Şehrin üstünde dumanlar yükseliyordu. Bir tarafta günlerdir bitip tükenmek bilmeyen yangınlar, yıkılmış bloklar ve tek tük ayakta kalmış binalara yazılmış “WE ARE STILL HERE”, “LAST HOPE” yazıları, bir tarafta şehrin merkezinde gençlerin katıldığı şaşaalı disko partileri; kadife giysiler ve elmaslarla dolu, “cazibe merkezleri” vardı.

70’li yılların başlarında New York’un merkezi, beyaz gençlerin böyle partiler düzenlediği ve bunun gençlik içerisinde oldukça popüler olduğu; bu partilere hazırlıkların çok önemsendiği, giyilen kıyafetlerden takılan takılara kadar ince elenip sık dokunduğu ve gençlerin “daha gösterişli” olmak için birbiriyle yarıştığı bir atmosferi barındırıyordu. Düzenli olarak gerçekleşen bu partiler, New York gençliği için neredeyse eğlencenin vücut bulmuş haliydi!

Tüm dünya New York’u cennet zannederken o zamanlar Bronx yanıyordu. Bronx’ta yılda ortalama 12.000 yangın gerçekleşiyor ve “Binaları yok olmuş, her yerde enkazlarla işgal altındaki bir şehir” benzetmeleri yapılıyordu.[1]

New York’un bir bölgesi olan Bronx’ta genellikle siyahiler yaşıyordu. İşsizlik, kötü yaşam koşullarını doğuruyor, bu koşullarda gençler genellikle var olan çetelerde kendine bir yer bulabiliyor ve çeşitli suçlara karışıyordu. Bu tabloda New York’taki diskolarda eğlenmek onlar için ulaşılamaz bir durumdu. Bir yandan New York’taki diskolar, onlar için giremediği ancak şatafatını sürekli aralarında konuştukları bir yerdi, bir yandan da çeteleriyle “alan savunması” yaptıklarından bölge bölge ayırdıkları Bronx’tan çıkmıyorlar, çoğunlukla da kendi içlerinde ve diğer çetelerle çatışmalara giriyorlardı.

Çeteleşmenin en popüler olduğu bölge ise Bronx’un doğu yakasıydı. Onlarca grup birbiriyle iktidar kavgası yaşıyor ve genellikle yabancı insanların giremediği bölgeler olarak bilinen bu bölgede her gün siyahi gençler birbirini öldürüyordu.

ABD’de siyahilerin haklarını savunan Kara Panterler Partisi çeteleşmeyi bitirmek için çeşitli yollarla gençlerle bir araya geliyordu. Buna paralel olarak yine Bronx’un doğusunda Afrika Bambataa isimli bir Dj, tüm çete liderlerini bir araya toplayarak bu sorunu ortadan kaldırmaya karar verdi. Bunu gerçekleştirirken Dj Kool Herc’ten etkilenmiş ve hip-hop kültürünü, çetelere bölünmüş siyahileri bir araya toparlamak için bir fırsat olarak görmüştü.

Afrika Bambataa’nın yarattığı bu akım, Bronx’un doğusundaki gençleri oldukça etkiledi. Birbirleri ile amansız bir savaş içerisinde olan çete üyeleri, şimdi aynı parkta Afrika Bambataa’nın ritimleriyle eğleniyorlardı. Çeşitli suçlara bulaşanlar bu kültürde kendine çoktan yer bulmuştu bile; kimisi grafiti yapıyor, kimisi break dans ile ilgileniyor, kimisi elinde mikrofon, kafiyeli sözlerle erken dönem rap’ini yaratıyordu. Geride kalan kaos ve suç dolu günlerin sonunda müziğin birleştirici gücü ile bir nesil adeta kendi sözünü söyleyebileceği bir kanal açıyordu.

