolojik kullanımı, günümüz kitle toplumu yaşantısına ve o yaşantının ürünü olarak kitle kültürüne ait bir olgudur. Dolayısıyla, bütün kültürel olguların incelenmesinde olduğu gibi, burada da tarihi filmler, kitle toplumunun genel özellikleri içerisine yerleştirilerek, iktisat gibi, sosyoloji gibi toplumsal hayatın diğer bütün alanlarıyla ilişkisi içinde değerlendirilmelidir.  Bu filmlerde geçmiş olarak tarih, bugünün kitle toplumu insanının yaşadığı gerçeklikle ilişki kurma biçimine, inançlarına, korkularına, içinde bulunduğu hayatla ilgili basmakalıp düşünceleri ve önyargılarına göre tasvir edilmiştir. Geçmiş diye izlediği şimdidir, böyle algılaması istenmektedir. Böylelikle hayatın hep aynı olduğuna, tarihin değişmez bir durağanlık olduğuna ve dolayısıyla geleceğin de farklı olmayacağına inanması kolaylaştırılmış olur. Alparslan-Fatih-Abdülhamit-Erdoğan çizgisi, 1071-2071 hattı, makul bir anlatı olma imkânını böyle elde eder.

Sıradan insanın yaşadığı dünya hakkında kendi yaşam deneyimleri ile bilgi edinme, bellek oluşturma ve giderek bir tarih bilincine erişmekten yoksun kılındığı hayat, o insana kendisine anlatılan tarihe inanmanın, simülasyonu hakikat diye kabullenmesinin koşulunu da hazırlıyor. Fakat şimdideki bu hâl, tarihte hiçbir iktidara vermediği gibi, AKP iktidarına da ebedi bir garanti vermiyor. Tarih biliminin yirminci yüzyıldaki değerli ismi, kavram-tarih ekolünün mimarı Reinhart Koselleck, mühim bir şeye dikkat çekiyor: “Kısa vadede tarih galip gelenler tarafından yazılabilir” diyor; “Ama uzun vadede tarihsel kavrayıştaki kazanımlar hep yenilenlerden gelmiştir.” Çünkü galipler, dönemsel zaferi sonsuz bir teleoloji olarak görme sarhoşluğuna kapılabilmekteler. Kaybedenler için bu geçerli değildir. Onlar niçin böyle olduğunu anlamaya ve açıklamaya ihtiyaç duyarlar. Bu durum, kaybedenler arasında tarih hakkında gerçekçi ve güçlü kavrayışlar yaratır. Türkiye’de de bugün tarih üzerine düşünenler içinde yenilgiye uğramışların sayısı, şüphesiz, daha fazla. Geleceğe dönük daha gerçekçi ve daha güçlü kavrayışlar ortaya koymaları da her zaman mümkün. Ve şüphesiz, gelecek uzun sürer.

Şimdiki zamanın hâkimleri -hem geçmiş hem de gelecek anlamında- tarih üzerinde bir otorite kurmak ister, onu kurgular.

Otorite “Hedef 2071” diyor.

Tarih, farklı bir kurgu üzerinde çalışıyor olabilir.


DİPNOTLAR

[1] Gerçi Türk sineması daima ordusunu seven bir sinema olmuştur. Sinema tarihimize 27 Mayıs darbesinin “savunusu” olarak geçmiş olan “Şafak Bekçileri” (Halit Refiğ,1963) bu hususta çok tipik bir filmdir mesela. Zira film, darbenin hedefindeki Demokrat Parti’nin sosyolojik tabanı olan bir toprak ağasının kızına duyduğu aşk ile mesleği arasında kalmış bir pilot üsteğmenin hikâyesi etrafında Türk Hava Kuvvetleri’ni anlatmaktadır ve Eskişehir’deki I. Hava Kuvvetleri Üssü’nde çekilmiş, ordu mensuplarından da oyuncu olarak yararlanmıştır.

[2] Dava dosyası Anayasa Mahkemesi’ne 14 Mart 2008’de sunulmuş olup, Anayasa Mahkemesi iddianameyi 31 Mart 2008 günü kabul etmiştir. 30 Temmuz 2008 tarihinde kamuoyuna yapılan açıklamada, partinin temelli kapatılmaması, fakat hazine yardımının belirli bir oranda kesilmesi kararına varılmıştır. 6 üye kapatılması, 5 üye kapatılmaması yönünde oy kullanmışken, hazine yardımının kesilmesi hakkındaki oylamada 11 üyenin 10’u kesilmesi yönünde oy kullanmıştır.

