DEVLETİ GERİ ÇAĞIRMAK (MI?)

SİNA GÜNEŞ

Üzerinde yaşam olduğu bilinen tek gezegen olan Dünya 6. kitlesel yok oluş ile karşı karşıya. Bu yok oluş, tarihin hiçbir aşamasında olmadığı kadar gözlemlenebilir ve açık bir şekilde, üstelik engelleneceğine adeta desteklenircesine her geçen gün kaçınılmazlaşmaktadır. Buna söz konusu etkinin her yerde ve her dönemde benzer şekilde ortaya çıkmaması ve asıl sorumluların çözüme yanaşmaması da eklendiğinde, insanlığın sebep olduğu halde çözüm üretmediği bir yok oluşa giden ilk tür olacağı söylenebilir.

Ekoloji hiçbir dönem yüksek siyasetin konusu olmamasına karşın ekoloji hareketi küresel anlamda en güçlü olduğu dönemi yaşamaktadır. Bu nedenle ekolojik sorunların tamamı olmasa bile görünürlüğü ve gündelik hayata müdahalesi nedeniyle iklim krizi ve bu bağlamdaki tartışmaların oldukça revaçta olduğu bir süreç yaşanmaktadır. Elbette bunda ekoloji hareketinin politik bir güce evrilmesi ve ekolojik sorunların sorumlularınca da bütün sorunlar yerine tek cephede mücadele etmek istemeleri de etkili olmaktadır. Yine de kapsayıcılığı ve görünürlülüğü de göz önünde bulundurularak iklim krizini merkezine alan tartışmalar ve mücadelelerden bir çözüme ulaşılabileceği savunulabilir.

Bu çalışma, bir yandan bu tartışmalar ışığında gerçekleşmiş özellikle iklim sorunsalını ele alan uluslararası organizasyonların çıktılarını ve bu çıktıların yansımalarını ele alırken öte yandan bu organizasyonların genel olarak tarafı olan devletlere yüklenen sorumluluklar ve roller üzerine diyalektik bir değerlendirme amacı taşımaktadır. Bunu yaparken sermayenin asırları bulan devletlerden kurtulma çabasının yerine devletleri yeniden ve etkili bir taraf olarak işaret etmesinin neden hem neoliberalizm hem de küreselleşmeyle çelişmediği belirtilmeye çalışılacaktır.

Dünya Nüfusunun Gelire Göre Neden Oldukları Emisyon Oranları
Kaynak: (Oxfam, 2018: 4)

  1. ULUSLARARASI ORGANİZASYONLAR VE ÇIKTILARI

 Tim Flannery (2005) İklimin Efendileri adlı kitabında dünya tarihinin temelde iklimler tarihi olduğunu belirtir. Bu ifade iklimin durağan, sabit ya da istikrarlı değil; değişen, dönüşen bir fenomen olduğu anlamına gelir. İklim krizi ise en basit ifade ile asırlar hatta binlerce yıl sürmesi gereken bir değişimin genelde insan özelde sermaye tarafından gerçekleştirilen faaliyetler nedeniyle, gözlemlenebilecek kadar kısa sürelere sığdırılmasını ifade eder. Son 10.000 yılda Dünya’nın ortalama yüzey sıcaklığı yalnızca 1°C (Flanner, 2005: 21) artarken sadece 1906-2005 yılları arasındaki sıcaklığın 1°C arttığı (Riebeek, 2010) ve söz konusu artış oranın giderek yükseldiği düşünüldüğünde durumun vahameti daha iyi anlaşılacaktır. Buna rağmen iklim krizinin çözümüne yönelik çabaların tarihi ancak 20. yüzyılın son yıllarında görülmektedir. Çünkü iklim krizi her ne kadar ekolojik bir sorun olsa da çözümü sosyal olduğu kadar ekonomik bir tercihi ya da mevcut ekonomik yapıdan vazgeçişi de zorunlu kılmaktadır. Dolayısıyla, iklim krizine yönelik çalışmalar ve çözüm arayışları ancak insan yaşamına ve küresel ekonomiye etki etmeye başladıktan sonra gerçekleşmiş zorunlu bir durumdur.