Hip-hop kültürünün filizlendiği bu atmosferde, eline ilk mikrofonu alanlar; ilk MC (Microphone Controller) ya da rapper dediğimiz kişiler, genellikle parkta bulunan arkadaşlarının isimlerini kafiyeli bir şekilde bağırıp kitleyi eğlendirenlerdi. Sonrasında mikrofon başında olmak daha popüler olmuş, birbirinden etkilenen gençler kendi farklı tarzlarıyla mikrofon başına geçmişti. Ancak tarzları ne kadar farklı olursa olsun, mikrofon başında söylenenler aşağı yukarı aynıydı: Kafiyeli bir biçimde espri yapmak.

Erken dönem rap parçalarının kayıt edilmesi gibi bir kaygının olmayışından dolayı, şu anda bu örneklere yalnızca o dönem düzenlenen partilerin videolarını incelediğimizde ulaşabiliyoruz. Erken dönem sanatçılarının kayıt kültürü yoktu, çünkü düzenledikleri eğlenceler sadece o an içindi ve hiçbirisi bunu bir plağa kaydetmeye yanaşmadı. Hip-hop kültürü ortaya çıktıktan sonraki altı yıl içerisinde yalnızca canlı performanslar ve onların kaydedildiği kasetlerden ibaretti. Ortada henüz bir plağa kaydedilmiş albüm yoktu. [2]

İlk çıkan parçalarda da genellikle kafiye ile harmanlanmış espriler vardı, bu sebeple anlatılan hikayeler genellikle gündelik yaşamdan oluyor ya da MC’ler kendilerini kafiyeli bir şekilde övüyordu. Artık klişe olarak sayılan bu tarzın içerisinden, rapin dilini “emeklemekten hızlı adımlarla yürümeye” doğru evrilten bir gelişme yaşandı.

Hip-hop şehir merkezinde adeta patlak vermişti! Ancak Bronx’un güneyinde kimse için iş yoktu. İşsizlik %25-30’lara varmıştı. İşte tam da bu anda, Bronx’ta yaşayanların geleceksizlik sorunlarından, gündelik yaşantıdaki sıkıntılarından ve karşılaştıkları olaylardan beslenerek hazırlanan bir kayıt gündeme oturdu: Grandmaster Flash ve Furious Five’ın kaydını gerçekleştirdiği “The Message” parçası.

The Message, grubun kaydedilen ilk parçası olma özelliğini de taşıyor. O zamana kadarki bütün çalışmaları “parti şarkıları” olduğundan kaydedilmemiş ve toplumsal bir önem taşıyan bu parçaları kaydedilmişti. Ayrıca bu plak eleştirmenler tarafından “Hip-hop’un çok açıkça politikayla ilgili olabileceğini gösterdi” diye yorumlanıyor, Rolling Stones dergisinden beş yıldız alıyordu. Bütün yönleriyle bu kayıt, kendinden sonra yapılacak şarkılar için hali hazırda akmakta olan suya bir yöne vermişti. Rap’in dili oluşmaya başlamıştı.

Bu dönüm noktasıyla birlikte artık yeni moda “kendi hikayeni anlatmak” olmuştu. Devamında Rap Müzik tarihi için kült sayılabilecek parçaların geneli, yazıldıkları dönemde özellikle siyahi gençliğin yaşadığı baskı ve sömürüye karşı tepkilerini içeriyordu. Gündelik hayattan bahsetme bu kadar derinleşmişken, çete savaşları bu kadar popülerken, bir de rapperların birbirleri ile rekabet etmek için yaptıkları atışmalar, hip-hop kültürü içinde var olan grupların (crew), geleceklerini çetelere dayandırmasının kapısını aralıyordu.

