DENİZLER: TARİHİN BİRİKMİŞ BAŞARISI
DENİZLER: TARİHİN BİRİKMİŞ BAŞARISI

DENİZLER: TARİHİN BİRİKMİŞ BAŞARISI

GÖKSEL AYMAZ

“Ve kırgın bir onurun sesi

Beni öç almaya çağırıyor.”

Aleksandr Puşkin, Ruslan ve Ludmila

“…arındırmaya geldi

kötü tohumundan iyi Roma toprağını.”

Petrarca, Utku Şiirleri

Türkiye’nin özgürlük ve demokrasi mücadeleleri tarihinin karakteristik yapısı, uzun bir toplumsal sürecin bazı önemli aşamaları üzerinde yoğunlaşmayı mümkün kılıyor. O aşamalara yoğunlaştığınızda sürecin bütünü hakkında aldanımsız bir fikre sahip olabiliyorsunuz. Bunun için bazı gözlem noktaları seçebilecek durumdayız.

Bugün üzerinden 50 yıl geçmiş olan Denizlerin idamı, bu bakımdan seçilebilecek ideal, hatta kaçınılmaz gözlem noktalarından biridir. Denizlerin idamı, elbette idama bahane edilen eylemleriyle birlikte Türkiye’nin özgürlük ve demokrasi mücadeleleri tarihinin karakteristik yapısını anlaşılır biçimde ortaya koyar.

Çoğu sosyal olgu, tıpkı çoğu doğa olayı gibi, konjonktürel olarak belirlenmiştir. Sosyal bilimsel soruşturmanın güzergahı, sosyal hayatın (faillerin eylemleriyle şekillenen) açık olgularından, bunları zorunlu kılan (ve faillerin farkında olduğu ya da olmadığı) topumsal yapıya ve ilişkilere doğru ilerler. Açık olgular bizi tarihe, yapı ve ilişkiler de sosyolojiye davet eder; bir bütün olarak toplumsal bilimlerin bilgisine başvurmamız gerektiğini söyler bize. Denizlerin idamını özgürlük ve demokrasi tarihimizin gözlem noktası olarak seçmek de yapı ve eylem arasındaki bu ilişkisellik nedeniyle kaçınılmaz bir zorunluluk oluyor. Denizleri gözlem noktası olarak seçmek toplumbilimsel bir yaklaşımın zorunluluğu olsa da bu seçimin pek çok kişiyi “kızıl bir bayrak gibi öfkelendirmesi”[1] de muhtemeldir.

Harekete çağrılan ilk önder

Deniz Gezmiş ve arkadaşları özgürlük ve demokrasi tarihimizin ideal gözlem noktası olma özelliğini hiç şüphesiz ki en temelde ülkenin devrimci potansiyelini açığa çıkarmış olmalarından alırlar. Bunda hiç şüpje yok. Fakat yaşadıkları günü devrimcileştiren sürecin darbe ve idamla sonuçlanmış olmasını, uğruna hayatlarını ortaya koydukları Türkiyelilerin uzunca bir süre sisteme uyumlu küçük liberaller ya da küçük muhafazakârlar olarak doğmaya devam etmiş olmalarını nasıl açıklayacağız? Elbetette, fail ve yapı arasındaki ilişkide bunlardan herhangi birine ağırlık vermeyerek açıklayabileceğiz. Çünkü aksini yapmak bizi “fedakâr kahraman” ve “nankör halk” mitine götürür ki toplumsal bilimlerin bu şekilde açıklayacağı herhangi bir gerçeklik yok. Yapı ve fail arasında birbirlerini yeniden üreten çıkışsız karşıtlıklar kurmak yerine, Marx’ın söz konusu karşıtlığı aşan şu eşsiz tespitini rehber edinmek, en anlaşılmaz görünen olguyu bile “duru gökte çakan bir şimşek” gibi aydınlatacaktır: “İnsanlar tarihlerini kendileri yaparlar, ama onu serbestçe kendi seçtikleri parçaları bir araya getirerek değil, dolaysızca önlerinde buldukları, geçmişten devreden verili koşullarda yaparlar.”[2] Bu tespit, tarihin materyalist yürüyüşünün keskin kavranışının bir ürünü olduğundan, Denizlerin idamla sonuçlanan eylemlerini de açıklar. Deniz Gezmiş ve arkadaşları, sistemi devirememiş, sadece şaşkına uğratmışlardı, yapabildikleri bu kadardı, çünkü tarihin eylemde bulunmaları için önlerine koyduğu yapı bu kadarına elveriyordu, “dolaysızca önlerinde buldukları, geçmişten devreden verili koşullar” bu kadarını yapabilmelerine olanak tanımıştı. Verili koşullara bağlı nedensel olaylar ya da rastlantılar (ve buna benzer her şey) sonuca etki eder; birer fail olarak onların iradi müdahaleleri ancak “son kertede” (son kerte, zaman ile değil, yapı ile ilgili bir şeydir) belirleyici olabilirdi. İradi müdahaleleri dışındaki şartların olgunlaşmasını bekleyemezlerdi. Onlar, zenginliği kıt, demokrasisi eksik bir ülkenin halkına yönelttiği tüm hakaretleri üzerlerine alındılar. Ve şiirde söylendiği gibi, “kırgın bir onurun sesi” onları “öç almaya çağırdı”; “kötü tohumundan arındırmak” istediler iyi Türkiye toprağını; bedelini de hayatlarıyla ödediler.

