ABD’nin tek başına hüküm sürdüğü “tek-kutuplu” bir uluslararası sistemden; Çin, Rusya, İran, Hindistan, Brezilya, Güney Afrika gibi bölgesel güçlerin ortak yönettiği “çok-kutuplu” sisteme geçildiği sıkça dile getiriliyor. Bu tespit (özellikle siyaseti kapitalist birikim krizine indirgeyen) kimi muhalif çevrelerde Amerikan hegemonyasının çöküşünü müjdeleyen bir haber gibi algılanıp, pek sorgulanmadan kabul ediliyor. Halbuki bu tespit üzerine etraflıca düşünmek gerek. Kısaca:

1) Bu tespit kendi başına kuramsal bir eleştiri içermiyor. Uluslararası ilişkiler disiplininin önde gelen ana akım kuramcısı Kenneth Waltz, -daha 1990larda, Sovyetler Birliği’nin çöküşü sonrasında ortaya çıkan ABD gücünün geçici olacağını, eninde sonunda çok-kutupluluğa geçişin kaçınılmaz olacağını söylemişti.

2) Bu tespit ilk defa dile getirilmiyor. Stratejik açıdan üstün pozisyonda yer alan aktörün en temel hedefi üstün pozisyonunu koruyabilmektir. Yani, hegemonik stratejinin temelinde çöküş korkusu yatar. Bu nedenle Amerikan hegemonyasının çökeceği senaryoların tarihi, hegemonyanın tarihiyle eş zamanlıdır. Çöküş tespiti yapılırken bugünkü tespitin geçmiş tespitlerden nasıl farklılaştığı değerlendirilmelidir.

3) Tespit bir dönüşüme işaret ederken isabetli, yalnız bu dönüşümü tarif etmekte yetersiz ve hatta yanıltıcı olabilir. Nitekim, hem Ahmet Davutoğlu’nun hem Avrasyacı stratejistlerin bu tespiti bir amentü gibi kabul ettiklerinin; özellikle son dönemin hayal kırıklığıyla liberallerin önemli bir kısmının da bu düşünceye meylettiğinin altını çizelim. Bu kadar geniş bir siyasi yelpazede kabul gören bir tespiti eleştiriye tabi tutmak elzem. Başka bir ifadeyle, siyasi farklılığın netleştirileceği kuramsal bir eleştiriye ihtiyaç var.

Türkiye’deki hakim jeopolitik yaklaşımlar olan Yeni-Osmanlıcılık, Avrasyacılık, Ulusalcılık ve Batıcılığın ortak noktası Reelpolitik ya da siyasal realizmdir. Realizm, uluslararası ilişkilerde belirleyici olanın büyük güçler arasındaki rekabet olduğunu ve bu güçlerin kendi çıkarları doğrultusunda hareket ettiğini öne sürer. Tarihsel olarak büyük güçlerin toplumsal içeriğindeki (örneğin, antik köleci devlet, feodal devlet veya kapitalist devlet arasındaki) farklılıklar uluslararası ilişkilerdeki güç mücadelesinin mantığında hiçbir şey değiştirmez: Güç, her zaman diğer güçlerle güçlenme mücadelesi verir. Lakin, “güçlülerin güçlenmek için güç mücadelesi yaptığı” bir önermenin döngüselliği realizmin başına dert olagelmiştir. Bu “güç fetişizmini” Marx’ın “meta fetişizmine” benzeten Justin Rosenberg, şirketlerin yerini devletlerin, piyasanın yerini de güç dengesi rekabetinin aldığı bir ideoloji olarak eleştirir. Hal böyleyken, Marxist yaklaşımların kuramsal olarak bu güç fetişizmiyle ayrışması ve dünya düzeninin dönüşümünü tarif ederken toplumsal ilişkileri hesaba katması gerekir.

Devrimin cenazesi olarak Reelpolitik
Reelpolitik deyimi ilk olarak Alman liberali August Ludwig von Rochau tarafından Reelpolitiğin Temel İlkeleri: Almanya’nın Devlet Meselelerine Uygulaması adlı kitabında kavramsallaştırıldı. 1853’te yayımlanan bu eser Alman milliyetçi liberallerinin 1848 Devrimi’nden duyduğu hayal kırıklığını yansıtır. Milli birlik uğruna liberalizme veda edilirken, Alman düşünce tarihinde 1806’da Jena’da Prusya’nın Napoleon’a yenilgisiyle başlayan bir devletçi reform hareketiyle buluşuluyordu. 1848 kuşağı 1789 kuşağının hayal kırıklığından besleniyordu.