Kültürün erkek egemen bir kültür olması sebebiyle kadın rapperların sayısı oldukça azdı. Çünkü kendilerine bu kültür içerisinde yer bulamıyorlar ve plak şirketi yapımcıları çoğunlukla erkek sanatçıları seçme eğilimine olduklarından sahnelere çıkamıyorlardı. Hali hazırda tüm platformların da erkeklerin elinde bulunduğunu göz önünde bulundurursak bu atmosferde kadın rapper olarak sahneye çıkmak, tercih edilmesi mümkün olmayan bir durumdu. Bu yıllarda California’da gelişen “gangsta rap” ile birlikte, şarkıların teması kadınların “domine” edilmesi üzerine kuruluydu. Kadının cinselliği ön plana çıkarılırken bir yandan da erkeği eve bağlayan, onun parası yemek isteyen ve bunun için seksapelini kullanan “poison” olarak bilinen şekilde kadınların nitelendirildiği temaların kullanımı da bu zamanları kapsıyor.

Tam da bu zamanlarda yani 80’lerin ortalarına doğru Queen Latifah ve Moniel Love adında iki kadın rapperın çıkardığı “Lady’s First” parçası kültürün gündemine oturdu. Kadınların rap dünyasının bir parçası olduğunun vurgulandığı bu parça kadınlar için marş (anthem) olarak kabul edilmişti bile. Latifah ve Love, “Lady’s First” parçasında başarılı bir şekilde hemcinslerinin Amerika’da yaşadığı cinsel şiddeti, ayrımcılığı işlerken bir yandan da siyahi halkın maruz kaldığı kötü yaşam koşullarını da işliyorlardı

80’lerin sonuna doğru, kültürün ana gündemi siyahi gençlere uygulanan polis şiddetiydi. Bu nedenle bir araya gelen tüm rap grupları, genellikle kendilerini bir çete olarak tarif etmiş ve karşılarına şiddetin kaynağı olan polisleri koymuşlardı.

90’lara geldiğimizde ise artık kültürün ana gündemi çetelerin birbirleri ile aralarında ki kavgalardı. Bu kavgaların bilindik aktörü Tupac Shakur ve Biggie Smalls cinayetlerinde adı geçen Crips ve Bloods çeteleriydi.

Bu dönemle birlikte ortaya çıkan eserlerin genel dilinde tam bir “aşağılama kaygısı” hakimdi. Şarkıyı yapan grubun ya da kişinin, karşısına aldığı kişiden sözleri her zaman daha güçlüydü, daha fazla parası vardı ve onun çetesini yok edebilecek güce sahipti. Karşısındaki kişiyi aşağılamak için cinsiyetçi küfürlerin kullanılmasının yaygınlaşması da tam olarak bu dönemi kapsıyor. Bu söylemler, çetelerin silahlanmasını hızlandırıyor ve çete üyeleri çatışmalarda birbirini vuruyordu. Müziğin artık bir endüstri olması, Rap’in ana akımın kendisi haline gelmesi, bu tarz parçaların sınırsız üretiminin yolunu açıyordu.

Yolun başında çeteleşmeyi bölgesel olarak bitirme noktasına getiren kültür, geldiği nokta itibariyle bölgelere bölünmüş rapperlar üzerinden çeteleşmeyi doruk noktaya çıkarıyor ve parçalarda sarf edilen tüm tehditler neredeyse somutlaşıyordu.

Kültürün doğduğu topraklardaki sosyo-kültürel özellikleri göz önünde bulundurduğumuzda, cinsiyetçi dilin aslında hip-hop kültürünün içinde var olduğu söyleyebiliriz.

TÜRKÇE RAP MÜZİĞİN DOĞUŞU

Tüm bunlar olurken, 60’lı yıllarda Almanya’ya göçün başlaması ile birlikte, “ikinci nesil” diye tabir edilen; Almanya’ya iş sebebiyle göçmüş Türklerin orada doğan çocukları bir kimlik karmaşası yaşıyordu. Bu gençler, kendilerine has geliştirdikleri, “Türk argosu” olarak anılan bir protest dil kullanıyorlardı. Protesto edilen ise, anne babalarının ve kendilerinin Alman toplumu içerisinde maruz bırakıldıkları durumlardı. (Almanya’da Türk argosu ve rap makalesi)