“Eğer mücadeleye ancak son derece elverişli şanslarla girilmesi gerekseydi, tarihi yapmak elbette çok kolay olurdu” diyor Marx. Ve “rastlantılar”ın tarihte çok önemli rol oynadıklarını, hareketin hızlanması ya da yavaşlamasının, “içlerinde hareketi yönetmeye ilk çağrılan önderlerin niteliğinin de bulunduğu bu türlü ‘rastlantı’lara çok bağlı” olduğunu belirtiyor.[3] Sanki Deniz Gezmiş’i anlatıyor Marx! Deniz Gezmiş, Marx’ın deyimiyle, “hareketi yönetmeye ilk çağrılan önderler”dendir; “ilk o fırladı lüverden”. Umuda yer açmak, mücadeleyi yükseltmek istiyordu. Ne varki mücadeleye “son derece elverişli şanslarla” girmediği için bunu yapmak kolay olmadı.

Fabrikalar, tarlalar…

Denizlerin idamına, o tarihsel ana varan süreç Türkiye’de yaşandı ama mücadeleleri 68 isyanına dahil olduğu için, şans bakımından ne derece “elverişli” koşullara sahip olduğu bu isyanın evrensel koşullarına bakılarak anlaşılabilir.

İsyan dünya çapındaydı ama dünyanın çeşitli yerlerindeki 68 hareketleri arasında hem benzeşme hem de farklılaşma vardı. Bunun böyle olmuş olmasının bazı sebepleri var ve bunların kökleri de kısa vadede İkinci Dünya Savaşı’na kadar uzanır. Uluslararası boyutuyla ülkeler arasında yaşanan İkinci Dünya Savaşı, bu savaşa karakterini veren faşist ve ant-faşist güç hatları her toplumun kendi içinden de geçtiği için, ulusal boyutta da adeta bir iç savaş olarak yaşandı. Savaş sonrasında Batılı ülkelerin anti-faşist hatlarıyla onların eski ve mevcut sömürgelerindeki anti-emperyalist kalkışmalar birbirleriyle buluştular. Batı solu ile sömürge, yarı-sömürge ve tüm Üçüncü Dünya ülkelerindeki özgürlük ve demokrasi hareketleri arasındaki bu etkileşim 68’e küresel bir isyan karakteri kazandırdı.