İklim krizine yönelik toplumsal dayanışma ve çabaları daha eskilere götürmek mümkünse de buna yönelik ilk küresel çalışma ancak 1992’de gerçekleştirilen Rio Konferansı olarak da bilinen Birleşmiş Milletler (BM) Çevre ve Kalkınma Konferansı’nda kabul edilen ve 21 Mart 1994 yılında yürürlüğe giren İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’dir.

Faklı Gelir Düzeylerinde Kişilerin Yaşam Boyu Tüketim Emisyon Oranları
Kaynak: Oxfam (2015: 4)

  • İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ ÇERÇEVE SÖZLEŞMESİ 

İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi, iklim krizini ortaya koymada bir başlangıç olmaktan çok bir sonuç olarak okunabilir. Bu sonuca ulaşmada 68 Hareketi içinde şekillenen çevreci hareketlerin siyasal alanda etkinlik kazanmasından, Dünya Meteoroloji Örgütü’nün öncülüğünde (DMÖ) gerçekleştirilen Birinci Dünya İklim Konferansı (1979), Avusturya Villach’ta Karbondioksit ve Öteki Sera Gazlarının İklim Değişimleri Üzerindeki Rolünü ve Etkilerini Değerlendirme Uluslararası Konferansı (1985 ve 1987), Kanada Toronto’da Değişen Atmosfer Konferansı (1988), Hollanda Nordwijk’te Atmosferik ve İklimsel Değişiklik Konulu Bakanlar Konferansı (1989) ve yine DMÖ’nün Cenevre’de düzenlediği İkinci Dünya İklim Konferansı (1990) gibi konferansları da saymak gerekir (Türkeş, 2001: 15).

İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin taraflar için bağlayıcı olmaması esas itibari ile belirtilen konferans çıktılarından farklı gibi görünmese de gerek katılım oranı gerek tarafların büyük çoğunluğunun onayını alması gerekse de uluslararası kamuoyuna sunuluş şekli bakımından farklı olduğu söylenebilir. Sözleşmenin ilk cümlesinin iklim değişikliğini ve bunun zararlı etkilerinin insanlığın ortak kaygısı olarak tanımlaması, ikinci cümlesinin ise bunda insan faaliyetlerinin etkisini kabul etmesi (BM, 1992:1) ve taraf olan bütün devletlere yaptırım gücü olmamasına karşın görev ve sorumluluk yüklemesi bu anlamda bir ilk olduğunu göstermektedir.

İklim değişikliğine neden olan sera gazı salımlarını azaltmaya yönelik eylem stratejileri ve yükümlülüklerin düzenlendiği sözleşme ile iklim değişikliğine neden olan insan faaliyetlerinin ülkeler bazında sınırlandırılması planlanırken söz konusu sınırlamaların ülkelerin özgül koşuları da göz önünde bulundurularak ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar yükleyerek 2000 yılına kadar toplam sera gazı emisyonlarını 1990 seviyesine indirmeleri tavsiye etmektedir. İnsan kaynaklı sera gazı salımlarını 2000 yılına kadar 1990 düzeyine çekme Ek I Taraflarına ( yani OECD ve eski sosyalist Doğu Avrupa ülkeleri); gelişmekte olan ülkelere mali kaynak ve teknoloji aktarılması, onların özel gereksinimlerinin karşılanması, vb. temel konulardaki ana yükümlülükler ise gerek mevcut gelişmişlik düzeyleri gerekse de geçmiş sorumlulukları da hatırlatılarak Ek II (yani OECD ülkeleri) Taraflarına bırakılmıştır.

Sözleşme her ne kadar iklim krizine engel olma tarafı ile öne çıksa da ekonomik kalkınmaya, özel sektör için oluşabilecek zararların devletlerce finanse edilerek ortadan kaldırılması ya da hafifletilmesine ve özel sektörün bu bağlamda uluslararası ekonomiye entegre edilmesinin teşvik edilmesine yaptığı vurgular da dikkat çekicidir (UN, 2001: 3-11-16). Başka bir değişle sözleşme sermayenin gelişimi önündeki engelleri kaldırırken sebep olduğu iklim krizinin faturasını dışsallaştırarak devletler üzerinden tüm insanlığa kesmiştir.