Jena sonrası Prusya’da II. Mahmud’la eşzamanlı olan bir reform hareketi başlamıştı. Humboldt’un kurduğu Berlin Üniversitesi’nde Jena yenilgisi sonrası Prusya’yı modernleştirecek bir kadronun yetiştirilmesi amaçlanmıştı. Bu kadro Napoleon’un gücünü mümkün kılan modernleşmeyi gerçekleştirecek ancak mevcut Prusya monarşisinin kurumlarını muhafaza edecekti. Aydınlama düşüncesi daha geçen yüzyıl bizzat Büyük Friedrich tarafından uygulanmamış mıydı? Bu “romantik” eğitim reformu dünya düşünce tarihinde felsefede Alman idealizmi, tarihyazımında Ranke ekolü olarak önemli bir iz bıraktı.

Leopold von Ranke 1810’da eğitime başlayan üniversiteye, 1825’te muhafazakar hukuk tarihçisi Carl von Savigny tarafından davet edilmişti. Savigny gibi Hegel’in azılı bir muarızı olan Ranke spekülatif tarih yerine belgelerin eleştirel okunmasına dayanan ampirisist bir tarihyazımını geliştirdi. Bu tarihyazımının temelinde yatan ilke “dış politikanın önceliğidir” (Primat der Außenpolitik). Böylece toplumların tarihinde devletin önceliği, üstünlüğü ve devlet çıkarının nesnelliği ve doğallığı varsayılır. Bu muhafazakar ideoloji nihayet (başka bir liberal hayal kırıklığı olan!) Hegel’in devletin en üstün ahlaki varoluş olarak tanımlandığı siyaset kuramıyla örtüşür. Hem Romantikler hem 1848 liberallerinin muhafazakarlaşması devrimin geri çekilişidir aynı zamanda.

Muhafazakar Prusya’nın resmi ideolojisi reelpolitik 19. yüzyıl sonu Almanya’nın ağır toplarından Max Weber ve öğrencisi Otto von Hintze’nin eserlerine sinmiştir. Weber’in siyaset sosyolojisi İkinci Dünya Savaşı sonrasında bütün Amerikan sosyal bilimlerinde olduğu gibi siyaset bilimi içinde beliren uluslararası siyaset disiplininde de egemen olmuştur. Nitekim, savaş sonrası ilk kuşak Amerikan uluslararası ilişkiler kuramcıları Hans Morgenthau, John Herz gibi Almanya kökenliler tarafından kurulmuştur. Soğuk Savaş’ın önemli reelpolitik kuramcılarından Henry Kissinger’in doktora tezini Napoleon sonrası 1815 Viyana Düzeni üzerine yapmıştır. Siyasi tarihte musikişinas bir şekilde “Avrupa Konseri” denilen bu barış halinin devrimcilerin amansızca bastırıldığı bir iç savaş olduğu Marx ve kuşağının yazılarında da anlatılır. Marx’ın bahsettiği düzen güçleri reelpolitik stratejinin yapı taşlarıdır. Başka bir deyişle: reelpolitik aynı zamanda bir rejim inşasıdır.

İki reelpolitik
Güncel uluslararası ilişkiler disiplininde uluslararası düzenlerin doğuşu ve çöküşü üzerine iki farklı realist kuram mevcut: Güç dengesi ve hegemonya kuramları. Güç dengesi kuramları reelpolitiğin ortaya çıktığı 19. yüzyılın Avrupası gibi çok-kutuplu bir dengeyi idealleştiriyor. Buna göre hegemonik devlet er ya da geç zayıflardan oluşan bir anti-hegemonik ittifakla karşılaşır ve güçten düşer; böylece hiçbir devletin tümüne egemen olmadığı bir devletler sistemi – disiplin jargonuyla “uluslararası anarşi” – varlığını sürdürür. Uluslararası anarşinin egemenliği reelpolitiğin değişmez kanunudur. Bu akıl yürütmeyi takip eden realistler ABD’nin hegemonik olduğu tek-kutuplu düzenin kalıcı olmayacağını, bu nedenle çok-kutuplu bir dünyaya hazırlanılması gerektiğini savunmuşlardır. Örneğin, Kenneth Waltz Soğuk Savaş sonrasında NATO’nun gereksiz yere Rusya’ya bir tehdit mesajı verdiğini vurgulamış, Bush’un Irak seferine muhalefet etmiştir. Yine John Mearsheimer ABD’nin kendi bölgesi dışında müdahaleci siyaset izlemesine karşı çıkmış, 19. yüzyılda Britanya’nın olduğu gibi “denizaşırı bir dengeleyici” (offshore balancer) rolü oynaması gerektiğini savunmuştur. Bu yönden uluslararası ilişkilerde hukuki kurumların oluşturulması ve kurumsallaşmayı destekleyen denizaşırı harekatlara sıcak bakan liberallerden ayrışırlar.