Tüm farklılıkları ve özgünlüklerine karşın dünyadaki 68’leri birleştiren ya da onları etkileşim içine sokan şey, kapitalizm karşıtlığıydı. Karşıtı olunan şey (yani kapitalizm) küreseldi fakat yerel faktörler ve yerel toplumsal koşullar bu karşıtlığı özgün deneyimler olarak belirledi. Bu sebeple, Batının 68’i ile tüm Üçüncü Dünyanın 68’leri, isyan ve protestonun argümanlarında ayrışırlar. En bilindik argümanla, Batı solu için başkaldırıcı dürtü “yoksulluk” değil “yabancılaşma” idi. Türkiye’de devrimci üniversite öğrencilerinin fabrikalarda, Derby Lastik, Sungurlar, Singer, Alpagut, Ereğli Demir Çelik’te işçi grevlerinde ve o güne dek adını kimsenin bilmediği köylerde, Gölpınar, Beyceli, Serçin, Karamık, Göllüce, Karadibek’de köylü direnişlerinde boy gösterdiği sırada, Kaliforniya’da Berkeley Üniversitesi’ndeki İfade Özgürlüğü Hareketi (Free Speech Movement) sırasında saldırıların ilk hedefinin bilgisayarlar olması, ya da Paris’te Mayıs olaylarında öğrencilerin ajitasyon malzemeleri için modern ofset baskı imkânını kullanmak yerine Güzel Sanatlar Fakültesi’nin pedallı baskı aletini kullanmayı bilinçli olarak tercih edişleri vs. bu bakımdan manidardır. Türkiyeli devrimci öğrencilerin eylem mekânı fabrikalar, tarlalardı; Avrupalılarınki Odeon Tiyatrosu! Fakat Batı 68’inin farkı yalnızca bu türden sofistike eylemler ve “sanatta kalıpları kırmak”, cinsel özgürlük, marjinal giyim tarzı, proaktif madde kullanımı gibi örneklerde somutlaşan ve her zaman akla ilk gelen o “karşıt kültür” söylem ve pratiklerinde ortaya çıkmıyordu; nitekim Avrupa ve ABD’de 68 kuşağı bu konularda kendi içlerinde ayrışıp farklı tutumlar benimseyebiliyorlardı. Kapitalizm karşıtlığında birleşen 68’ler arasındaki esas ciddi farklılaşma sosyalizm düşüncesinde çıkıyordu. Batı 68’i sosyalizm düşüncesini, “reel sosyalizm” deneyimlerinin eleştirisi üzerinden ve yeni ilkeler ve değerlerle tanımlarken, Türkiye’nin ve tüm Üçüncü Dünya’nın 68 kuşağı henüz sosyalizmi tanımaya çalışıyordu.

Deniz Gezmiş ve arkadaşları, işçi sınıfının sosyalist devrimine inanmışlar, bu devrimin öncüsü olmuşlardı. Fakat kapitalist modernleşmenin klasik gelişme modelinden farklı olarak, pek çok Üçüncü Dünya ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de de kapitalizmin fabrika merkezli üretimden ziyade küçük işletmeler temelinde gelişmiş, dolayısıyla da “büyük sanayi proletaryası” yerine esnek, geçici ve süreli işçiliğin yaygınlaşmış olması (ve nihayet bunun günümüz Türkiye’sine dek uzanan kültürel ve ideolojik sonuçları), “dolaysızca önlerinde buldukları, geçmişten devralınmış koşullar”ı gayet güzel özetler. Bu koşullar, yapmak istenilen tarih için “mücadeleye son derece elverişli şanslarla girilmediği”ni yeterince açık ve net biçimde ortaya koyar.

Devrim coğrafyası

1950’lerde, yani İkinci Dünya Savaşı sonrasında icat edilen “Üçüncü Dünya” terimi, Soğuk Savaş’ın iki kutbundan herhangi birine dâhil olmayan ülkeleri, “bağlantısızlar”ı ifade ediyordu. Böyle tanımlanmakla birlikte, bu ülkeler ne kapitalist ülkelerin oluşturduğu “Birinci Dünya” ne de reel sosyalizmin deneyimlendiği “İkinci Dünya” ile tümden “bağlantısız” idi. Nehru’nun Hindistan’ı, Sukarno’nun Endonezya’sı, Nasır’ın Mısır’ı, Esad’ın Suriye’si Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ne sempati duyuyor veya en azından ondan ekonomik ve askeri yardım almaktan çekinmiyorken, Türkiye, Pakistan, Faysal’ın Irak’ı, Şah’ın İran’ı, Tayland ve Filipinler de Üçüncü Dünya’nın tutucu unsurları arasında kendine anti-Sovyetik destek arayan Amerike Birleşik Devletleri’ne memnuniyetle karşılık veriyordu.

Ama hangi kutba bağlı olurlarsa olsunlar bu ülkeleri Üçüncü Dünya başlığı altında bir araya getiren bazı ortak özellikler vardı; hepsi yoksuldu, hepsi de “kalkınma” istiyordu.[4] Çünkü kapitalizm ilk andan itibaren bir dünya sistemi olarak gelişmişti ama kapitalistleşmenin hiçbir zaman tek bir biçimi olmamıştı. Bu nedenle, kapitalistleşme süreci, önceki yüzyıllarda olduğu gibi yirminci yüzyılda da ona maruz kalan her toplumda bazı ortak sorunlar yarattı ama her toplumun üstesinden gelmeye çalıştığı özgün sorunları da hep oldu. Kalkınma, böyle bir sorundu.

