Sanat ekonomik, kültürel ve siyasal yaşamımızın bir parçasıdır.  Bu yüzden de iktidarlar sanatı ellerinden bırakmamak ve kontrolü altında tutmak isterler. Tiyatro da sanatın bir parçasıdır: İnsanı insana insanla insanca anlatma sanatı. Memet Fuat, “Tiyatro, oyun sanatı, dinden de eskidir.”[1] der. Bu yüzden gücü elinde tutanların en çekindiği, sansürlediği, engellemeye çalıştığı bir daldır. Çünkü tiyatro korkusuzca anlatır: ama sessiz ama sözle.

SÖYLEŞİ: KÜBRA YETER

Coğrafyamızda tiyatroyu Anadolu Selçukluları’ndan başlatarak günümüze kadar taşıyabiliriz. Fakat Batı tiyatrosunun en önemli üç dönemini Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet olarak adlandırmak hiç de yanlış olmaz. Bu dönemlerde bizi ilgilendiren kısım yasaklar ve sansürler. Köçeklikten Karagöz’e, kadınların tiyatroya alınmamasından sahneye çıkma izni verilmemesine kadar birçok örnek bulabiliriz bu dönemlerden. Mesela oğlunu tiyatrodan vazgeçiremeyince İstanbul’da Türkçe tiyatro oynanmasını yasaklayan bir paşa…[2] Bunlar şimdi bize bir akıl tutulması gibi gelse de günümüzde işler çok da farklı yürüyor diyemeyiz. Daha çok tazedir, sırf adında “diktatör” geçiyor diye bir oyunun yasaklanması ve ‘kadınlar sahneye çıkmasın’ denmesi. Daha çok tazedir düşüncelerinden dolayı oyuncuların hapse atılması… Son zamanlarda özellikle OHAL süreciyle sıklıkla rastladığımız haberlerden biri oyun yasaklamaları, sansür ve oyuncular hakkında yapılan işlemler vs. Yenikapı Tiyatrosu oyuncusu Nazlı Masatçı ve Yolcu Tiyatro oyuncusu Cenk Dost Verdi bu gidişattan nasibini almış oyunculardan ikisi. Nazlı’nın vicdani ret hakkının tanınması için yapılan bir eylemde sokak tiyatrosu yapması,[3] Cenk Dost Verdi’nin de “sosyal medya paylaşımları” uygun (!) görülmemiş olacak ki iki oyuncu da tutuklu. Nazlı için 1 yıl 6 ay, Cenk için de önce 2 yıl 6 ay sonrasında 10 ay 15 gün ceza kararı çıktı mahkemeden. Biz bu röportajda farklı cezaevinde bulunan bu iki oyuncuyu buluşturmak istemiştik. Fakat maalesef Nazlı’ya sorularımız ulaşamadı. Hem mektup yasağı hem görüş yasağı derken bir türlü iletişim kuramadık. Belki özgürlüğüne kavuştuğunda bir araya gelir ve sohbet etme fırsatı yakalarız.

Seni seven dostların, seni izleyen seyirciler, ‘Palto’dan çıkanlar… hepimiz bu işe bir anlam vermeye çalışıyoruz. Sen söyle neden cezaevindesin?

“Palto”dan saçılan yalnızca gerçekler değildi. Gerçeğin açıklanabilirliğine duyduğumuz kadim ihtiyacı da hatırlatıyordu bize Gogol. Çünkü insan açıklanmaya, anlamlandırmaya, yani “neden?” diye sormaya ihtiyaç duyan tek canlıdır. Ancak böyle katlanır, inanır, öğrenir. Şu an bana dayatılan bu tecridin “neden”ine gelirsek de: Önceleri yani daha çok küçükken bile “içimde susmayan bir başka ben” diye tarif edebildiğim fakat daha sonraları tanıdığım bütün iyi insanların “vicdan” olarak tanımladıklarını anladığım ve şimdilerde de sıkı sıkıya sarıldığım bu tek kişilik örgütümle birtakım “suçlar” işlediğimi söylediler.

