CHRİSTİAN FUCHS:  21. YÜZYIL TOPLUMUNU VE İLETİŞİMİNİ ANLAMAK İÇİN MARX’I YENİDEN OKUMAYA İHTİYAÇ VAR

SÖYLEŞİ: CEREN SÖZERİ

Christian Fuchs,  Londra’da Westminster Üniversitesi İletişim ve Medya Araştırmaları Bölümü Başkanı. Türkiye’de medya ve iletişim çalışmaları alanında çok bilinen Marksist bir akademisyen. 2015 yılında Türkçeye çevrilen ve NotaBene yayınevi tarafından basılan Dijital Emek ve Karl Marx adlı kitabında, gündelik yaşamımızda kullandığımız sosyal medya ağlarında içerik üreticileri olarak bizlerden, Foxconn’daki donanım montajcılarına, hatta Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ndeki madencilere kadar uzanan bir çerçevede büyük kapitalist şirketler tarafından nasıl sömürüldüğümüzü anlatmıştı. Fuchs’un global ve yerel düzlemde kapitalist medya sermayesi karşısında bir direniş alanı olarak, güncel gelişmeler (Occupy hareketi, Arap Baharı, Gezi Direnişi vs.) nedeniyle akademinin de ilgisini çeken, alternatif medya kavramını antikapitalist içeriğe vurgu yaparak muhalif medyayı da kapsayacak, denli genişletme önerisi[1], kimlik hareketlerine sıkışmış, ötekileştirilmiş, yeni sosyal hareketler alternatif medyasının ‘kırılganlığına’ alan açmaya dair önemli ve provokatif bir çıkıştı. Fuchs ayrıca akademinin “güvenli” alanından çıkıp praksist bir yöntemle, gündelik tartışmaları akademik üretimin bir konusu haline getirmesiyle ve üretkenliğiyle de dikkate değer.

Türkiye’de iletişim alanı, geçmişten bugüne, diğer disiplinlerden çok daha fazla, Batı’nın liberal ve neoliberal kavramlarıyla hemhal olmuş durumda; en ‘özgür’ müfredatta dahi emek, örgütlenme gibi kavramlar Benjamin’e referansla “aura”sıyla sınırlı. Teknolojik determinizme ihtiyatla yaklaşan,  eleştirel bakan, iletişimin ekonomi politiğine yoğunlaşan akademisyenlerin önemli bir kısmı KHK’larla üniversitelerden sürüldü. Yeni teknolojik gelişmelerin haber üretimi, dağıtımında çok daha fazla rol oynamasının, ekonomik krizlerin ve de neoliberal politikaların akademiye hâkim hale gelmesinin etkisiyle “inovasyon, girişimcilik, yönetişim, sürdürülebilirlik…” gibi kavramlara, en hafif tabirle, yaslanan araştırma alanları ön plana çıktı. Hatta Marksist yaklaşımın günümüzün iletişim dünyasını anlamaya yetmediği, Marksist kavramların çağın gerisinde kaldığına dair yorumlar dahi yapıldı.

Bu dosyaya, Fuchs’u, makaleleri yoluyla dâhil etme gayretiyle yola çıkmışken, kendisine kısıtlı bir zamanda sınırlı sayıda soru sorabilme imkânı yakaladık. Bu vesileyle Diyar Saraçoğlu’na bir kez daha teşekkür ederiz. Mail yoluyla gerçekleştirebildiğimiz, dolayısıyla karşılıklı yeni tartışmalara imkân veremese de, bu söyleşide Fuchs, Facebook ve Twitter’ın Türkiye politikasını “liberalizmin ton farkı” olarak tasvir etmişti. Nitekim daha söyleşinin çeviri aşamasında Twitter, Türkiye’de bir temsilci atayacağını açıkladı.