Türkiye de tüm kendine özgü sorunları içerisinde kalkınmaya öncelik vermiştir. Daha en başından beri, (Mustafa Kemal Paşa’nın 1923 yılında İzmir İktisat Kongresi’ni açış konuşmasında söylediği üzere) “İktisadi zaferlerle taçlandırılmadıkça, siyasal ve askeri zaferlerin uzun ömürlü olamayacağı” ve ancak ekonomik egemenlikle desteklenirse tam bağımsızlığın kazanılacağına inanılmıştı. Bunun için bir tarım ülkesi olan Türkiye’nin kendi öz kaynaklarına yaslanarak sanayi ülkesine dönüşmesi, tarıma dayalı bir kalkınmayı gerçekleştirmesi gerekiyordu. Tarımda küçük toprak sahipliğine dayalı köylülük en temel yapısal sorun olarak görülmüştü. 1930’lardan itibaren başlayan “toprak reformu” tartışmalarının sebebi buydu. Toprak reformu, ekonomik kalkınma isteyen Üçüncü Dünya’nın başvurduğu belli başlı yöntemlerden biriydi. Yirminci yüzyıl ortasında, insan türünün neredeyse yarısı, bir tür toprak reformunun yapıldığı ülkelerde yaşıyordu.

Köylülük, Türkiye’de ücretsiz aile işçiliği nedeniyle kırsal emeğin (sanayi işgücü olarak) metalaşmasını sınırlıyordu. Hükümet, bu reformla, büyük toprak sahiplerine dokunmadan topraksız köylüye hazine arazilerinden toprak vermeyi amaçlamıştı. Bu onların mülksüzleşmiş bir işçi sınıfına dönüşmelerinin önüne geçecek bir uygulamaydı.[5] Türkiye’de 1946-61 döneminde tarımsal yapı çözülmeye başladığında, işçilik yapmak üzere kente göçen nüfus, köyünde toprak mülkiyetiyle bağı kopmamış, yani tam olarak mülksüzleşmemiş bir nüfustu ki bu da emek piyasasında satacağı kol gücünden başka bir şeyi olmayan mülksüzleşmiş sınıf olarak “proletarya”yı var etmenin önünde ciddi engel oluşturmuştu. 1927 yılında yüzde 81 olan tarımda çalışan nüfusun oranı, 1950’ye gelindiğinde neredeyse kendini korumuş, sadece yüzde 78’e inmişti. Sanayideki nüfus da bu yıllarda yüzde 9’dan ancak yüzde 10’a çıkabilmişti.[6]

Türkiye’de 68’in hazırlayıcı koşullarını oluşturduğu söylenen 27 Mayıs 1960 darbesinin, “kapitalist sistemin geçirdiği evrim sonucu, sayıca her gün biraz daha çoğalan bir proletaryanın oluşması”na ve “bizzat burjuva demokrasisinin kuralları aracılığıyla bu proletaryanın kendi sınıf bilincini kazanma imkânlarının doğması”na yol açtığı[7] açıktır. Gerçekten de bu dönemde işçileşmede kayda değer bir artış vardı. 1927 yılında yapılan Sanayi Sayımı, o tarihte nüfusu 14 milyonun biraz altında olan Türkiye’de (en küçük atölyeleri de içermek üzere) 65 bin 245 sanayi işletmesi bulunduğunu ve bu işletmelerde toplam 256 bin 855 kişinin çalıştığını gösteriyordu. 1959’da nüfusu 28 milyona yaklaşan ülkenin toplam sanayi işletmesi sayısı 110 bin, işçi sayısı da 705 bin civarında iken, 1970’e gelindiğinde işçi sayısı neredeyse iki katına çıkmış, 1 milyon 250 bini bulmuştu. Ama her şeye rağmen, sanayide çalışan sayısındaki artış, 1965-1970 arasında kentlerdeki nüfus artış hızının altında kalmıştır.[8] Bundan sonra da böyle olacaktır. Ayrıca, 1961-80 arası dönemde de işçilerin mülkiyetle olan bağlarında önemli bir kopma yaşanmadı.[9] Bütün bu olgular, kentlerde enformel üretimin, yani fabrika merkezli olmayan, küçük işletme ve atölye üretiminin, taşeron işçiliğin, tam zamanlı olmayan çalışmanın ve geçici işlerin baskınlığı ile birleşince, bir sınıf olarak proletaryanın Türkiye’de yetkin biçimde ortaya çıkamayışının koşullarını hazırlamıştır.

