Değişmenin ve değiştirmenin okulu; grev

İşçiler kişisel güven ve özgürlüklerini tek tek kendilerinin kişisel eğitimlerini ilerletmekle kazanmazlar. Değişme ve değiştirme güçlerini, sınıf olarak birleşmelerinden ve toplumsal hayata sınıf olarak katılmalarından alırlar. Kişisel güveni ve özgür bireyler olmayı ortak mücadelelerinden öğrenirler. Grevler de bunun en hızlı ve etkili yaşandığı mücadele okullarıdır.

İSKENDER BAYHAN

İşçilerin kendilerini ve dünyayı değiştirmelerinin en etkili ve güçlü araçlarından birisi olan grevler karşısında Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP hükümetlerinin tutumu sürekli yasakçılık oldu. Bunun son örneklerini cam ve petrol iş kolunda gördük. İstanbul’un Pendik ilçesinde bulunan Mefar İlaç fabrikasında yapılacak grev, 5 Haziran’da daha başlamadan alınan kararla yasaklandı. Böylece Mefar grev yasağı AKP hükümetleri dönemindeki 13. grev yasağı olarak tarihe geçti. Son grev yasaklarının beşi, bir yılını doldurmak üzere olan, OHAL döneminde alındı.

Türkiye’de grev hakkının yasalardaki güdüklüğü ve bunun OHAL koşullarıyla birlikte daha da daraltıldığı dikkate alındığında bu erteleme/yasaklama kararları aslında grev hakkının fiilen ortadan kaldırılması anlamına geliyor.

AK Saray’a kurulduktan sonra muhtarlar toplantısını meclis grup toplantılarının alternatifi haline getiren Erdoğan’ın OHAL’i uzatma kararının gerekçelerini sıralarken sarfettiği “Grevdir, boykottur, ıvır vır bir şey var mı? Yok” sözleri ise bu gerçeğin açık itirafı niteliği taşıyor.

Her fırsatta sureti haktan görünmeyi “tüccar siyasetin” temel pazarlama taktiklerinden birisi haline getiren Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın işçilerin, emekçilerin grev hakkı konusunda bu marifetini sergilemeyi pek de tercih etmediğini görüyoruz. Aslında Erdoğan’ın söz konusu işçi hakları olunca ne kadar “açık sözlü” olduğunu daha önce de birçok kez gördük. İşte herkesin hatırlayacağı bir kaç örnek:

Başbakan olduğu dönemde 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanması tartışmalarına dair: “Ayakların başları yönettiği bir yerde kıyamet kopar.” (22-23 Nisan 2008)

Başbakan olduğu dönemde TEKEL işçilerinin fiili grevi ve eylemlerine ilişkin: “Yasa dışı. İşgal”. “Milletin emanet ettiği kasayı kusura bakmayın soydurmayız. Yetim hakkını yedirmeyiz.” (Ocak-Şubat 2010)

Başbakan olduğu dönemde yaşanan Soma katliamı için yaptığı açıklama: “Arkadaşlar yani biz bir defa bu tür ocaklarında, kömür ocaklarında bu olanları, lütfen buralarda bu olaylar hiç olmaz diye yorumlamayalım. Bunlar olağan şeylerdir. Literatürde iş kazası denilen bir olay vardır. Bunun yapısında, fıtratında bunlar var.” (13-14 Mayıs 2014)

Erdoğan’ın gerek uzun başbakanlık geçmişinde, gerekse cumhurbaşkanı olduğundan bu yana benzer birçok açıklamasına rastlamak mümkün. Öyleyse yukarıda vurguladığımız gerçeğin altını çizerek soralım: Neredeyse her konuda sureti haktan görünmeye çalışan bir siyasetçi-devlet adamı işçiler ve grevleri söz konusu olunca niye bunu yapmıyor da açıktan diklenmeyi tercih ediyor?

Grev karşıtlığının nedenleri üzerine…

Birbirini tamamlayan birçok yanıt verilebilir bu soruya. Örneğin; devamcısı olmakla çokça övündüğü Osmanlı devlet geleneği-göreneğinden özellikle de Abdülhamid’in icraatlarından feyz aldığı için denebilir. Ya da ‘İsmail Ağa Holding’in ünlü tüccarlarından, kapitalist mürit Cübbeli Ahmet’in “Kıdem tazminatı almak caiz değildir” açıklamasında kendini dışa vuran “yüksek ilimden” besleniyor diye düşünülebilir.