Neydi bu suçlar: Hepimizin kardeşi Aziz Güler’in “cenazesinden korkmayın,” demek, Nuriye’yi, Semih’i, Acun Hocamı haklı bulmak, Taybet Ana’yı unutamamak, Soma’da kahrolup Aladağ’da insanlığımdan utanmak; bir gün bir ekmeği Berkin’le bölüşmeyi hayal etmek, tanıştığım her Barış Akademisyeni’nin öğrencisi olmayı istemek, “Savaş bir halk sağlığı sorunudur,” diyen/diyebilen akla ve iradeye hayran olmak; muhafazakâr meselesiyle yalnızca kendi kirli, siyasi ve ekonomik çıkarları uğruna adaleti sadece kendilerine bir imtiyaz haline getirenlere karşı terörist ilan edilip hapishanelere atılmak pahasına haklın yanında olmaktan bir an bile vazgeçmemiş Çağdaş Hukukçular Derneği avukatlarının verdiği onurlu mücadeleyi dilimden düşürmemek, Suruç ve Ankara katliamlarını unutmamak, unutturmamak, “Aşkı batasıca” her insan müsveddesi erkeğin işlediği kadın cinayetinde dünya dursun istemek, yayın yasakları getirip adliyelerin bir kapısından sokup diğer kapısından salarak korudukları tecavüzcülerin, çocuk istismarcılarının yüzlerini bir bir ezberlemek; barınakları yıkılan, tekmelenen, işkence ve hatta tecavüz edilen, göç yollarına mega projeler yapılarak hayatları elinden alınan, kulakları, kuyrukları, tüm ayakları kesilen köpeklerin, kedilerin, kuşların, domuzların, atların melek olduğuna değil de katledildiğine inanmak… Bu daha uzar gider ne yazık ki ama toparlamam gerekirse, ben hatırladıkça ve en önemlisi hatırlattıkça insan kalınabildiğine inanıyorum. Şimdi de sonra da, belki de en büyük suçları hep bu yüzden işleyeceğim galiba.

Hakkında verilen karar ilk açıklandığında neler hissettin ve 18 Ağustos 2018 gününe kadar neler yaşadın?

Az önce konuştuğumuz olayların yaşandığı bir ülkede bana verilen bu sözde ceza da hiç sürpriz olmadı açıkçası. Hakkımda hazırlanan tutarsız dosya, celple ifadeye çağırmak yerine −neyse ki ben turnedeyken− evi basan onlarca polisle oluşturulmaya çalışılan komik-bildik algı, ifade verdiğim savcının, sonra şifahen görülen mahkeme heyetinin tutumu… Bütün bunlar buram buram adaletsizlik kokuyordu. Daha ilk mahkemede tepeden inen karar 1 yıl 18 ay (2,5 yıl) olmak üzere okundu. E güldüm tabii; “Suç, fikirler değil, bu olanların sebepleridir. Bunlar karşısında susmaktır.” diyebilmenin verdiği huzurla güldüm.

Buraya geldiğim 17 Ağustos 2018’e kadar, bir sonraki sezonda sahnede olamayacak olmanın, provası neredeyse biten bir oyunda oynayamayacak olmanın burukluğu belki de öfkesiydi en ağır basan duygu. Bu halet-i ruhiyeyle son birkaç oyunu oynarken hem Yolcu Tiyatro’da birlikte çalıştığım sanatçı arkadaşlarımla hem de seyirciyle daha da kenetlenmiş hissediyorduk. Cesaretleriyle beni hiç yalnız bırakmayan ailemle, arkadaşlarımla, az ve öz de olsa cesur sanatçı dostlarla, süreç boyunca desteğini, varlığını hiç eksiltmeyen avukatımla her fırsatta neden haklı olduğumuzu konuşup durduk. Ve ben yine anmalara, basın açıklamalarına, yasaklanan oyunların okuma eylemlerine gidip durdum.

İnternetin ve arama motorlarının olmadığı bir mekânda ihtiyacın olan bilgiye nasıl ulaşabiliyorsun?