  • KYOTO PROTOKOLÜ

İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi sonrasında iklim krizinden çıkış için, devletleri aktör olarak kabul eden, küresel çabalar Taraflar Konferansları adıyla halen devam eden konferanslar yapılmış ve ortak bir çıktı ancak Aralık 1997’de üçüncüsünün düzenlendiği Japonya’nın Kyoto kentinde mümkün olmuştur. Kyoto Protokolü olarak tanımlanan anlaşma ile ilk defa yasal bağlayıcı bir belge olarak ortaya çıkmıştır (BM, 1998). 15 Mart 1999 tarihine kadar imzaya açık olmasına karşın protokolün yürürlüğe girme şartları olan 55 ülke onayı ve 1990 yılında hesaplanan toplam CO emisyon miktarının en az yüzde 55’inden sorumlu Ek-I ülkelerinin 55 ülke içinde yer alması gerekliliği getirmesi buna karşın ABD (atmosferdeki CO emisyon oranı yüzde 36.1) ve Rusya (atmosferdeki CO emisyon oranı yüzde 17) gibi önemli emisyon paylarına sahip ülkelerin protokolü imzalamaya yanaşmaması nedeniyle yürürlüğe ancak Rusya’nın 2004 yılında onaylamaya ikna edilmesi sonrasında 16 Şubat 2005 yılında yürürlüğe girmiştir. Türkiye ise ancak protokolün anlamsızlaştığının kabul gördüğü 2009 yılında taraf olmayı kabul etmiştir.

Kyoto Protokolü’ne göre Gelişmiş ülkeler 2008 yılından 2012 yılına kadar emisyonlarını 1990 yılı emisyonlarının en az yüzde 5 altına çekecekler (Avrupa Birliği yüzde 8, ABD yüzde 7, Japonya ve Kanada yüzde 6) ve protokolü nasıl uygulayacaklarına dair uluslararası bir plan hazırlayacaklardır (UN, 1998). Bunun yanında taraflar daha az enerji kullanmak, daha az enerji tüketen teknolojilere geçmek, fosil yakıtlardan alternatif yakıtlara geçmek gibi bir dizi değişikliği de kabul etmişlerdir. Protokol aynı zamanda protokolü onaylayan tarafların gereğini yerine getirmediği takdirde para cezası ile cezalandırılmalarını da öngörmesi bakımından önemlidir (UN, 1998: 17).

İklim krizi ile mücadelenin en çok dillendirilen ve yapı taşlarından biri olarak Kyoto Protokolü’nün önemli bir adım olması kabul edilebilirse de karbon salımlarına getirilen kısıtlama ve salım miktarlarının uygulamada, özellikle “Karbon Ticareti”ne dönüşmesine ve bunun devletler arası anlaşmalarla sağlanmasına izin verilmesi yine gelişmiş ülkelerin diğer ülkeler üzerinde devletler eliyle yeni bir baskı ve yük yaratmasına sebep olmuştur. Başka bir değişle gelişmiş ülkeler bir yandan karbon salımına neden olan üretim kalemlerini azgelişmiş ülkelere taşıyarak öte yandan bu karbon salım hakkı olmasına karşın üretim modellerinin bunu gerektirmemesinden kaynaklı kirlilik üretmeyen ülkelerden sahip oldukları hakları satın alarak kirletmeye devam etmişlerdir.

Kyoto Protokolü yapısal olarak İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nden farklı olmasına karşın benzer şekilde piyasa mekanizmasının söz konusu durumdan etkilenmemesi için devleti göreve çağırmış ve sermayenin durumdan olumsuz etkilenmesi bir yana devlet teşvikleri ve destekleri ile süreçten karlı çıkmasını sağlamıştır.

Karbondioksit Yoğunluğu 
Kaynak: Scripps Institution of Oceanography

  • PARİS ANLAŞMASI

2020 sonrası iklim değişikliği planlarının nasıl olacağını kararlaştıran Paris Anlaşması Aralık 2015’te kabul edilen ve küresel sera gazı emisyonlarının yüzde 55’ini oluşturan en az 55 ülkenin anlaşmayı onaylaması koşulunun karşılanmasından sonra Kasım 2016’da yürürlüğe girmiştir.