Güç dengesi kuramcıları içinde Stephen Brooks ve William Wohlforth denge mekanizmasının ancak hegemonik eşiğe ilerleyen devletler için geçerli olduğunu, ABD’nin ise hegemonik eşiği aşıp, hegemonik devlet pozisyonuna geldiğini ileri sürdüler. Bu kuramcılara göre ABD’ye karşı bir ittifakın oluşması mümkün değildir. Dolayısıyla tek-kutupluluk devam edecek uluslararası anarşi sadece hegemonya altında yaşayan geriye kalan devletler için hükmünü icra edecektir. Brooks ve Wohlforth Irak Savaşı’na muhalefet ettikleri gibi Trump’ın dış politikasını da eleştiriyorlar. Yazarlara göre, Trump’ın iddia ettiği aksine, ABD kaybeden durumunda değil, her durumda kazanan durumunda. Bu eleştirinin ironisi şurada yatıyor: Eğer ABD her durumda kazanan bir tek-kutupsa o halde Trump’ın ne yaptığının hegemonyaya sarmak açısından pek de bir önemi yok. Ancak bu gücü kullanarak ABD’nin mevcut angajmanlarını yeniden müzakereye – çağın ruhuna daha uygun bir ifadeyle pazarlığa – açmak ve daha karlı “deal”ler, işler bağlamak gayet akla yatkın. Özellikle borç içindeyseniz (sanırım hem başkan seçilmeden önceki Trump hem de halihazırdaki Amerikan ekonomisi için aynı derecede geçerli bir teklif bu). Dolayısıyla kuramcılar neye muhalefet ederse etsin kuramın temel iddiasının Trump için hem iç hem dış politikada bir fırsat olarak değerlendirilmesi kaçınılmaz.

Realizm içindeki ikinci kuramsal akım olan hegemonya kuramları uluslararası anarşi değil hiyerarşiyi vurguluyor. Bu kuramlar 19. yüzyıl Britanya hegemonyasını da temel alır: yani üstün üretim kapasitesi, uluslararası para birimi egemenliği ve askeri üstünlük. Bu kuramlara göre tarihteki hegemonik devletler “emperyal aşırı-genişleme” (imperial overstrech) nedeniyle güç siyasetinde bir rakip tarafından “yakalanır ve geçilirler”. Bu kuramlar ABD’nin tıpkı Britanya’nın yaptığı gibi bir sonraki hegemonla – örneğin Çin – barışçıl bir geçişi hazırlaması gerektiğini savunurlar. Bu kuramların ölçütlerine göre ABD’ye rakip olabilecek yegane devlet Çin’dir. Obama’nın Çin’i çevreleyen Asya Pivotu bu kuramın temel iddialarını işlevselleştirmiştir.