Hükümet, Temmuz ayında İnternet Kanunu’nda yaptığı değişiklikle, günlük erişimi bir milyondan fazla olan yurt dışı kaynaklı sosyal ağ sağlayıcılarına Türkiye’de (“Türk vatandaşı olan”) bir temsilci belirleme, Türkiye’deki kullanıcıların verilerini Türkiye’de barındırma, hâkim veya mahkeme kararı ile verilen erişime engelleme kararlarını dört saat içinde uygulama şartları getirmişti. Aksi takdirde önce para cezası, ardından reklam kısıtlaması ve sonrasında önce yüzde 50, ardından yüzde 90 bant genişliği daraltılması yaptırımlarına maruz kalacaklardı. Facebook, YouTube ve TikTok Ekim ayında birer temsilci belirlediklerini açıklarken, Twitter’ın beş aylık sessizliği, doğal olarak sansüre çok açık bu karara bir direniş olarak yorumlandı. Twitter’ın, geçmişte Snowden soruşturmasından, sokak hareketlerine, kullanıcıların bilgilerini paylaşmama konusundaki tutumunu da bu algıya sebep olmuştu.

Türkiye gibi, medyanın büyük bir kısmının hükümetin kontrolünde olduğu, kalanların siyasal, yasal ve ekonomik baskılarla mücadele ettiği ülkelerde sosyal medya yaşamsal öneme haiz oldu. Twitter en nihayetinde, “Öyle mi alay komutanı!”, “Bu yasalar neden hep Fatmalara işliyor!” itirazlarından, sansürlenmiş haberlerin paylaşılabilmesine, şiddetin önlenmesi ya da cezalandırılması kampanyalarına kadar mağdurun da, yanı sıra her türden iktidarın da megafonu işlevi gördü, görmeye devam ediyor.

Tarihin ilginç bir cilvesi olarak Türkiye’de kamuoyu, kamusal alan kavramıyla başörtüsü eylemleri ve onunla ilgili yasal değişiklikler sürecinde tanışmıştı. Başörtüsünün kamuda serbest hale gelmesiyle sorun  “güya” çözüldü ve kamusal alan tartışmaları artan yeni baskılara rağmen, akademi dışında, Gezi’ye kadar rağbet görmedi. Fuchs, bu söyleşide kamusal alan tartışmasını yeniden açtı ve gerçek bir kamusal alanın ancak devlet ve sermaye kontrolünün dışında gerçekleşebileceğinin, bunun da demokratik bir çerçeve gerektirdiğinin altını çizdi.

Jürgen Habermas’ın 1962 tarihli Kamusal Alanın Yapısal Dönüşümü (Strukturwandel der Öffentlichkeit) isimli çalışmasında kavramsallaştırdığı, ancak 1980’lerin sonunda popülerleşen kamusal alan tartışmaları, Alexander Kluge ve Oskar Negt’in, Habermas’ın idealize ettiği burjuva kamusal alanın hiçbir zaman varolmadığı, karşıt proleter kamusal alanlara dikkat çeken çalışmalarıyla genişleyip, ardından Nancy Fraser, Seyla Benhabib, Miriam Hansen gibi feminist teorisyenlerin bu yaklaşımlardaki toplumsal cinsiyet körülüğüne ve ulusötesi dayanışmaya dikkat çeken alt kamusal alanların varlığına işaret eden itirazlarıyla evrildi. Bu tartışma, bir tarafta yeni sosyal hareketler ve internetin sunduğu olanaklarla heyecan yaratırken, diğer tarafta Web 2.0’ın yarattığı kapitalist sosyal ağların ekonomi-politik çerçevede imkanları ve sınırlılıkları içinde kaldı. Haksız değildi, kapitalist küresel devlerin algoritmaya dayalı sinizmi üzerinden bir kamusal alan tarifi, Trump’ın tweet’lerinin engellenmesi kadar ‘yaratıcı’ bir moderasyon kararından öteye geçemezdi.