Her cuma hücre kapısı açılıyor. Gardiyan “Geleneksel Cenk Dost Verdi kargo merasimi” diyerek beni kargo odasına götürüyor. İstisnasız her kargo günü kitap geldi. Tanıdık, tanımadık bir dünya dosttan onlarca kitap. Artık gardiyanlar, askerler, memurlar da ezberledi, “tabii ki kitap” diyorlar. Gelirken ihtiyaç duyacağımı düşündüğüm, okumayı planladığım ve bazı başucu kitaplarımı almıştım zaten. Güncele dair bilgiyi ise hücredeki merkezi sistemden yayın yapan televizyondan haberleri muhakkak izleyerek alıyoruz. Bir de gazete. Her ay aylık olarak −eğer yayın yasağı kapsamına sokulmamışsa− gazete alıyoruz. Şimdiye kadar iki hücre değiştirdim ve gittiğim her hücre neredeyse bir kütüphaneydi.

Sosyal medyadan men edilmiş bir gündelik hayat sakin mi yoksa daha mı kalabalık?

Daha sakin diyebilirim. Fakat bu mahrumiyetin sunduğu fırsat daha çok kendinizle kalmanız oluyor. Okudukça, izledikçe, konuştukça ve en önemlisi yaşayıp gördüklerinizle bu tecrit içinde kimi kez yükselen kimi kez alçalan iç sesinizle daha da kalabalıklaşabiliyor zihniniz. Bu kalabalıklığın sosyal medyadaki sanal kalabalıkla hiçbir alakası yok. Daha gerçek, daha tutarlı diyebilirim. Bir nevi inziva belki. Yine de bunun tercihen değil de dayatılan koşul, mahrum etme olduğu fikri hiç alışılabilir değil. Özellikle uzun süreli tutsaklıklarda ne olursa olsun çağın aygıtlarından, bu aygıtların deneyimiyle elde edilen sosyal ve felsefik beceriden/gelişimden uzaklık insan için büyük bir eksiklik haline gelebilir. Bu bakımdan bence bir hak gaspıdır. Öte yandan mektuplaşmak bu eksikliği öyle güzel gideriyor ki. Özledikçe tekrar tekrar okuduğum mektuplar, baktığım fotoğraflar var. İşte sana en anlamlı kalabalık.

İçeride sanatını temsil ediyorsun. Sana karşı insanların tutumu nasıl?

Buna vereceğim cevapta politik tutsaklarla kalmamın etkisi çok yüksek. Sanat içerikli sohbetlerle kısmen de olsa fikir ve deneyim sahibi olmaları karşılıklı alışveriş olanağı sundu, diyebilirim. Tanıdığım bu insanların devrimci kimlikleriyle sanata ve sanatçıya bakışlarındaki derinlik seçtiğim meslek adına kendimi bir kez daha şanslı hissettirdi. Burada bir sohbet etkinliğinde, 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü kapsamında oynadığım tek kişilik kısa oyun sonrası tam iki saat oyunculuk biçimleri hakkında sohbet ettik. Bu koşullarda oynamak ve oyunculuktan konuşmak eşsiz bir deneyimdi.

Okuma ve oyunculuk üzerine çalışmalarını nasıl devam ettiriyorsun?

Burada üç kişilik de olsa kaldığımız hücrede hayatı kolektifleştirmiş durumdayız. Bu, okuma konusunda oldukça disiplinli bir fırsat sunuyor insana. Böyle olması özellikle dışarıdaki hengameden fırsat bulamadığımdan biriken -tiyatro dışı- okumaları da yapmak için oldukça programlı ve verimli bir ortam yarattı.