68’li yıllarda Türkiye, Türkiyeli devrimciler için sosyalist devrim gereğinin aşikâr olduğu ve bunun nesnel koşullarından bazılarının mevcut olduğu bir ülkeydi. Aynı dönemde zaten küreye serpilmiş Üçüncü Dünya ülkeleri, dünya çapında bir devrim -tehdit, arzu ya da imkân olarak devrim– coğrafyası oluşturuyordu. Fakat aynı zamanda Türkiye, toplumsal yapıların, kurumların ve ilişkilerin devrimi gerçekleştirmek açısından epeyce güçsüz olduğu bir ülkeydi. Devrimcilerimizin bunun farkında olmadıkları söylenemez; Denizlerin mücadelesi bu olumsuz durumu kapsıyordu, demek ki mağlup ediyordu. Kafalarında mevcudu aşan bir ülke ideali vardı. Ama bu ideal, Platoncu anlamda (her türlü oluştan ve somutluktan uzaklaşmış gerçeklik) değil, Kantçı anlamda (ancak gerçekleşmesine yaklaştıkça var olabilen bir şey olarak) idealdi. Yükselttikleri mücadele, bu yolda umuda yer açmak içindi. Ülkelerinin halihazırdaki koşullarında, bütün bir toplumun itiraz etme işlevini yüklenmişlerdi. Toplumun geniş kesimlerinin yapması gereken bir işi, tam bağımsız, eşitlikçi ve adil bir toplum yaratma işini üstlenmiş, onlar adına söz almışlardı.

Yerelde kitle desteğinin yeterince olgunlaşamamış olmasının yanı sıra, uluslararası herhangi bir destekten de yoksundular. Bu desteğin ilk adresi olabilecek Moskova’nın Üçüncü Dünya stratejisi silahlı mücadele üzerine oturmuyordu; emperyalizme karşı ulusal burjuvazi ile küçük burjuvazinin ya da orta sınıfın müttefik oldukları geniş bir “halk cephesi” veya “ulusal cephe”, Moskova için yoksul ülkelerin makûl kurtuluş reçetesiydi. Buna rağmen, yirminci yüzyılın son çeyreğinde dünyanın herhangi bir yerindeki başlıca devrimci mücadele biçimi “gerilla savaşı” idi. Gerilla savaşının başarıları, “bir dizi Davud’un sapanla devirdiği Goliath sayısı”[10] yirminci yüzyılın son çeyreğinde şaşırtıcı seviyeye ulaşmıştı. Mao Zedung, Castro ve onun yakışıklı ve serdengeçti yoldaşı Che Guevara; ya da hem Fransızları hem de Yankee’leri alt etmiş bir halk ve gerilla stratejisinin o güne dek görülen en başarılı uygulayıcıları olarak toptan Vietnamlılar, gerilla savaşı veren eylemcilerin esin kaynağı idi. Gerilla savaşçıları, yoksul ülke coğrafyalarında kimi zaman -Nurhak gibi- dağlarda, kimi zaman -Gemerek ya da Kızıldere gibi- kırsalda beliren karizmatik bir devrim imgesi yaratmışlardı.

Dünyanın her yerinde devrimciler, tarihin çözümlenmemiş gerginliği içinde kendilerine bir misyon edinmişlerdi. Ama sonlarını da yine o çözümlenmemiş gerginlikle yüklü tarihin aynı trajik karakteri belirlemiştir. Yirminci yüzyılın son çeyreğinde birçok yerde askeri darbeler, idamlar ve siyasal katliamlarla bastırılan Üçüncü Dünya’nın devrimci -tehdit, arzu ya da imkân olarak devrimci– potansiyeli bunu çok açık biçimde göstermişti.

Bizim devrimcilerimiz de, Denizler de, trajik bir tarihin ortasından koca bir toplumla birlikte geçtiler. Bizler halen aynı tarihin “parçalanmaz akışında” yaşıyoruz ve onların yaşamlarının gelecek için taşıdığı anlamı belirlemede üzerimize küçük ya da büyük roller düşüyor.