Liberal müşfik hegemon
Uluslararası ilişkiler disiplininde liberal akım realizmin güç siyasetini eleştirir ve uluslararası kurum ve kuralların işlevsel, etkili ve kalıcı olduğunu savunur. Liberal kuramın kurumlarla olan ilişkisi sorunludur: Bir yandan, kurumların oluştuktan sonra kalıcı olduğunu savunur, diğer yandan kurumların daha etkili politika araçları olduğunu realistlere hatırlatmakla yetinir. Realistlerin ütopyacılık eleştirileri karşısında liberal kuramcılar modern kapitalizmin devlet çıkarları ötesinde küresel çapta ulusötesi çıkarlar yarattığını, giderek bütünleşen dünya ekonomisinde devletlerin karşılıklı bağımlı hale geldiğini öne sürer. Bu anlayışın temelinde ekonomik bütünleşmenin reelpolitiğin anarşisini dizginleyecek bir kurumsallaşmayı gerektirdiğidir. Yani, sermayenin küresel bütünleşmesi uluslararası bir kurumsallaşmayı yaratacaktır. Sermayeyi bir sınıfsal ilişki değil de bir üretim faktörü olarak kavrayan liberal ekonomi politik hegemonyayı kurumlar, kurallar, ekonomik çıkarlara dayanan uzlaşmalar ve kültürel kalıplar çerçevesinde tanımlar. Elbette realistlerin askeri üstünlük vurgusu reddedilemez. Ancak hegemona tabi olan devletlerin de “paydaş” haline getirildiği bir küresel yönetişimin daha az maliyetli, daha güvenli, daha kalıcı olacağı vurgulanır. ABD’nin üstünlüğünü çıplak zor tehdidine dayandırmasından ziyade hegemonik çıkarlarını soyut ve genel kurallara “gömdüğü” ve böylece görünmezleştirdiği, gizlediği, Obama’nın deyimiyle daha “akıllı” bir strateji teklif edilir. Liberaller Trump’ın İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan Amerikan hegemonik kurum ve kuralların işlevsizleştirmesini eleştiriyorlar. Liberal hayal kırıklığı modelin kuramsal sorgulamasına yönelmiyor, pilotaj hatasını suçluyor.

Amerikan hegemonyasının kuruluşu
Bugün çöktüğünden bahsedilen dünya düzeni İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda kuruldu. Siyasi tarih açısından bu “kurucu dönemin” iki temel gelişmesi Batı ittifakı ve Sovyetler Birliği arasında toplum modellerinin yarıştığı Soğuk Savaş ve sömürgelerin bağımsızlık kazanmasıydı. Soğuk Savaş, uluslararası ilişkiler uzmanlarınca dönemin belirleyici çatışması olarak ilgi gördüyse de aslında devletler sisteminde kalıcı etki bırakan olay sömürgesizleşmeydi. Eski sömürgelerin bağımsızlaşmasıyla yeni bir siyasi coğrafya kavramı belirdi: Üçüncü Dünya. Amerikan hegemonyası, öncülü Britanya hegemonyasının aksine ulusal egemenlik hukuku üzerine kuruluyordu. Uluslararası hukuk açısından sömürgesizleşme feodal kılıç hakkından, eşitsizler arasında kurgusal bir eşitlik varsayan burjuva hukuk dogmasına geçişi ifade ediyordu. Bu aynı zamanda 19. yüzyıldan beri Üçüncü Dünya’nın temel toplumsal dinamiği olan köylü ve toprak sahibi arasındaki çatışmanın yeni bir rejime bağlanması anlamına geliyordu. Nitekim, ABD’nin Soğuk Savaş politikalarının kuramsal çerçevesini oluşturan modernleşme kuramında toprak reformu önemli bir başlık teşkil eder. Weber’i temel alan modernleşme kuramına göre modernleşme Üçüncü Dünya ülkelerinin için siyaseten yönetilemez bir toplumsal hareketlilik yaratıyor, bu da siyasi krize neden oluyordu. Eğer bu krize müdahale edilmezse henüz yönetici sınıfların idari kapasitesinin olgunlaşmadığı yeni bağımsız ülkelerde komünizmin yayılması riski söz konusuydu. Dolayısıyla, bu süreci yönetebilecek askeri rejimlere ihtiyaç vardı. Aynı dönemde akademik çevrelerde İslam’ın dinî hassasiyetlerden ötürü komünizme karşı bir toplumsal güç yedeklenebileceği dile getiriliyordu.