Paris Anlaşma, küresel ısınmayı sanayi devrimi öncesine göre 2°C’nin altında tutan ve 1.5°C ile sınırlamayı amaçlayan, küresel olarak temiz enerjiye geçişin zorunluluğu mesajını veren ve tüm emisyonların yaklaşık yüzde 98’inden sorumlu 189 ülkenin sunduğu “Ulusal İklim Planları” ile şekillenen bir anlaşma olması bakımından oldukça başarıla kabul edilen bir anlaşma olarak ifade ediliyor. Anlaşma aynı zamanda 2023 yılından itibaren tarafların emisyon azaltımı, uyum ve sağlanan/alınan destekler konularındaki ilerlemeyi değerlendirmek üzere her 5 yılda bir “Küresel Durum Değerlendirme” zirveleri ile bir araya gelmeyi taahhüt ediyor.  Paris Anlaşması’nın Kyoto Protokolü gibi yasal yükümlülükler getirmesi başarı sağlayacağı düşüncesini de artırmıştır (UN, 2015).

Paris Anlaşması aslında iklim krizinin görünmesi anlamında belirtildiği üzere bir dönüm noktası değil, İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nden sonra her yıl düzenlenen Taraflar Konferansları silsilesinin 21.’sini ifade ediyor. Kyoto Protokolü de 3.’sünde imzalanmıştı. 2019 Aralığında 25.’si gerçekleşecek olağan dışı bir durum olan iklim krizini neredeyse olağan bir duruma dönüşen ilginç bir süreç olmaya devam etmektedir.

Paris Anlaşması’nın Kyoto Protokolü’nde de bulunan Emisyon Ticareti, sermaye teşvikleri ve gelişmekte olan ülkelere destek adı altında yeni yükümlülükler getirmesi gibi sorunları ortadan kaldırmadan ve iklim krizinin mevcut ekonomik paradigmanın zorunlu sonucu olduğunu kabul etmeden, sermayenin söz konusu krizdeki payını görmezden gelerek devletler üzerinden sorumluluğu tüm toplumlara ihale ederek nasıl çözeceği merak konusudur. Tüm bunların yanında sera gazı salım miktarında halen artış (2016’da 50 milyar ton olan sera gazı salımı 2030’da 55 milyara tona çıkarma gibi) öngörmesi de çabanın samimiyetine gölge düşürecek niteliktedir (Algedik, 2017).

  1. İKLİM KRİZİ VE TARAFLARI

İklim krizine çözüm arayışları kapsamında gerçekleştirilen organizasyonlar ve bunların sonucunda çözüm önerilerini barındıran sözleşme, protokol, anlaşma adı altındaki çıktılara bakıldığından biri doğrudan (devletler) diğeri dolaylı (özel sermaye) olmak üzere iki tarafı muhatap aldığı görülmektedir. Taraflardan devletin yasa koyucu tarafı öne çıkarılırken diğer taraf olan özel sermayenin söz konusu yasalardan olumsuz etkilenmesi bir yana yararlanmasının sağlandığı görülmektedir. Buna karşın gerek iklim krizinin gerekse de bu krizi engelleme adı altında çıkarılan yükümlülüklerin kimi doğrudan (vergiler gibi) kimi dolaylı (özel sermayeye yapılan teşvik ve desteklerin gayri safi milli hâsılalardan sağlanması gibi) olarak etkilediği buna karşın birkaç taraflar konferansı dışında söz hakkı bile olmayan bütün bir insanlığa sessizce itaat etmesinin öngörülmesi, iklim krizinden çıkış çabalarının sorgulanmasını zorunlu kılmaktadır.