“Deniz olunmalı…”

Fakat bu hiçbir şekile onların yaşamlarını taklit etmek anlamına gelmiyor; yaygın ifadeyle, “Deniz olmak”, Deniz Gezmiş’in ta kendisi olmak demek değildir bu. Deniz Gezmiş’in kendisine seçtiği, bilinçle oluşturduğu, emek harcanmış, bedel ödenmiş yaşam modeli onun için ideal olabilir, ama bu “Deniz gibi olmak” isteyen herkes için ideal olacağı anlamına gelmez. “Deniz olmak”, yaşanmaya değer tek varoluş tarzı değildir. Yaşanacak “örnek” ya da “model” bir hayat yoktur. Herkes gideceği yolu kendi döşer; “evvel giden ahbab”ın geçtiği taş diken bize çayır çimen değildir. Onlar oradan yürümüş olabilirler ama (hani o güzel Anadolu türküsü diyor ya, “Emir Dağı bir geçmeyle yol olmaz” diye…) evvel gidenin aştığı da herkesin dolaştığı olmaz. Yaşanmaya değer tek varoluş tarzı, kendini bulmak, kendini tanımak, kendini ortaya koymaktır.

Denizler’in (ve Mahirler’in de, Kaypakkayalar’ın da) hayat karşısında bireysel olarak farklı tercihler yapabilme imkânlarına sahip olmalarına rağmen ezilen sınıflar için kendi hayatlarını ortaya koyabilmiş olmaları, şüphesiz, her zaman büyük bir hayranlık duygusu uyandırmıştır. Ama insanlar yaptıkları eylemlerden sorumludurlar; tercih edilen eylemin gerekçesini bazı alt edilemez dışsal zorunluluklara mal etmek, bu sorumluluktan kaçmak demektir. Deniz Gezmiş ve arkadaşları, tercih etmiştir, eylemiştir ve bedelini ödemiştir -“Acıyorsam sana anam avradım olsun!”-.

Burada asıl kafa yorulması gereken mesele şudur: İnsan davranışlarını belirlediği varsayılan sosyal çevre, sınıf, eğitim düzeyi, dini inanç ve siyasal eğilim gibi etkenler arasında istatistiksel bir bağ olduğuna inanılır. Fakat, başkaldırma, kendi hayatını tehlikeye atma pahasına öne çıkma, kendini feda etmeye hazır olma vs. söz konusu olduğunda, bu etkenler kendi içinde istatistiksel bir bağ oluşturmuyor. İstatistiklere bakılırsa, fedailer, serdengeçtiler, öne atılanlar, nüfusun aynı sosyal sınıfa mensup, aynı eğitime, aynı dini inanca ya da dünya görüşüne sahip geri kalanından farklı değiller ama son derece azınlıktalar, neredeyse “marjinal sapma” konumundalar.

O halde onlar, benzerleri gibi kapılarını pencerelerini örtüp dışarıdaki zulüm ve eziyet sahnelerini görmezden gelebilecekken neden mağdurların safına geçmek gibi büyük bir riski göze almışlardır? Bu konu üzerine kafa yoran sosyolog Zygmunt Bauman, buna verilebilecek “tek cevabın” şu olduğunu söylüyor: “Aynı sosyal sınıfa mensup, aynı eğitime, dini inanca ya da politik görüşe sahip çoğu kişinin aksine onlar başka türlü davranamazlardı. Davranamazlardı o kadar. Kendi fiziksel güvencelerini ve rahatlarını düşünmeyi, eziyet gören insanlara baka baka yaşayacakları ruhsal çöküntünün ve yaralı vicdanlarındaki sızının önüne koyamazlardı. Kendi rahatlarını, bir şeyler yapmayı reddettikleri ya da ihmal ettikleri için kurtarabilecekleri halde kurtarmadıkları insanlarınkinden üstün tutsalardı, kendilerini affetmeleri belki de asla mümkün olmazdı.”[11]

Haklı. Sosyalbilimsel ya da değil, başka bir açıklaması olamaz bunun; Deniz Gezmiş ve yoldaşları, başka türlü davranamazlardı, o kadar. Devrimcilerin fedailiğini teşhis edecek psikologlarımız, bu tip insanların nerelerde ortaya çıkabileceklerini, çoğalabileceklerini, bir araya gelebileceklerini tespit edecek sosyologlarımız bunu da göz önünde bulundurmalılar.

Yaşanmaya değer tek varoluş tarzı, evet, kendini tanımak, çekincesizce ortaya koymaktır ve Denizlerin yaptığı da tam olarak buydu. Kendimizden bekleyebileceğimiz yaşanmaya değer varoluş tarzı, Denizlerin serdengeçtiliği değil de, ancak “deli olmak suretiyle budala olmaktan kurtulunabildiği” şu akıl dışı çağda akıl yürütmeyi elden bırakmamak olabilir, mesela.