Amerika’da başlayan Rap Müzik, 80’lerde Avrupa’da da yayılmaya başlamıştı. İkinci dünya savaşından sonra Batı Almanya’da olan Amerikan diskoları, ikinci nesil Türk geçleri için tercih edilen mekanlar haline gelmişti. Çünkü Alman diskolarında dışlanıyorlar ve genellikle içeri dahi alınmıyorlardı. Bu sebeple rap müzikle tanışmaları ve onu benimsemeleri oldukça hızlı gerçekleşti, çünkü yaşadıkları toplum içerisindeki sosyal durumlarını, Amerika’daki siyahilerin sosyal durumlarıyla özdeşleştiriyorlar ve dönemin toplumsal mesajlarıyla ünlü şarkıları, onların da kendi mesajlarını verebilmelerinin zeminini yaratıyordu. Başlarda İngilizce Rap yapan gençler, dil repertuarlarının da geniş olması sebebiyle, oluşturdukları eserlerde kimlere nasıl hitap edeceklerine karar vererek ona göre dilleri harmanlıyorlardı. Şarkıların ortak teması ise yaşadıkları sorunlardı; geçmiş, endişeler, toplumdaki çarpıklıklar, siyaset ve hayal kırıklıkları.[3]

O dönem yaygın olan çeteleşme ve “gangsta rap” furyası, erken dönem Türk rapçileri de etkisi altına almış, Almanya’nın çeşitli bölgelerinde çeteler kurulmuştu. Benzer bir şekilde karşıya alınanlar, Neonaziler ve onları dışlayanlardı…

89’da Alper Ağa tarafından Türkçe olarak kaydedilen ilk parça olma özelliğini taşıyan, “Bir yabancının hayatı” da adından anlaşılacağı üzere, Almanya’da yaşayan gurbetçilerin dışlanmışlıklarını, gündelik hayattaki sorunlarını anlatıyordu. Ve bu anlatım cinsiyetçi küfürleri barındırmağı gibi hakaretten de oldukça uzaktı.

91’ de Cartel grubunun “Cartel” isimli parçalarıyla Türkiye’ye yaşattığı rap furyası ile birlikte, eksen artık göçmenlerden, yerellere doğru kaymıştı. Şarkının girişindeki sözler hala birçoğumuzun kulaklarındadır: “Cartel bir numara, en büyük, cehennemden çıkan çılgın Türk!”. (Buradaki cehennem benzetmesi, Almanya’daki gettolar için kullanılmıştır.) Böylece artık Türkiye’de yaşayan gençler de rap yapmaya başlamış ve hip-hop kültürüne farklı dallardan adapte olmaya başlamışlardı.

Türkiye’de bu kültürün uzun yıllar “Underground” diye nitelendirilen –bandrollü albüm yerine internetten albüm dağıtan- yeraltında kalması, kültürün geniş gençlik kesimlerince erişilebilir olmasını sağladı. Bu süreçte farklı şehirlerden genç rapperlar piyasaya çıkmaya başlamıştı.

Rap müziğin zaten erkek egemen ve homofobik bir dili varken, Türkçe Rap’te bu durum özellikle “Battle” türü –sataşma, diss şarkıları- şarkıların çoğunda kendine yer buluyordu. Rapperların birbirlerini aşağılama kaygısı, 90’lar Amerikan Rap’ine benzer bir şekilde ilerliyordu. Tam da bu noktada müziğin piyasalaşması, endüstri haline dönüşmesinin bir etkisi olarak, battle tarzında müzik yapmak, dinleyici kitlesi tarafından daha fazla “satın alındığından” bu tarzın rapperlar arasında oldukça popüler olduğunu ve piyasada kalmak, ona hakim olmak için başvurdukları bir yol olduğunu söyleyebiliriz. Bununla beraber küfür kullanmada daha “cüretkar” davranmak, cinsiyetçi ve homofobik söylemlere sarılmak da yaygın olarak kullanılmıştır diyebiliriz.