  • DEVLET

Günümüzün belirleyici ekonomik, politik paradigmasının neoliberalizm olduğu konusunda tam bir anlaşma söz konudur. Bu aynı zamanda azınlığın özel çıkarları doğrultusunda, kişisel kârlarını en yüksek düzeye çıkarmak için toplumsal yaşamın olabildiğince büyük kesimini denetim altında tutulmasına izin veren politikalara ve işlemlere tekabül eder. 1970’li yıllarda ortaya çıkan ve Reagan ve Thatcher ile birlikte anılan (Chomsky, 2014:7) neoliberalizm için her şey alınıp satılabilen metalardır; insan, doğa, bilim, fikir, ahlak gibi somut ve soyutluğuna bakmaksızın her şey metalaşmalıdır. İklim krizi için çözüm üretmesi beklenen devlet tam olarak bu paradigmanın ürünü ve yürürlüğe koyduğu yasalar ile yeniden üreticisi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Minimal devletin en ateşli savunucusu olan liberalizmin bu kadar güçlü olduğu bir dönemde devlete özellikle iklim gibi küresel bir krizin çözümünde bu denli etkin bir rol verilmesini devletin geri çağrılması[1] ve yeniden sınıflar üstü bir tavır takınıldığı şeklinde umutlu bir kesimin ortaya çıktığı görülmektedir. Tarihin diyalektik okumasından uzak olan bu yaklaşımın genelde ekoloji özelde iklim krizi mücadelelerini ayırdığı görülmektedir. Bugün devlet ya da devlet ile organik bağı aşikâr kurum ve/veya kuruluşların lüks otellerde, hiç okunmayacağı kesin binlerce kuşe kâğıt kitapçık, tek kullanımlık bardaklar, plastik su kaplarının masalara dizildiği ve düzenlediğinden ancak bir avuç insanın haberdar olduğu ya da ancak yandaş medyada yer bulmasıyla öğrenilen “toplantıcıklar” başka nereye konulabilir?

Devletin yeni olarak tanımlanan konumuna bakıldığında da düşünüldüğü gibi devletin sınıflar üstü, toplumsal/ortak iyi (common good) peşinde olmadığı gibi devletin geri gelmesini bekleyenlerin arzuladığı üzere sorun çözücü, kapsayıcı, karar verici bir yönü olduğu da söylenemez. Burada yeni olan tek şey devletin neoliberazlim ve onunla paralel gelişen küreselleşme ile kendisine biçilen rolü, iklim krizi gibi denetleme ve yasallığa en fazla ihtiyaç duyulan bir zamanda, kabul etmesidir. Bu kabulleniş, uygulamaya konulan yasaların özel sermayeyi neredeyse muaf tutması hatta desteklemesi kimi zaman koruması buna karşılık özel sermayenin gelişmesi yönünde devlet imkân ve hizmetlerinin tamamen kullanılması, küresel sermayenin önündeki bütün engellerin kaldırılması ve yerel sermayelerle işbirliği adı altında ortak müşterekleri (yeraltı ve yerüstünde toplumsal olan her şeyi) sömürmesine adeta izin vermesi tüm bunlara karşın iklim krizini engellemeye dönük yasalar ve vergilerin doğrudan halka ihale edilmesidir.

  • ÖZEL SERMAYE

İklim krizi küresel anlamda ilk defa söz konusu krizin insan faaliyetlerinden kaynakladığının kabul edilmesini sağlayarak çözüm umutlarını yeşertmiştir. Bu doğrulta yaşanılan dönemin İnsan Çağı olarak tanımlanmasını (Crutzen ve Stoermer, 2000) savunan çalışmaların ve organizasyonların bile kurulmasını sağlamıştır. Ekoloji hareketinin yıllardır vurguladığı insan merkezlilik bir andan bütün sorunların müsebbibi olarak tanımlanmış ve lanetlenmiştir.

İnsan merkezli anlayışın kapitalizmin girdiği ekonomik ve ekolojik krizden kurtulmanın aracına dönüşmesi çok sürmemiş Kyoto Protokolü ile başlayan süreçte doğanın yanında kirletmenin bile ticarete konu olması sağlanarak adeta kârın yeniden üretimi sağlanmıştır. Üstelik bunu doğanın korunması adı altında yaparak toplumsal destek sağlamıştır. 2012 yılında gerçekleştirilen Rio +20 olarak da bilinen BM Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı ile söz konusu ekonomiye “yeşil” de eklenerek doğanın sömürüsü tam anlamıyla olağan bir durma dönüştürülmüştür. Yeşil ekonomi söylemi o denli gelişmiştir ki sermaye sadece ekolojik kıyımın önünü açmamış, doğayı metalaştırmamış çevreciliği bile tekeline alarak metalaştırmıştır.