Amerikan devlet oluşumu açısından bu politika tercihi, savaştan hemen sonra istihbarat aygıtının devlet içinde ağırlık kazanmasına yol açtı. 1950ler boyunca uluslararası ilişkilerle beraber Amerikan devletinin de yapısı değişiyor, hem Pentagon hem de CIA yeni rejim içindeki önemli iktidar odaklarına dönüşüyordu. 1945-53 arasında başkanlık yaptığı dönemde CIA’yi kuran Harry Truman 1963’te Washington Post gazetesinde CIA’nin tekrar sadece istihbarat toplamaya dönmesini savunan ağır bir eleştirisi yayımlamıştı. Bu yazıda Truman CIA barış dönemi operasyonlarını “pelerin ve hançer operasyonları” olarak niteliyordu. Başkan Truman’ın reddettiği İran başbakanı Musaddık’ı deviren 1953 darbesine onay veren Eisenhower ise 1961’de ayrılış konuşmasında ABD rejiminin “askeri-endüstriyel kompleks” tarafından ele geçirilme endişesini dile getirmişti. Demokrat Truman da Cumhuriyetçi Eisenhower da ABD’nin İkinci Dünya Savaşı ertesindeki Soğuk Savaş politikasının mimarıydı. Her ikisi de bina etmeye çalıştıkları yapı için kullandıkları aletlerin liberal demokrasi açısından zararlı hale geldiğinden yakınıyordu. Devletin siyasi liderlik, asker ve istihbarat/güvenlik blokları arasındaki güç paylaşımlarında istihbarat ve asker kanadın üstünlüğü Trump döneminde daha dramatik bir şekilde ortaya çıkmış durumda. Yalnız bu sefer, bürokrasi bloğunun Trump liderliği üzerinde uyguladığı veto liberaller tarafından neredeyse bir güvence olarak görülüyor. Dahası Suriye’de hem Pentagon hem CIA savaş sahasında farklı programlarla operasyonel halindeler. Önümüzdeki dönemde devlet aygıtları arasındaki ilişkiler hegemonyanın geleceği açısından belirleyici bir dinamik olacak.

Siyasi liderlik: CEO’lar dönemi
Günümüz liderler kuşağını tanımlayan en kilit kavram herhalde CEO kelimesi. Soğuk Savaş döneminde yetişmiş bu liderler en büyük sermayelerinin birikim yaratmak ve dağıtmak olduğu bilinciyle hareket ediyorlar. Bunların popülizmi gençliklerindeki popülizmden çok farklı. Örneğin, hem Trump hem Erdoğan de temelde Batı’dan Üçüncü Dünya’ya göç eden sermayenin hareketlendirdiği kitlelere dayanıyor. Kent rantıyla finansallaşmanın buluşmasından nasıl bir siyasi biçimin oluştuğunu Türkiye ahalisine anlatmak pek zor değil. Elbette kuruluş aşamasında endüstrileşmiş ve kentleşmiş ABD’yle bu süreci henüz yaşamış Türkiye arasında rejime eklemlenmesi gereken sınıfların siyasi bloklaşmaları açısından önemli farklar var. Ancak hem Trump hem Erdoğan kendilerini bir CEO olarak pazarlıyorlar kitlelere. “İş bağlama”, risk alma, kural atlatma yeteneklerini bu imajın bir unsuru olarak sunuyorlar. Trump’ın kent rantından beslenen bir müteahhit, dikkate değer bir müttefiki olan Rudy Guiliani’nin eski New York belediye başkanı olduğunu vurgulamakta fayda var. Bu açıdan bakıldığında 2008 krizi sonrası yaşayan parasal genişleme benzer toplumsal güçleri siyasal iktidara taşımışa benziyor.

Nitekim, kent rantının aksine emek üretkenliğinin düştüğü ama dolar bolluğunun yaşandığı bir dönemdeyiz. The Economist dergisi CEOların holding karlarını üretkenliği arttıracak yatırımlara harcamak yerine kabarık bonus çekleri almak için hissedarlara dağıttığından şikayet ediyor. Siyasi CEOlar kurmaya çalıştıkları rejimlerin ayakta tutacak hissedarı besleyecek kadar kazandıkları sürece uluslararası ilişkilerde mevcut kargaşanın devam edeceğini tahmin edebiliriz. 1848 gibi 2010 döneminin ilerici toplumsal hareketleri otoriter rejimleri tarafından etkisizleştirildi veya çevrelendi, izole edildi. Savaşı halkların üstünde bir karabasan olarak dolaştıran bu rejimler, stratejik çıkmazlarını yeni silah teknolojilerinin (sosyal medyayı da bunun içinde değerlendirebiliriz) verdiği taktik üstünlükle aşmaya çalışıyorlar. Trump’ın vizyonu Amerikalıların resmî ikonografisindeki Roma İmparatorluğu’ndan ziyade tam bir haraç devleti olan Moğol İmparatorluğu’na benziyor. Bu vizyonun ne kadar hakim olacağını toplumsal güçlerin bu taktikleri boşa çıkaracak şekilde müdahale edip edemeyeceği belirleyecek.