Akıl yürütecek kadar gözüpek miyiz?

Biz Denizlerden gözüpekliğin sırrını, üstelik, gözüpeklikte onlardan daha ileri gitmenin sırrını öğrendik. İşte bu yönümüzle “Deniz olmaya” ilk adımı atmış olmalıyız. Gerisini de başarabilmeliyiz. Denizler, özgürlüğe cesaret edemediğimiz için bu işi havale ettiğimiz (mitolojiden ve popüler kültürden bildiğimiz) kahramanlardan değillerdir. Hem zaten kitlelerin gücüne inanan bir ideoloji, kahraman mitine neden yaslansın ki? Onların ideal ülkesi, her türlü oluştan ve somutluktan uzaklaşmış gerçeklik değil, ancak gerçekleşmesine yaklaştıkça var olabilen bir şey olarak ideal olduğu için, bunun güncel kahramanları henüz ortada görünmüyor olabilir. Ama tarih böyle bir şeydir zaten. “Fransız devrimcilerini yaratan, devrimdi; onlar bu toplumsal altüst oluş sırasında ve bu sayede, bu sürecin içinde yer aldıkları için devrimci oldular. Yoksa başlangıçta devrimi yapan onlar değildi.”[12] Tarihsel hareket hızlandığında hareketin eyleme çağıracağı birtakım insanlar da olacak ve, tıpkı Fransız Devrimi’ndeki gibi, günün Denizleri de onların arasından çıkacak.

Denizler “başarısız” olduysa…

Her insan şüphesiz ki belli bir zamanın içinde yaşar ve yine şüphesiz ki yaşadığı zamanın içinde düşünür. “Düşünmek, bir durumu anlama, durumun içinde kendi vaziyetini anlama isteğiyle başladı.”[13] Kendi vaziyetini anlamaya başlayan insanın düşüncesi yaşadığı zamanın içinde kalmak zorunda değildir, bir fail olarak, günün gerçekliği üzerinde iradi müdahalede bulunacak bir eylemci olarak geçmiş ve gelecek üzerine de düşünebilir. Böylece tarihin ona hazırladığı şartları değerlendirerek, zamanındaki malzemeyi kullanarak zamanını genişletebilir.

Denizler, zamanı genişlettiler.

Varlıkları yaşadıkları günü devrimcileştirmişken, bugün isyanın popüler ikonalarına dönüşmüş suretleri yaşadığımız günü devrimcileştirmeye yetmemektedir, kabul. Ama birer ikona olarak bile bitmeyen bir geçerlilikleri vardır. Kendi gününde onlar ve dünyanın her yerindeki 68’li yoldaşları, kapitalist barbarlık karşısında sosyalist devrime inanç besleyenlerin dayanak noktası idi. Bugün de öyle. TÜİK verilerine göre (bile) enflasyonun yüzde 65 olduğu; dünyada yüksek gıda enflasyonu sıralamasında (“yönetilemeyen ülke” Lübnanağır ABD ambargosu altındakiVenezüela ve Surinam’dan sonra) dördüncü sırada gelen; çalışabilir durumdaki nüfusunun yarısı işsiz; nüfusunun en zengin yüzde 20’sinin gelirin yüzde 48’ini alıp, en fakir yüzde 20’sinin yüzde 6 ile yetindiği; 16 milyon kişinin açlık, 50 milyon kişinin yoksulluk sınırında yaşadığı bir ülkede konuşuyoruz bunları. Toplumsal buhran döneminin koşullarından sağın soldan daha çok faydalandığını hatırlamakta fayda var.

Denizlerin güncelliği ne “eski solcular” ne de kapitalist yaşamın bayağılığından uzak durmak isteyen kinik romantikler nezdindedir; onların güncelliği somut hayatın içindedir. Somut hayat, bizim için de “dolaysızca önümüzde bulduğumuz, geçmişten devreden verili koşullar”dır. Ama o koşullar içinde artık Denizlerin mücadele birikimi var. Bu da mücadeleye onlardan “daha elverişli şanslarla” girebilecek durumda olduğumuz anlamna gelir. Onların “başarısızlığı” artık bizim “birikmiş başarımız”dır. Bauman, İbn Rüşd için, “aynı soyun diğer devleri gibi, tarihin birikmiş başarısı tarafından çevrelenen koşullar altında bir insanın ulaşabileceği zirveyi temsil etmiştir” diyor ve ekliyor: “İbn Rüşd başarısız olsa, onun yerindeki herkes başarısız olurdu.”[14] Siz bunu alın ve olduğu gibi, “hareketi yönetmeye ilk çağrılan önderler”den olan Deniz Gezmiş’e uyarlayın: Deniz Gezmiş, Türkiye tarihinin birikmiş başarılarıyla çevrelenmiş değildi; Deniz Gezmiş başarısız olduysa, onun yerindeki herkes başarısız olurdu. Ama o yine de bir insanın bu konuda ulaşabileceği zirveyi temsil etti.