Dolayısıyla kapitalist sınıf neoliberalizm ve küreselleşme çağında kendi yarattığı iklim krizini kullanarak ilk defa küresel anlamda devletleri istediği konuma oturtmuş ve devletlerin yasama gücü aracılığıyla hem kendilerini hem de çıkarlarını güvence altına almıştır. Öte yandan aslında iklim krizine engel olmak için bir araya gelen ve toplumsallaşma eğilimi gösteren kitlelerin örgütlenmelerine izin vermeden ya da bunu devletler ya da sivil toplum örgütleri görünümlü yapılarla şekillendirerek bir taraftan neoliberalizme boyun eğmek istemeyen devletlere karşı kullanarak diğer taraftan küresel bir örgütlenmeyi engellemekte kullanmayı başarmış görünmektedir.

  1. ÖTEKİLER YA DA YÜZDE 99

Sermayenin bu kadar güçlü ve Foucault’ın deyimiyle kendi istediği insanı (bile) üretebildiği (Foucault, 2005:86) bir dönemde dünyanın insan merkezli okuması ve çözümün tüm insanlığı içerecek şekilde gerçekleşeceğine inanmak anlamsızdır. Bugün insan merkezlilik aslında kapitalizmin hem ekonomik zararlarını hem de sebep olduğu ekolojik zararları dışsallaştırmak için kullandığı bir örtüye dönüşmüştür. Bu nedenle sadece iklim krizi verileri bile insan merkezliliğin neoliberalizm ile aşıldığını ve yeni bir anlayış ve döneme girildiğini göstermektedir. Bu dönem Sınıf Merkezli anlayışın hüküm sürdüğü ve yüzde 1’in çıkarları doğrultusunda sadece doğayı değil kendileri dışında kalan %99’u dahi yok etmeyi göz aldığını ifade etmektedir (Güneş, 2019).

En zengin yüzde 1’in bir ömürlük zamanda yüzde 99’dan daha fazla tüketim emisyonuna sahip olması nasıl insan merkezlilik olarak tanımlanabilir? Yine de insan merkezlilikten sınıflı merkezliliğe geçildiğini ortaya koyan en önemli veri atmosferdeki karbondioksit değişim oranı üzerinden görülmektedir. Sadece artış oranının patlama yaptığı döneme bakıldığında bile bu dönemin neoliberazlizm dolayısıyla sınıf merkezliliğin egemenliğinde gerçekleştiği görülecektir (Bkz. Şekil.3).

Karbondioksit artış oranın Rio Konferansı’ndan bu yana artarak devam etmesi de aslında iklim krizine çözüm arayışında görünen kesimlerin asıl amacını ortaya koymaktadır (Bkz. Şekil. 4). Belirlenen en yüksek artışın Rio +20’de şekillenen yeşil ekonomi sonrasında olması ise adeta bir farkındalık çığlığıdır.

SONUÇ

İklim krizi ve çözüm arayışlarında, neoliberalizm ve küreselleşmeye rağmen halen etkin gibi gösterilmeye çalışılan devletin, toplumsal fayda sağlamada çokta etki yaratmayacağı ve çözüm için toplumun taleplerinin çok gerisinde olduğu açıktır.

Marx, “Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi” adlı kitabında “Koşullarına dair yanılsamalarından uyanmaları çağrısında bulunmak, yanılsamanın içkin olduğu koşullardan da uyanma/çıkış çağrısıdır” (Marx, 1970: 3) der. İklim krizi bugün bu çağrının insan tarafından değil ama doğanın kendi tarafından yaptığı son çağrı olarak okunabilir. Bu çağrıya cevap vermek temelde doğa için bir şey değiştirmez. Çünkü daha önce de birçok kitlesel yokoluşa rağmen yaşam her defasında filizlenmeyi başarmıştır. Doğa yeniden denge noktasını bulmuştur. Dolayısıyla geriye grisi olmayan iki temel tercih kalmakta; ya yüzde 99 aralarında üretilmiş olan yapay farklılıkları ortadan kaldırarak hayatın her alanını mücadele alanına dönüştürerek doğa üzerindeki talana bir son verecek ve doğa ile arasındaki ilişkiyi onararak yeniden kuracak ya da yüzde 1’in açgözlü, kar hırsına boyun eğerek dünya tarihi için unutulan bir diğer tür olacaktır.