Yakın siyasi tarihimizde işçilerin grevleri ve direnişleri karşısında yıpranıp, seçim kaybeden hükümetler gibi olmamak için kendince dersler çıkardığı, bunun içinde “yılanı küçükken ezeceksin” düşüncesiyle hareket ettiği de söylenebilir. Örneğin; “Çankaya’nın Şişmanı İşçi Düşmanı!” sloganının yükseldiği ‘89 Bahar Eylemleri ve büyük madenci grevinin ardından Özal’lı-ANAP’lı yılların sonunun gelişinden… “Kurt, Kuş, Arı Kahrolsun IMF İktidarı” sloganları eşliğinde tarihe karışan Ecevit’li DSP-ANAP-MHP koalisyon hükümetinin bitişinden vb. Tüm bu geçmişi hatırlayarak, ülke gündeminde öne çıkan bir işçi grevinin hızla büyüyüp mesela “Ak Saray’ın Uzunu Attırırız Tozunu!” sloganıyla sonunu getirebileceğinden endişeleniyor olabilir pekala…

İktidarda olduğu dönem boyunca ciddi bir işçi muhalefetiyle karşılaşmadığı, işçi sendikalarının güçsüz, yönetimlerininin neredeyse her düzeyde ağa ve bürokratların egemenliğinde olduğu, hatta çoğunu kendisi kontrol ettiği için rahat davrandığı gibi daha pratik yanıtlar da verilebilir.

Bu yanıtların her birinde doğruluk payı bulunabilir. Ama onun grev yasakçılığının, işçilerin hak mücadelesi karşısındaki düşmanca tutumunun temelinde yatan esas gerçeği kalın çizgilerle vurgulamazsak bu yanıtlar eksik kalacaktır. Erdoğan’ın hükümetleri kapitalistlerin hizmetinde, burjuva hükümetlerdir. Kendisi de bir kapitalist-bir burjuvadır. Ve kapitalistler, burjuvazi ve hükümetleri en çok grevlerden, işçilerin birleşik mücadelesinden korkar.

Grevlerin ortaya çıkışı ve özellikleri

İşçi sınıfının en etkili, güçlü ve sık kullandığı mücadele araçlarının başında gelen grevler, kapitalist üretim ve bölüşüm ilişkileri üzerinde yükselir. Kapitalizmin ortaya çıkışıyla işçilerin kapitalistlere karşı mücadelesi yaşıttır.

İşçilerin kapitalistlere karşı daha iyi ücret ve insanca yaşam koşulları temelindeki mücadelesi başlangıçta bireysel hak arayışları olarak ortaya çıkar. Kapitalist üretim ilerledikçe ve işyerleri, fabrikalar büyüdükçe işçilerin kapitalistler karşısındaki mücadelesi de birleşik bir mücadeleye dönüşür ve grevler başlar.

Başlangıçta ekonomik haklar temelinde ortaya çıkan grevler, içerikleri ve taleplerine bağlı olarak dayanışma grevi ve siyasi grevler şeklinde yeni nitelikler kazanarak zenginleşir. Tek tek işyerleri, fabrikalar, giderek aynı iş kolları ve farklı iş kollarından işçilerin ortak grevlerine ve genel greve doğru çeşitlenir.

Bir işyeri veya fabrikada yaşanan her grev, en yakınındaki fabrikalardan başlayarak bulunduğu havzayı, ilçeyi, ili ve giderek bütün bir ülkeyi etkileme gücüne sahiptir. Dünya ve Türkiye işçi sınıfının mücadele tarihinde bunun sayısız örneğiyle karşılaşırız. Yine daha sınırlı sayıda olsa da aynı veya farklı işkollarından grevler uluslararası ölçekte de etkili olabilirler.

İki yıl önce Bursa’daki Renault fabrikasında başlayan ve hızla kentteki diğer fabrikalara, ardından ülke geneline yayılan, giderek uluslararası ölçektede etkisi görülen ve “metal fırtına” olarak işçi sınıfının mücadelesine damgasını vuran grev süreci bunun en yakın örneğidir.

Öte yandan hangi milliyetten ve inançtan olurlarsa olsunlar grev hakkı konusunda kapitalistler ve burjuva hükümetler, bütün milliyetlerden ve inançlardan işçi sınıfının karşısına benzer sınıf tutumuyla çıkarlar. Daha birkaç hafta önce Kanada’nın Quebec eyaletinde yerel meclis 175 bin sendikalı inşaat işçisinin ücret zammı için başlattıkları grevi bitirmek üzere OHAL yasası çıkardı. Ondan bir-iki gün sonra da İsveç hükümeti liman işçilerinin grevini bitirmek için grev hakkını kısıtlamaya gitti.