Buna karşılık erken dönem Türkçe Rap’inde yayınlanan tüm çalışmalar incelendiğinde şunu gözlemlemek mümkündür; işlenilen tema, tıpkı Bronx’ta siyahilerin yaşadıkları sorunlardan yola çıkarak işledikleri temaya benzer. İkinci nesil göçmen Türkler de yaşadıkları sorunları parçalarında anlatmışlardır. Yine bir benzerlik olarak, erken dönem Türkçe Rap kayıtlarındaki dilin neredeyse hakaret bile içermediği, cinsiyetçi söylemleri barındırmadığı söylenebilir. Hatta Türkçe Rap’in ilk diss şarkısı olarak kabul edilen, Sert Müslümanlar tarafından Cartel grubuna karşı yapılan “Vuran Kırana” adlı parça bile diss şarkısı olmasına rağmen sözlerinde cinsiyetçi küfürler barındırmamaktadır.

Özellikle Türkçe Rap’in son zamanlarda popüler olmasını sağlayan, dizilerde, reklamlarda duyduğumuz ve ana akım haline gelen Trap tarzı (Elektronik melodi, vuruş ve seslerin ön planda olduğu Rap müzik tarzı), hem müzikte kelime sayısında ciddi bir azaltma meydana getirdi hem de müziğin temasını uyuşturucu, cinsiyetçi ve militarist söylemler ile sınırladı. Hali hazırda kaydedilen parçaların büyük çoğunluğunda bunu görebiliriz.

Bu sınırlamayı yapan, yalnızca rapper olmakla yetinmeyip şirketleşmeye çalışan ve kültürü endüstri haline getiren, bundan ciddi paralar kazanan ve kayıtlarını bu kaygıyla hazırlayan rapperlardır diyebiliriz. Öncesinde kendi imkanlarıyla evlerinde ya da küçük dükkanlarda derme çatma stüdyo kurarak kayıt alan rapperların bir çoğu şimdi ya kendi şirketini kurmakta ya da başka plak şirketleriyle, markalarla anlaşmalar yapmaktadır.

Pek tabi, bulunduğu nokta itibariyle, üretim ilişkilerinin kültürü bu şekilde dejenere etme, endüstri haline dönüştürmesine karşı duruşlarını bozmadan toplumun sorunlarından, gündelik yaşantılarından bahseden ve bu doğrultuda çalışmalarını sürdüren rapperlar olduğunu göz ardı edemeyiz.

Türkçe Rap’in belki de en büyük eksikliklerinden birisi kadın rapperların kültüre dahil olamamasıdır. Türkçe Rap’in erkek egemen dili sebebiyle kadın rapperlar oldukça sınırlı kalmıştır. Kültür içerisinde kadınlar üretmek için kendine yer bulamamaktadır. Yine az çok yer bulanlar ise “erkeklerin gölgesinde” üretimlerine devam etmektedir. Bu noktada ünlü Türkçe rapper Ceza’nın kardeşi Ayben, ve bir dönem Sagopa ile birlikte olan Kolera örnek olarak verilebilir. Ayrıca kadın rapperların çoğunun yeraltında kaldığı, sahnelerde ve piyasalarda görülemediğini söyleyebilmek mümkündür. Bunun sebebi olarak yine erkek egemen dil, baskılayıcı bir şekilde kadın rapperları bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar tanımamıza neden olmaktadır. Gündelik hayatta zaten ötekileştirilen, yalnızca yaşamak için bile mücadele eden kadınlar, Türkçe Rap’te de gündelik hayatta yaşadığı sorunlardan farksız bir tablo ile hatta çoğunlukla daha da kötü bir tablo ile karşı karşıyadır.

Türkçe Rap’in erken dönemlerinde bu kültürün yeşerdiği yerler genellikle yoksul mahallelerdi. Buralarda kadınların eğitim hayatına katılım oranlarının oldukça düşük olması ve kadınların ev içi emeğe mahkum bırakılmaları sebebiyle bu kültüre dahil olmaları oldukça zorlaşmıştır.