 

Kaynakça

Algedik, Ö. (2017) “23’üncü İklim Zirvesi: 121 yıllık dejavu”, Yeşil Ekonomi, Online Erişilebilir: https://yesilekonomi.com/23uncu-iklim-zirvesi-121-yillik-dejavu/

Chomsky, N. (2014) Halk Üzerinden Kazanç, Çev.: S. Evren, İstanbul: Everest Yayınları

Crutzen, P. J., Stoermer, E. F. (2000) “The Anthropocene”, Globel Change Newsl. Sayı 41: 17-18.

Foucault, M. (2005) Hakikat Kaygısı: Özne ve İktidar, Seçme yazılar 2, Çev.: I. Ergüden, O. Akınhay, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Flannery, T. (2005) İklimin Efendileri: İklim Değişikliğinin Tarihçesi ve Yakın Geleceğimize Etkileri, Çev.: D. Taşkan, İstanbul: Klan Yayınları.

Güneş, B. S. (2019) “İnsan Merkezlilikten (Anthropocentrism)- Sınıf Merkezliliğe (Class-sentrism): 6. Kitlesel Yokoluş”, SAV Katkı, Sayı: 7 içinde: 21-32. Online erişilebilir: http://katki.org/wp-content/uploads/2019/05/katki7son.pdf

Oxfam (2018) Extreme Carbon Inequality, Online Erişilebilir: https://www.oxfam.org/sites/www.oxfam.org/files/file_attachments/mb-extreme-carbon-inequality-021215-en.pdf?cid=aff_affwd_donate_id78888&awc=5991_1526905221_9566c2471e41780886998fb38f12fe5e

Marx, K. (1970) Critique of Hegel’s Philosophy of Right, Translated: J. O’Malley, Oxford: Oxford University Press.

Riebeek, H. (2010) “Global Warming, NASA Earth Observatory, Online Erişilebilir: https://earthobservatory.nasa.gov/Features/GlobalWarming/page1.php

Skocpol, T. (1985) “Bringing the State Back In: Strategies of Analysis in Current Research”, Bringing The State Back In içinde: 1-36, Der.: P. B. Evans, Cambridge: Cambridge University Press. Online Erişilebilir: https://edisciplinas.usp.br/pluginfile.php/3141158/mod_resource/content/1/Skocpol_Bringing%20the%20state%20back%20in.pdf

Türkeş, M. (2001) “Küresel iklimin korunması, İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ve Türkiye” TMMOB Makina Mühendisleri Odası, Süreli Teknik Yayın 61: 14-29.

UN (1992) Unıted Natıons Framework Conventıon On Clımate Change, Online Erişilebilir: https://unfccc.int/resource/docs/convkp/conveng.pdf

UN (1998) Kyoto Protocol To The Unıted Natıons Framework Conventıon On Clımate Change, Online Erişilebilir: https://unfccc.int/resource/docs/convkp/kpeng.pdf

Un (2015) Paris Agreement, Online Erişilebilir: https://unfccc.int/sites/default/files/english_paris_agreement.pdf

[1] Neo-Weberyen devlet teorisi olarak tanımlanan bu yaklaşımı “devletin potansiyel özerkliğe” sahip olduğu “egemen sınıfların çıkarlarına yapısı gereği azade”, “sınıflarla birlik olmayan ama aralarındaki çatışmayı yöneten”  gibi tezlere sahip sosyolojinin devlet merkezli bir okuma olarak tanımlamak mümkündür (Skocpol, 1985). Bu tezin en önemli savunucu Theda Skocpol (1985) ve Michael Mann (1984) olarak görülmektedir.