Lakin Fuchs, bu söyleşide, kooperatif sosyal medya alanları ve de daha ilginci kamusal yayıncılığın işlevi üzerinden yeni bir tartışma açıyor. Kamu hizmeti yayıncılığını (ki Türkiye’de genel tanım itibariyle maalesef TRT’ye tekabül ediyor), kamu hizmeti internetini aktif hale getirmenin yollarını tartışmayı öneriyor. Fakat bunların önkoşulu olan demokratik (siyasi ve yasal) çerçeve gökten zembille inmeyeceğine göre, yalnızca Fuchs’un değil, AB’nin dahi kurtuluş aradığı yeni bir kamu hizmeti iletişimi alanı nasıl yaratılacak? Ya da kamu hizmeti yayıncılığının köhneleşmiş bir politikadan ibaret olduğunu varsayan ve özelleştirilmesi gerektiğini savunan neo-liberal görüşe karşı, sınıf çatışmasının bu kadar görünür olduğu bir dönemde, devlet ve sermayeden bağımsız, Habermas’ın iletişimsel eylem içinde tanımladığı bireylerin ortak yaşamlarına dair sorunlarını müzakere edebildikleri bir alan olarak “yaşam dünyası”yla kavramsallaştırdığı bir alanda, online ya da offline kamu hizmeti yayıncılığı sömürgeleştirme süreçlerinden nasıl bağımsız kalacak? Bunların tümü, sınıf hareketinin ve sosyal hareketlerin aynı potada, marjinalleşmiş siyasal önerilerden ibaret görüldüğü, aralardaki çatışmaların nüanslardan ibaret sanıldığı, lakin İstanbul Sözleşmesi’nden bir gecede çekilme kararında da görüldüğü gibi, yeri geldiğinde bu çatışmaların araçsallaştırıldığı bir iklimde, sermaye ya da devletin kontrol alanlarından bağımsız bir kamusal alan yaratma idealinin daha da fazla tartışılmasını gerekli kılıyor.

Fuchs’un son dönemde tüm makalelerinde ve bu söyleşide altını çizdiği bir başka önerisi ise Marks’ı yeniden okumak. Türkiye’de medya araştırmalarında Marksist çalışmalar, medya-sermaye ilişkileri ve onun küresel uzantılarına ilişkin analizlerle kısıtlı kalırken, ağırlık çok şaşırtıcı olmamakla birlikte kültürel çalışmalarda görünür oldu. Eleştirel kuramlarda yapısalcı ve post-yapısalcı araştırmalar, konu farklı mevzu aynı alanda kendisini tekrar ettiği kadar, ekonomi politik araştırmalar da benzer bir kısır döngüye girmiş ya da konjonktürel olarak gündem dışı kalmıştı. Son yıllarda Marks’ın bir gazete yazarı olarak basın özgürlüğüne bakışı, liberal sistemin “özgürlük” tanımına cevap olarak hatırlanır oldu. Fuchs, Marks’ı neden yeniden okumamız gerektiğine cevap ararken “köhneleştiği” varsayılan, lakin bugün yeniden, evden çalışmayla dahi gündemimize giren “sömürgeleştiren” düzenle iletişimsel eylemle mücadele etmeyi öneriyor. Eleştirel gazeteciliğin toplumsal alanına dair yeni tartışmalar açıyor. Daha da önemlisi, bilgi emeğinin inşasında, kapitalist ana akım sermayenin ötesinde, kendisini alternatif, muhalif ya da bağımsız olarak niteleyen medya da dâhil olmak üzere, emek – sermaye ilişkilerinde yabancılaşma kavramını yeniden gündemimize sokuyor. Bu uzun girişteki soruların hiçbirinin cevabı aşağıda yok. Ama cevaplanmaya ihtiyaç çok fazla soru var. Fuchs’un deyimiyle 21. yüzyılın toplumunu ve iletişimini anlamak için Marks’ı yeniden okumaya ihtiyacımız var. Güzel haber: Fuchs’un dijital kapitalizm çağında Marks’ı neden yeniden okumamız gerektiğine dair önermelerini içeren, geçen yıl yayımlanan kitabı Türkçe çevrilmiş, yayım aşamasındaymış.

Sermaye ve devlet kontrolü “yaşam dünyasının” sömürgeleştirmesi demek

Bir sosyal medya devi olarak Twitter kendisine siyasi ve sosyal alandaki tartışmaları geliştirmek için bir rol biçmiş gibi görünüyor. ABD’de sağ kanat Twitter’ın son dönem hesap engellemelerini ya da içerik uyarılarını ifade özgürlüğünün baskılanması olarak görüp kınarken, muhaliflerden onaylayanlar da var. Bunu basit bir moderasyon politikası olarak tanımlamak zor. Twitter’ın hangi motivasyonla hareket ettiğini düşünüyorsunuz ve Facebook’un içerik politikalarıyla kıyaslandığında neden daha farklı algılanıyor?