Kanada ve İsveç’in burjuva demokratik politik sistemleri, grev engelleri/yasakları söz konusu olunca, “Tek adam, tek parti” diktatörlüğü peşinde koşan Sünni kapitalist Erdoğan ile aynı kulvarda birleşti.

Dünyanın neresinde olursa olsun her grev sınıf mücadelesi zemininde ortaya çıkar ve özünde politik bir içerik taşır. Talepleri, örgütlülüğü ve yaygınlığına bağlı olarak, kapitalistleri ve onların hükümetlerini tedirgin eder, korkutur. Bu tedirginlik ve korku, greve öncülük eden işçilerin, sendikacıların sınıf bilinci ve bağımsız politik örgütlülüğünün düzeyiyle doğru orantılıdır.

Grevlerle güzel günlere yürümek

İşçiler ile kapitalistler, işçi sınıfı ile burjuvazi arasında kapitalizmin doğasından gelen mücadele biçim ve araçları elbette sadece grevlere indirgenemez. Bu anlamda grev sınıf mücadelesi açısından bir amaç ve her şey değildir. Ancak işçilerin tek tek ve sınıf olarak değişmesi, çevrelerini ve dünyayı değiştirmeyi öğrenmeleri ve bunu şu ya da bu ölçüde gerçeğe dönüştürmeleri açısından en keskin, en güçlü mücadele aracıdır.

Bunun içindir ki her grev aynı zamanda bir mücadele okulu olarak işlev görür. Kapitalizmin egemen olmaya başladığı dönemde makinaların, üretim araçlarının kırılıp parçalanmasıyla yola çıkıp, burjuvazinin iktidarını yıkmayı da kapsayan 300 yıla yakın mücadele birikimi içerisinde işçi sınıfının gerçek ve yaygın okulları grev alanları olmuştur.

Doğrudan bir grevin içinde bulunan, hatta grevle dolaylı da olsa bir şekilde bağ kuran her işçinin kendi günlük hayatına, ailesiyle ve arkadaş çevresiyle kurduğu toplumsal ilişkilere, fabrikasına, sermayedara ve yaşadığı toplumsal sisteme bakışında uğradığı değişim gözle görülürdür. Bu öyle bir değişimdir ki normal süreçlerden katbekat hızlı yaşanır. O güne kadar doğru bildiklerinin nasıl tersyüz olduğunu, kendi toplumsal gerçekliğinin bilincine varmaya ne kadar açık ve olgun hale geldiğini kolay kolay başka hiçbir yerde, zamanda ve mekânda görmek bu kadar mümkün olmaz.

Çokça inanılıp söylendiği gibi işçiler kişisel güven ve özgürlüklerini tek tek kendilerinin kişisel eğitimlerini ilerletmekle kazanmazlar. Değişme ve değiştirme güçlerini, sınıf olarak birleşmelerinden ve toplumsal hayata sınıf olarak katılmalarından alırlar. Kişisel güveni ve özgür bireyler olmayı ortak mücadelelerinden öğrenirler. Grevler de bunun en hızlı ve etkili yaşandığı mücadele okullarıdır. Ve işçiler bu okullardan geçerek “biraz daha ustalaşırlar taşı kırmakta ve dostu düşmandan ayırmakta.”

Hele ki başarılı grevler, işçilerde ve toplumsal ilişkilerinde daha kalıcı ve köklü değişimler yaratır. Başarılı grevlerin öğreticiliği çok daha zengin ve derin olur. Ancak yenilgiyle bile sonuçlansa grev yaşamış bir işçinin o deneyimden sonra hayata farklı baktığına sıklıkla tanık oluruz. Eğer bugüne kadar yüz yüze gelip konuşmadıysanız başarılı ya da başarısız olmuş bir grev okulundan geçmiş bir işçiyle mutlaka konuşun. Göreceksiniz ne çok şey öğrendiğini ve emin olun size de iyi gelecek memleketin bunca hayhuyu içerisinde bu diyalog.

Hani İşçi B diyor ya “Güzel günler gelmez bize, biz güzel günlere yürümedikçe.”

İşçiler de grevlerle yürür güzel günlere ve grevlerle öğretirler güzel günlere yürümeyi herkese.

Grevleri erteleyenler, yasaklayanlar ve kıranlarsa güzel günler için yürüyenlerden ve gelecek güzel günlerden korkanlardır.

PAYLAŞ