O ve arkadaşlarının hayatlarıyla ortaya koydukları şeyler için verilen kavga bitmiş değildir. Ne zaman biteceği de belli değildir. İnsanlığın yeryüzünden silinip gitmesine dek de sürebilir; asil olan, her şeye hazır olmaktır.


[1] Bu ifadeyi, Harvard Üniversitesi’nin saygın araştırmacılarından Barrington Moore JR’dan alıyorum. Moore JR, endüstri öncesi dünyadan çağdaş dünyaya geçişin belli başlı tarihsel yollarından birinin “burjuva devrimleri” olarak adlandırılmayı hak ettiğini ama bu adlandırmanın “birçok meslektaşı, taşıdığı Marksist çağrıştırma nedeniyle kızıl bir bayrak gibi öfkelendirdiğini” söyler. Bkz. Barrington Moore JR, Diktatörlüğün ve Demokrasinin Toplumsal Kökenleri (ç. Şirin Tekeli/Alaeddin Şenel), V Yayınları: Ankara 1989, s.3

[2] Karl Marx, Louis Bonaparte’ın On Sekiz Brumaire’i (ç. Tanıl Bora), İletişim Yayınları: İstanbul 2010, s.30

[3] Karl Marx, “Marx’tan Hanover’deki Ludwig Kugelmann’a, 23 Şubat 1865”, Bkz.Karl Marx/Friedrich Engels, Seçme Yazışmalar I 1844-1869, Sol Yayınları: Ankara 1995, s.195-200

[4] Eric Hobsbawm, Kısa 20. Yüzyıl 1914-1991 (ç. Yavuz Alogan), Sarmal Yayınevi: İstanbul 1996, s.414

[5] Büyük toprak sahiplerinin mecliste yıllarca süren güçlü muhalefetinin ardından nihayet 1945 yılında çıkartılabilen Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu, özellikle devlet topraklarının özel kişiler adına tapulanmasının yolunu açan 1964 tarihli Tapulama Kanunu ile hedefinden uzaklaşarak, hazine arazilerinin imtiyazlı kişilerin eline geçmesi ve dolayısıyla ortadan kalkmasının hedeflendiği toprak ağalığının iyice pekişmesiyle sonuçlandı. Bkz. Oya Köymen, Kapitalizm ve Köylülük, Yordam Kitap: İstanbul 2008, s.146-149

[6] Yahya Sezai Tezel, Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi (1923-1950), Yurt Yayınları: Ankara 1986, s.101

[7] Stefanos Yerasimos, Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye -Cilt 3-: I. Dünya Savaşından 1971’e, Belge Yayınları: İstanbul 1989, s.249

[8] Ruşen Keleş, Kentleşme Politikası, İmge Kitabevi: Ankara 1996, s.55

[9] Yıldırım Koç, Türkiye’de İşçi Sınıfı ve Sendikacılık Hareketi, Gerçek Yayınevi: İstanbul 1998, s.40 ve 64

[10] Hobsbawm, gerilla savaşının başarılarını böyle tanımlıyor. Bkz. Eric Hobsbawm, Devrimciler (ç. Hatice Pınar Şenoğuz), Agora Kitaplığı: İstanbul 2006, s.188

[11] Zygmunt Bauman, Akışkan Modern Dünyadan 44 Mektup (ç. Pelin Siral), Habitus Yayınları: İstanbul 2012, s.194

[12] Eric Hobsbawm, Devrimciler, s.287

[13] Ernst Bloch, Umut İlkesi -Cilt 2- (ç.Tanıl Bora), İletişim Yayınları: İstanbul 2012, s.177

[14] Zygmunt Bauman, Hermenötik ve Sosyal Bilimler (ç.Hüseyin Oruç), Ayrıntı Yayınları: İstanbul 2017, s.301