Twitter’ın temel amacı Facebook’unki ile aynı: Hedefe yönelik reklamlarla kâr elde etmek. Twitter’ın siyasi tartışmaları geliştirebildiğini konusunda şüpheliyim. Filtre balonlarına dayanan yüzeysel bilgi paylaşımı için yüksek hızlı bir mecra. Gerçek tartışmalara odaklanan platformlar oluşturmak mümkün ancak bunun için zaman ve mekân yaratmak gerek. Clubhouse’un bu tür tartışmaları beslemeye daha uygun prensipleri mevcut. Ancak, reklam satan bir kapitalist şirket olarak, tüm sesli konuşmaları sonsuza dek saklama ve bunları reklam satma amacıyla metalaştırma tehlikesi de var. Reklamlar, sonrasında, tartışmaları kesintiye uğratacak ve yok edecektir.

Facebook daha genel bir kitleye hitap ederken, Twitter kullanıcıları siyasetle daha ilgili ve entelektüel. Dolayısıyla, Twitter’daki aşırı sağ propagandaya karşı bir şeyler yapma baskısı oldukça yüksek. Bu, Jack Dorsey’in neden bu tür gönderileri silme konusunda Mark Zuckerberg’den farklı bir görüşe sahip olduğunu kısmen açıklayabilir. İkisinin dünya görüşlerinde liberalizmin farklı tonları var. Ortak yanları ise sonuçta reklam satarak sermaye biriktirmek istemeleri.

Otoriter Kapitalizm Çağında Sosyal Medya kitabınızda, “Katılımcı bir medya ücretine, yavaş medyaya, Club 2.0’a, çevrimiçi reklamcılığın ve uluslararası medya şirketlerinin vergilendirilmesine, hedef odaklı ve davranışsal siyasi online reklamcılığın yasaklanmasına, algoritmik faaliyetlerin paralı insan emeği ile ikame edilmesine, alternatif bir İnternet ve bir kamu hizmeti İnternetinin yaratılması vb.’ne dayanan sosyalist-hümanist medya politikalarına ihtiyacımız var” demiştiniz. Türkiye gibi otoriter rejimlerde, online reklamcık ve uluslararası şirketlerden alınan vergiler doğrudan daha otoriter uygulamalara eğilimli hükümetlerin bütçelerine gidiyor. Kamu hizmeti yayıncılığı alanları ise birer propaganda aracına dönüşüyor. Diğer taraftan grevdeki işçilerin, şiddete uğrayan kadınların, ötekileştirilen LGBTİ+’ların sesi başta Twitter olmak üzere sosyal medya aracılığı ile duyulabiliyor. Sosyal medya ayrıca alternatif muhalif medya için de en önemli dağıtım kanallarından biri. Bu ikilemi nasıl aşabiliriz?

Kapitalist medyayı ve internet platformlarını uygun şekilde vergilendirmek ve düzenlemek, demokratik bir çerçeve gerektirir. Şirketlerin kendilerini düzenlediği, istediklerini yaptıkları ve vergi ödemedikleri, düzenlenmemiş neoliberal kapitalist çerçeve bir sorundur. Ancak otoriter bir devletin konuşmayı ve medyayı kontrol ettiği bir bağlam da oldukça sorunludur. Medyanın kapitalistler ve devlet tarafından kontrolü, demokratik söylemin ve kamusal alanın baltalandığı “yaşam dünyasının” sömürgeleştirme biçimleridir. Gerçek bir kamusal alan, ne devlet kontrolünün ne de kapitalist kontrolün olduğu, sermaye ve devletten bağımsız platformlarda ve medyada, vatandaşlar arasında ihtilaflı, eleştirel, yapıcı tartışmalara imkan veren demokratik çerçevenin olduğu bir alandır. Platform kooperatifleri ve kamu hizmeti İnternet platformları olası alternatifler. Kapitalist internet platformlarımız olduğu sürece, bunlar demokratik olarak düzenlenmeli, ancak bu tür bir düzenleme, ön koşul olarak demokratik devlet ve demokratik bir kamusal alan gerektirir. Medyanın hem sermaye hem de devlet tarafından kontrolü, özgür olmama ve kamusal alanın yıkımı anlamına gelir.

