Ölüm, insanı çoğu zaman ürpertiye düşüren, düşündüren bir gerçekliktir. Düşünürlerin, sanatçıların yüz yıllardır en önemli konusu, motivasyonu olmuştur. Belki de bütün yaşamın en önemli motivasyonu, anlamını var olduğumuzdan beri bir türlü kavrayamadığımız şey olan, ölümdür. Devinimi kesen, ama devindiren; bitiren, ama başlatan o büyük muamma: ÖLÜM.

Neden ölüm hakkında yazıyorsun diye sorarsanız, 2019 Sennur Sezer Emek ve Direniş Öykü Ödülü’nü bu yıl Hüseyin Peker’in Hasır Lokantası adlı dosyası kazandı. Öyküleri okuduğumda en çok ölüm üzerine düşündüğümü fark ettim. Teması, kayıp giden zamandan geriye kalan… Yani ölüm. Yazar, hüzünlü bir resimde gördüklerini yanı başındaki kör bir dostuna anlatır gibi abartmadan, sakince anlatmış ölümü. Onu yüceltmemiş, küçümsememiş, sıradanlaştırmamış. Ama, bir hüzün vardı, her öyküden sonra bende kalan.

Belki de ölümü en iyi tarif eden duygu hüzündür. Kim bilir?

Yıllar önce bir yazımda hayatı soylulaştıran şey ölümü unutmak değil, hatırlamaktır demiştim. Hüseyin Peker, öyküleriyle ölümü, ölümlü olduğumuzu hatırlatmak istemiş. Ve ölümün iflah etmediği insanları, ölümden en çok korkanları… Bazı insanlar var ki hiçbir gerçek onların nefsine gem vurmuyor, bir an olsun, “Şu fani hayatta ben bu kadar kötülüğü ne için yapıyorum,” diye düşündürmüyor. Yaşam oburu olan bu insanlar öylesine korkak ki ölümü unutmak için önüne çıkan her şeyi yiyip bitiriyor. İroni şu ki, hiçbir şey onları doyurmuyor. Belki de en çok onlara üzülmeliyiz, çünkü yaşamın bir gün biteceği gerçeğini kabullenemeyecek kadar güçsüzler.

Yazar, ölümün bile iflah edemediği bu insanlar için bir çözüm sunmuş mu öykülerinde? Hayır. Sanatın bir şeyi çözeceğine ben de hiçbir zaman inanmadım. Sanat hayat için çözüm sunmaz, ona katlanmamıza yardımcı olabilir sadece. Hayat katlanmak zorunda olduğumuz bir şeyse neden yaşıyoruz? Cevaplarımdan biri şu: Sanat için. Bize dayanma gücünü verene teşekkür etmek için.

Peker, bir öyküsünde hayatının sonuna yaklaştığını hisseden anneyi, çocukları ve torunlarını anlatırken okuyucuya ölümün saçmalığını hissettiriyor. Çocukların miras konusundaki karara homurdanışını fısıltıyla anlatıyor. Evet, yazarın üslubu nedir diye sorarsanız. Fısıltı, derim. Asla bağırmamış, ama susmamış da. Usulca anlatmış, bazen sadece göstermiş. Elbette bazen susmuş, anlatmak için ama.

Yazar fısıldarken şiirsel bir dil kullanmış. Hem, Cemal Süreyya da “Öykü şiirin uzun saçlı kız kardeşidir,” dememiş miydi? Elbette, şiir dili sebebiyle yer yer çok güçlü imgelerle karşılaştım. O imgelerde durup düşünmek, dinlenmek istedim. Bir imge bombardımanından bahsetmiyorum. Dediğim gibi; yer yer, uygun zamanlarda… Şiir ve düzyazı arkadaş olmuş kimi zaman. Birbirini kırmadan incitmeden yol almışlar. Kimse öne çıkmamış, kimse geride kalmamış.

Oldukça ekonomik bir dil kullanmış, Peker. Uzatmadan yazmış yazacağını. Öykü kahramanları da dili gibi abartısız, süssüz. Sıradan insanları, hayatımızın içindeki öyküleri yazmış. Peki, biri çıkıp derse, “Ben zaten sıradan bir hayat yaşıyorum, üstüne bir de sıradan hayatları mı okuyayım?” Bu soru bence önemli bir soru. Cevabım şu: Evet, neden olmasın. Sıradan olanın bağrındaki sıra dışı olanı görebilmek, gösterebilmek değil midir esas olan?

Akla gelmedik entrikalar, sizi sürükleyecek, oradan oraya savuracak, kalbinizin hızını arttıracak öyküler arıyorsanız Hasır Lokantası size göre değil sevgili okuyucu. Evet, rutin bir işin olabilir. Evet, herkes gibi olmak istemeyebilirsin. Sıradan hayatından sıkıldın belki de. Bir farklılık arıyorsun. Kaldı ki o entrika dolu diziler, parlatılan kitaplar, dedikodu programları, magazin dünyası da sıradan gelmeye başlamış olabilir. Şu soruyu da sorduğuna eminim? Neden bu sıradan yaşamı değiştiremiyorum? Belki de sıradan hayatlara biraz daha dikkatle bakarak, oraları gösteren romanları, şiirleri, öyküleri okuyarak bu değişime başlayabilirsin. Belki de zarif olan sadedir, abartısızdır.

Bir yıl kadar önce Sennur Sezer Emek ve Direniş Öykü Ödülü’nü Kaybolanın Hikâyesi adındaki dosyamla aldığımı öğrendiğimde çok sevinmiştim. Bu bir yıl içinde, ölümün bile iflah etmediği politikacıların yönettiği gündemi zengin(!) ülkemde biyolojik olarak ölmedim. Ruhsal olarak kaç kere öldüm, bilmiyorum. Sayamadım. Bu ruhsal ölümleri üzerimden silkelerken en çok da sanattan destek aldım. Hüseyin Peker’in dosyası önüme geldiğinde bir yıl önceyi yeniden yaşadım, hissettim.

Son söz olarak, yaşamanın direnmek olduğunu bize hayatının pratiğiyle gösteren Sennur Sezer’in adına düzenlenen yarışmada Hüseyin Peker’i aldığı ödül için tebrik eder, öyküleriyle bana ölüm gerçeğini bir kez daha hatırlattığı ve yaşattığı için kendisine teşekkür ederim.