Oyunculuk çalışmalarıma gelince, ben hep şuna inandım: oyuncunun bitmeyen okulu bedenidir. Orada mesleği boyunca hem öğrencidir hem de öğretmen. Bu bağı kopardığında “eylem”den uzaklaşır, tekdüze, giderek hantallaşan bir enerjiye kapılır. Bu tip bedenleri oynadıkları her rol birbirinden ne kadar farklı kişiler-durumlar-şeyler olursa olsun hep “kendisi gibi” olmaklığı ile tanırız. Şaşırmaz, heyecanlanmaz, ilgilenmez, izler geçeriz. Fakat beden farkındalığı yüksek, hareket olanakları geniş ve çeşitli olan oyuncu sahne üzerinde dilin tekdüzeliğinden eylemin-hareketin evrenselliğine öyle ustaca bir geçiş yapar ki onları izlemek şölene dönüşür. Bu heves ve bakış açısıyla buradaki oyunculuk çalışmalarımın en önemli kısmı, bedeni hazır tutmak adına yaptığım günlük egzersizler ve postür çalışmalarıdır. Zamanla her oyuncunun kendi metodu olagelir. Bense bunun sürekli −özellikle ihtiyaca göre− değişken olması gerektiğine inanırım. Şu an bir rol hazırlığına göre olmasa da mevcut koşullara göre yeniden şekillenmiş durumda rutin beden çalışmalarım. Mesela; pencere parmaklıklarında asılı kalarak envai çeşit açma-germe hareketleri, beş litrelik su dolu pet şişe üzerinde denge çalışmaları, iç içe geçirilip top haline getirilmiş çoraplarla üç top çevirme seansları ve çek pas sapıyla her yağmurda su basan havalandırmayı temizlerken binbir koreografi vs… Küçük çapta F Tipi sirk! 🙂

Özgürlüğünle kavuştuğunda ona neler söyleyeceksin?

Özgürlük karşıdan karşıya geçerken hep onu tutan elden kurtulmak isteyen çocukluğumuzdur. Asalak bir güvende olma duygusunu reddeder. Eğer başınız erkle-sistemle sıklıkla belaya girmiyor, zihniniz çelişmiyorsa kendinizi özgür falan sayamazsınız. Mevcut ortamda korunaklı, tehlikesiz, garanti ve güvende bir hayat sürüyorsanız avm vitrinindeki giydirilmiş mankenden farkınız yoktur. Bakış açınız bile bir başkası tarafından belirlenmiştir. “Poz”sunuzdur, riyakârlığın teşhirisinizdir. Bu yüzden ben sizinle bunları konuşabiliyor olmanın özgürlüğün bir parçası olduğunu, koşullar ne olursa olsun tek inancınızın özgürlük olması durumunda onun sizi hiç bırakmayacağını biliyorum artık. Ve çıkınca eminim ki ona, o da bana “Evet, şimdi ne yapıyoruz?” diyeceğiz.

Nazlı da şu an yanımızda ve sohbetimizde bizimle; Nazlı’ya neler söylemek istersin? (ve onun nezdinde herkese aslında)

Nazlı bir diğer sanatçı dostumuz sevgili Gizem Yerik’le aynı hapishanede birliktelerdi. Bir gün bana yolladığı mektubunda tutsak alınamamış enerjisi ve zihniyle sonuna gülücükler koyarak şöyle yazmıştı: “Bu iş böyle devam edecekse (yani sanatçıların tutuklanması) Adli-Bağımsız-Siyasi koğuşların haricinde bir de sanatçılar koğuşu açılsın.” Hak vermemek elde değildi. Benim için içeride ya da dışarıda Nazlı gibi Gizem gibi insanlarla olma fikri öyle kıymetli ki… Bu sürecin en değerli hediyelerinden biri de bu tanışıklık oldu ve umuyorum zihnen olduğu kadar fiziken de sık sık bir araya gelir, göze aldıklarımızın ortaklığıyla üretir, paylaşır ve çoğalırız. Bunu Nazlı’ya, Gizem’e ve onların nezdinde herkese söylüyorum. Ayırdığınız kıymetli vaktiniz ile gösterdiğiniz dayanışma için tüm dergi emekçisi dostlara selam ve sevgilerimi iletiyorum.

[1] Memet Fuat, Tiyatro Tarihi, MSM Yayınları, 2003, İstanbul, sf. 9

[2] Metin And, Başlangıcından 1983’e Türk Tiyatro Tarihi, İletişim Yayınları, 2014, İstanbul, sf. 91

[3] Oynanan oyun Gogol’ün Palto isimli oyunu.