Başka bir pencereden, Türkçe Rap’in cinsiyetçi ve militarist dilini yorumlamak için Cartel grubunun ortaya çıktığı dönem incelenebilir. Cartel grubu ortaya çıktığında Neonaziler Almanya’daki göçmenlerin ev ve iş yerlerini kundaklamaktaydı. Buna benzer saldırılar da göçmenler arasında milliyetçi duyguların gelişmesine sebep oldu. Cartel’in parçalarında da genellikle bu tema hakimdi. 90’ların ortasında da Türkiye’de zirve yapan Kürt sorununun çözümsüzlüğü ve savaş hali Türk milliyetçiliğinin de yükseldiği bir dönem olmuştu. Tam da bu dönemde Türkiye’ye gelen Cartel grubu milliyetçi ve muhafazakar gruplar tarafından havaalanında karşılanmış ve çoğunlukla bu kitle içerisinde kendine yer bulmuştur. Bu açıdan bu kitleye kadınlar hitap etmekte zorlanıyor, karşılık bulamıyor olabilirler. Türkçe Rap’te “erkeklik algısını” kuvvetlendirmek için kullanılan militarist-cinsiyetçi söylemler birbirine bağlı olarak genellikle çalışmaların çoğunda karşımıza çıkıyor.

Erken dönem Türkçe Rap sanatçıları, çalışmalarını internet üzerindeki çeşitli sanal platformlardan, kendi kurdukları gruplardan ve düzenledikleri “rap partileri” üzerinden dinleyicilerle paylaşmaktaydı. Bu platformlar erkekler tarafından yönetilen ve erkekleri daha görünür kılan platformlar olduğundan özellikle erken dönemde kadın sanatçıların ortaya çıkmasını engellemiş olabilir.

Tüm bunları alt alta topladığımızda kültürü etkileyen yapı ilişkileri, kültürün toplumdan farklı bir noktada durmasını engellemiş ve dilini, içeriğini bu şekilde oluşturmuştur. Hali hazırdaki toplum yapısı sebebiyle “aşırı üretim”, “endüstrileşme” Türkçe Rap’te egemen olmakta, sınırlı imkanlarıyla sanat yapan rapperların artık plak şirketleriyle anlaşmaya başladıklarını, üretmelerindeki temel güdünün para olarak şekillendiğini görmekteyiz.

Hip-hop kültürünün kolektif üretim yapmayı sağlayan bir damarı bulunmaktadır. Üretim yapan sanatçıların birçoğu birbirlerine bu süreçte destek olurlar. Rap’e yeni başlayan birisi eski rapperlar tarafından sahneye çıkarılarak desteklenir. Müziğinin altyapısı başka bir müzisyen tarafından yapılır, samplelar paylaşılır. Bu kolektif üretim tarzı belki de kadın rapperların arasında yaygın bir hale geldiğinde farklı bir tablo görebiliriz. Türkçe Rap’te sayıları azımsanmayacak kadın rapperların daha da görünür olması, böylece “yok” oldukları algısını ortadan kaldırabilir.

Kültürün cinsiyetçi, aşağılayıcı, homofobik  söylem tarzı başlangıçta gözlemlenmese de, şimdilerde oldukça yaygın bir şekilde sözlere nüfus etmiştir. Bu noktada bunu bir gereklilik olarak gören rapperlar olduğu gibi, bu tarzdan kaçınan rapperların da çalışmalarını sürdürdüğünü gözlemlemekteyiz.

[1] George Nelson, Peters Russell, Dunn Sam, McFadyen Scot (Yön.), Hip-hop Hikayeleri (Hip-hop Evolution), Netflix(Yap.), Kanada, 2016

[2] Age

[3] Genç Safiye, Almanya’da Türk Argosu ve Rap, Dergipark, 2015,  https://dergipark.org.tr/download/article-file/356101, 18/ 12 / 2015