Siz ayrıca “Bugünün aşırı sağcı liderlerinin Twitter, Facebook ve YouTube’un ustaları” olduğunu yazmıştınız. Twitter aynı zamanda bugün aşırı sağın megafonu haline dönüştü. Batıda bu durum daha çok yankı odaları kavramıyla sınırlı bir çerçevede tartışılıyor. Twitter ve diğer platformların moderasyon kuralları en nihayetinde keyfilik içeriyor. Siyasi tartışmalar, protestolar için online ortamda muhalif bir kamusal alan nasıl yaratılabilir?

Twitter, dünyanın ve Twitter’ın en önemli demagogu olan Donald Trump’ın mesajlarını sildi ve hesabını engelledi. Bunun Twitter’ın iradi kararı sonucu olduğu doğru. Kimin konuşacağına, kimin susacağına dair sermaye şirketi özdenetimi ideal bir durum değildir neticede oldukça keyfi kararlarla sonuçlanabilir. Bununla birlikte Trump’ın hesabının silinmesi yalnızca Twitter’ın özerk tutumunun sonucu değildi. Antifaşist hareketlerin ve grupların baskıları, lobi faaliyetleri bu kararın alınmasında önemli rol oynadı.

Şirketlerin özdenetimi uç noktalardan biri; medya ve internet üzerinde devlet kontrolü ise bir diğer uç nokta. İkincisinde devlet kimin nerede ve ne zaman konuşcağına karar veriyor, ki otoriter rejimlerde bu devlet sansürü ve gözetlemeye de imkan tanıyor. İdeal olan, ifade özgürlüğünü korumak için kuralların açıkça tanımlı olduğu, aynı zamanda hangi konuşmanın kontrol edilmesi gerektiğinin (örneğin ölüm tehditleri, faşist propaganda, ırkçılık vb.) düzenlendiği demokratik bir denetimin mücadelesini vermek. Ayrıca yapıcı ve tartışmaya açık yeni müzakere formatlarına ihtiyacımız var. Sermaye ve devletten bağımsız kamu yayıncılığı ve kamu internet yayıncılığı yeni internet platformları ve tartışmalar için yeni formatlar vs. yaratabilir. Demokratik bir kamusal alan, kamu yayıncılığı ve kamu insternet platformlarını gerekli kılıyor.

Sınıf çatışması geleneksel medyada (anaakım medya, işçi gazeteleri, feminist yayınlar vs.) farklı biçimlerde görünür haldeydi, şimdiyse tümü aynı sosyal medya ağlarında bir arada. Bu konu üzerinde yıllardır yazıyorsunuz, bunun uzun bir tartışma olduğunun farkındayım, ancak özetlemeniz mümkün olursa, bugün, dijital kapitalizm çağında neden Marx’ı yeniden okumaya ihtiyacımız var?

Marx’ın çalışmalarında 21. yüzyıldaki medya ortamını anlamamıza yardımcı olabilecek pek çok yön var: eleştirel gazeteciliğin toplumdaki rolü, teknoloji / medya teknolojisi ve toplum diyalektiği, üreten, iletişim içinde bir sosyal varlık olarak insan, Marx’ın 1850’lerin sonlarında formüle ettiği İnternet benzeri bir bilgi sistemi vizyonu, iletişim araçlarının ekonomi ve toplumun küreselleşmesindeki rolü, Marx’ın emek kavramları, bilgi emeğinin analizi inşasında genel idrak ve bugünkü medya endüstrisini anlamak için son derece kullanışlı bir kavram olan yabancılaşma, Dijital kapitalizmin analizinin temeli olarak Marx’ın kapitalizm kavramı, tabloid basın içinde ve aracılığıyla yayılan ideoloji bağlamında Marx’ın ideolojisi, kapitalist olmayan medya ve iletişimi tasavvur etmenin temeli olarak Marx’ın kapitalizme alternatifler kavramı, Marx’ın çağdaş mücadelelerin analizinin temeli olarak sosyal ve sınıf mücadeleleri ve dijital arabuluculuk anlayışı vb. 2020’de yayımlanan “Marksizm: Karl Marx’ın Kültür ve İletişim Çalışmaları için On Beş Anahtar Kavramı” adlı kitabımda bunları ve daha fazlasını özetledim. Marx, 21. yüzyılın iletişimini ve toplumunu anlamak isteyen herkes için oldukça önemli bir düşünür.

[1] Christian Fuchs. 2010. ‘Alternative Media as Critical Media.’ European Journal of Social Theory 13(2): 173–192. doi:10.1177/1368431010362294.