[3] Nitekim Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Mustafa İsen’in “Muhafazakâr kesimin nasıl bir demokrasi anlayışı varsa muhafazakâr estetik ve muhafazakâr sanat normlarını ve yapısını oluşturmak gibi bir yükümlülük içindeyiz” çağrısıyla, o kesimin best-seller yazarı İskender Pala tarafından “Muhafazakâr Sanat Manifestosu” bile yazılmıştı. (Nisan 2012)

[4] Kayı Boyu sevgisi tuhaf biçimlere de bürünebiliyor. Geçen ay, eski Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın oğlu, Fatih Sultan Mehmet’in hayatını kaybettiği Gebze Hünkâr Çayırı’nda düzenlenen ‘Kayı düğünü’ ile evlendi. Düğüne Cumhurbaşkanı Erdoğan da katılacaktı ama son anda programını iptal ettiği duyuruldu. Davetiyede, düğünün çadırlarla oba görüntüsü verilen alanda yapılacağı, at binilip ok atılacağı belirtilerek, davete isteyen konukların “dönem kıyafeti” ile katılabileceği not düşülmüş.

ESİR TANRILAR

Asur sarayının iç duvarlarını, kralın sınırsız egemenliğini “resimli destan” halinde anlatan kabartmalar süslüyor. Yakılan, yağmalanan köyler, talan edilen tarlalar, meyve bahçeleri, otlaklardan toplanıp getirilen hayvan sürüleri, gözleri önünde kafaları kesilen adamlara ağlayan ve o hengâmede çocuklarını korumaya çalışan kadınlar, develere ya da öküz arabalarına yüklenmiş ganimetler, kafileler halinde esirler, alâyıvalâ ile halkın önünden geçerek kralın ayakları altına götürülüyorlar. Köleleştirilmiş halklar bütün acıları ve çaresizlikleriyle sanki orada sonsuza dek resmigeçit yaparak, yalnızca tasvirleriyle değil, ruhlarıyla da kralın sınırsız egemenliğinin tanıklığına mahkûm edilmişler.

Ve onlarla birlikte tanrıları da geliyor! Şanlarına yakışır biçimde tahtırevanlar üzerine oturtulmuş olarak, esir edilen halkın tanrıları huzura çıkıyorlar…  Esir tanrılar!

Böylece, yeryüzüne ve gökyüzüne egemen olmanın sırları çözülüyor. Şiddeti, ekonomiyi ve ideolojiyi tek elde toplayan, tanrıları mülk edinmeyi de hak etmiştir.

Egemenliğin bu kadar basit unsurlar üzerinde ayakta durduğunu binlerce yıl öncesinden günümüze kadar kurulup yıkılmış her devlet iktidarı öğrenip uyguladı.

Bu üçayak, herhangi bir halkı vergi vermeye, köle gibi çalışmaya, asker olup savaşmaya razı edebilmek için gerekli bütün araçları sağlamaya yetiyor. Hemen herkesin ezbere bildiği gibi bunlardan birincisi, doğrudan doğruya sömürüye dayanan toplumsal üretim ilişkileri ve bunun üzerinde yükselen egemen sınıflardır. Ekonomik hayata hâkim olmak, onun süreçlerini denetlemek ve yönetmek egemenliğin vazgeçilmez işlevi, aynı zamanda dayanağıdır. Ürünün paylaşılması, kimin ne kadar hak alacağı ya da hiç almayacağı devlet eliyle düzenlenir.

İkincisi şiddet ve onun örgütlenmesidir. Silahlı güçler ve hapishaneler başta olmak üzere, bunları tamamlayan kurumlar ve araçlar şiddeti devletin tekeli altına alır.  Silah yalnızca devletin elinde bulunabilir; onun dışındakiler yalnızca özel izinle, devlet münasip görürse silah taşıyabilir. Kimse kimseyi hapsedemez, yasaktır; devlete serbesttir. Dövmek, sürgün etmek, kafa kesmek de öyle…

Üçüncü ve diğerleri kadar önemli dayanak ise ideolojidir. Kral, gücünü tapınılan bir güçten aldığını, onlarla konuşarak karar verdiğini, kendi kararlarının tanrının kararları olduğunu ileri sürer. Dolayısıyla, krala itaat, tanrıya, tanrılara itaatle aynıdır. Öyleyse itiraz etmek, boyun eğmemek, krala isyan etmek de tanrılara karşı işlenmiş suçlardır!

Aslan Avlamak

Asur sarayının duvar kabartmaları arasında önemli bir yer tutan aslan avı sahneleri, elbette yalnızca kralın zevklerinden birini anlatmıyor. Savaşa gider gibi hazırlanmış seçkin askerler eşliğinde, çift atlı savaş arabasına binmiş olarak kral aslan avına çıkıyor. Bir kabartma yüceler yücesi kralı, tek eliyle aslanı boğarken gösteriyor. Oklarla, mızraklarla öldürülmüş aslanlar, tıpkı esir halk ve onların tanrıları gibi, halkın gözüne sokula sokula saraya taşınıyorlar. Belki “aslan kebabı” diye bir yemek vardı sarayın mutfağında ama sırf yemek amacıyla götürülmüyor saraya. Bu da kuşkusuz iktidar bağlamında bir güç gösterisidir. “Hayvanlar âleminin kralı” olan aslanı avlamak, bir başka ülkenin kralını yenmeye eşdeğer olmalıydı!

Tanrılar ve aslanlar, kralın azametine, kudret ve kuvvetine, yeryüzünde ve gökyüzünde sınırsız egemenliğine tanıklık etmek için birleşiyorlar! Tanrılar esir edilerek, aslanlar öldürülerek halka aynı şeyi söylüyorlar: İtaat et!

Tanrıların Kardeşliği

İnsan, animizm çağlarından başlayarak, her varlıkta etki gücüne sahip bir ruh bulunduğuna inanmıştı. Zamanla sınıflandırmayı öğrendi. Tanrıları işlevlerine göre birleştirdi. Rüzgâra, şimşeğe, yağmura ayrı ayrı kimlik vermektense hepsini birleştirip bir fırtına tanrısı yarattı… Yine de pek çok tanrı vardı. Krallar, halkın yarattığı her tanrıyı kendi tanrıları olarak, tam bir iman ve sonsuz faydacılıkla benimsediler. Örneğin Hitit krallığı, Anadolu’nun en eski tanrı ve tanrıçalarını, “resmi tanrılar ve tanrıçalar” olarak onaylamış, farklı halk topluluklarının inançlarını da ortak inanç torbasına doldurmuştu.  Böylece o dönem Anadolu halkı, “Bin Tanrılı Halk” olarak tarihe geçti.  İnançları birleştirerek tekel altına almak, yönetim politikaları bakımından, egemen sınıfların en büyük buluşlarından sayılmalıdır. Ne var ki, birleştirilmiş tanrıların kendi aralarındaki ilişkiler, tıpkı insanlar arasındaki ilişkiler gibi karmaşıktı ve oldukça yakışıksız biçimler alabiliyordu. Birbirlerine düşmanlıkları, üçkâğıtçılıkları, çapkınlıkları, hırsızlıkları mitoloji literatürünü zenginleştiriyordu; ama yönetenlerin ilgilendiği tek yön, hepsinin kendilerini desteklemesiydi. Değil mi ki iktidarlarının dayanağı kılınmışlardı, kral da onları onurlandırmakta kusur etmezdi. Bir uçtan ötekine, bütün ülkeyi tapınaklarla doldurdular, kayalara resimlerini oydurdular, her yerde onların yanına kendi adlarını ve tasvirlerini de koydular. Tanrılara tapan halk, ona da tapmış oldu. Tanrıları tümüyle kendinin kılmak, hükmedilen halkın inancını tekel altına almak demekti.

Tanrılarına El Konulan İnsanlar, El Koyanın Kulu Olurlar

Tek elde toplanmış yetkilerle ülke yönetmenin elbette çok karmaşık pek çok siyasal unsuru vardır. Siyasal güç sahibi olmak, yalnızca siyaset içinde kalınarak gerçekleşemez. Siyasal egemenlik, toplumsal, ekonomik, kültürel pek çok unsuru kapsayan çok boyutlu bir bağıntılar bütününe hâkim olmayı gerektirir. Parçalardan biri olan kültürel egemenlik, büyük ölçüde ideolojik unsurlardan oluşur. Böyle kapsamlı bir hâkimiyet için, din, aile, vatan kavramları başta olmak üzere, yönetilenleri ortak kaygılar ve duyarlıklar ekseninde birleştirebilecek ve toplumsal yaşamın hareket halindeki bütün unsurlarını ve ilişkilerini etkileyebilecek kavramların ve mümkün olduğu kadarıyla bunların karşılık düştüğü nesnelliklerin tekel altında tutulması gerekir.

Ve asıl önemlisi, bütün bu kavramlar ve ilişkiler, zincirleme olarak, etrafında şekillendikleri eksenin hareketi gereği, hiyerarşinin en üstündeki güce bağlanırlar. Bu ilk akla gelebileceği gibi Tanrı’dır. Oysa politikanın biçimlendirdiği ve koşullandırdığı bütün açısından bakılınca, Tanrı’dan önce, politik şef gelir. Ondan sonra ise zaten bu dünyanın işleri bitmiştir!

Tanrıların teke indirilmesi, politik gücün tekel altına alınmasının aracı olarak işlev kazanmıştır. Bir tanrıdan umudunu kesenin başka bir tanrıya başvurması şansı da ortadan kalkmış, onların yerini üfürükçüler, muskacılar, tarikat şeyhleri almıştır. Nihayetinde, onların bağlantılarının da son düğüm noktası yine dünyevi büyük şef olunca, biraz dolambaçlı da olsa, döngü yine eskisi gibi tamamlanır.

“Kula kulluk” denilen şey, yönetici politika tarafından tanrıların esir edilmesiyle sağlanmış olan bir bağımlılıktır. Kurtuluşun yolu, ezenlerle ezilenler arasındaki ekonomik, siyasal ve kültürel zincirlerin tümünün kırılmasından geçmektedir. O zaman tanrılar da, esir edilmeyecekleri, kana, zulme, sömürüye, ahlaksızlığa, yalana bulaştırılmayacakları bir yere huzur içinde çekilebilirler.