DÜŞÜNMEK VE SÖYLEMEK

AYDIN ÇUBUKÇU

Düşünmek, soyut ve genel bağlantılar kurmaktır. Adını hatırlayamadığım İrlandalı bir şair, “bir yıldızın canını yakmadan, bir çiçeği koparamazsınız” demişti. Evrende her şeyin birbirine bağlı olduğunu, bütünlüğün böylece kurulduğunu varsaymak eylemli insanın yol açıcısıdır. Yeni, daha önce var olmamış bir nesne yapabilmek için ya bir şeyi doğal bağlantılarından koparırız, ya da daha önce sahip olmadığı yeni bağlantılar içine sokarak onu dönüştürürüz. Böylece ağaçtan ateş ya da masa, radyoaktif maddelerden sağlık ya da ölüm çıkarırız. Bağlantılar değişince sonuç değişir. İnsanın bütün tarihsel eylemi, bağlantılar bulmak, koparmak, yeni bağlantılar kurmaktan ibarettir. Gündelik işlerde olduğu gibi, sanatta, siyasette de böyledir.

Sanat, edebiyat ve felsefe yüksek soyutlama alanları olarak, üzerinde işlem yaptığımız maddi dünyadakilerden farklı nitelikte bağlantılar kurar. Yukarıda andığımız İrlandalı şair gibi, olanaksız bağlantıları imgeler halinde kurgulayarak eserini ortaya çıkarır. Aslında, imgelerle mantıksal bağlantıların doğaları birbirine benzer.

Şu var ki sanat ve edebiyatta, bilimde olduğundan farklı olarak herkes tarafından aynı biçimde anlaşılır olma özelliği yoktur.  Sanat eserine verilen anlam, pek çok dolayımdan geçerek doğar. Nesnel ve öznel ilişkiler, tarihsel koşullar, toplumsal bilinç biçimlerinin etkisi, siyasal eğilimler ve eğitim düzeyi, anlamın algılanmasını etkiler.

Boğaziçi Üniversitesi öğrenci ve öğretim üyelerinin sürdürdükleri protesto gösterileri sırasında, Kâbe ve Şahmeran simgelerini bir araya getiren resim, bu bakımdan tipik bir örnek oluşturuyor. Resimle ilgili öfkeli ve elbette ilkel karşı çıkışlar, resimde birbiriyle ilişkisini anlamadıkları iki unsur görmüşlerdi ve bunlar arasında ne gibi bir ilişki kurulduğunu düşünme zahmetine girmemişlerdi.

“Kâbe’nin üstüne yılan çizmişler” diye baktıkları resmi yapansa eserini şöyle açıklıyordu: “İlk günah fikriyle özdeşleşip Anadolu coğrafyasında kötülüğün sembollerinden biri olan yılan ve geçmişten günümüze baskılanan kadın kimliğinin bir araya gelmesinden oluşan Şahmeran figürü, ne gariptir ki Anadolu’da sevilip başköşeye konulmakta. Yılan ve kadın gibi erkeğin kendine rakip olarak gördüğü kimliklerin evin başköşesine iliştirilmesi ise erkek iktidarına karşı gizli bir alay ve başkaldırıdır. Bu eserde bu figürü toplumsal mitolojinin en büyük motivasyonu olan kurgulanmış dinin merkezine yerleştirerek Anadolu kadınlarının bu gizli ve derin mücadelesini bir adım daha cesurlaştırmak istedim. Şahmeran’ın ardındaki yeşil ise asıl cenneti sembolize etmekte. Şayet kadın ve hayvan özgürlüğü merkezi bir konuma gelirse, çok aranılan cennet imgesi bizzat dünyanın kendisi olacaktır.”

Kuşkusuz, yılan ve Kâbe’yi bir arada görüp cin çarpmışa dönen gözün, resmin altına iliştirilen bu açıklamayı okuma ihtiyacı duyması ve anlama yetisi göstermesi beklenemezdi. Onun açısından bu iki imgenin birlikteliğini algılama süreci, kendi koşullarının dolayımından dümdüz geçmiştir. İnançlar arasındaki tarihsel geçişler ve çatışmaların doğurduğu karmaşık oluşumların labirentinde dolaşmaktansa, onu doğrudan sonuca götüren, eğilip bükülmez kalın çizgiyi izlemiştir.

***

Bir düşünceyi iletmek için kullandığımız araçlar çok çeşitlidir ve her gün buna yenileri eklenebilmektedir. Yeni araçlar yeni bağlantılar ve yeni yöntemler, iletilmesi gerektiğine inandığımız yeni düşünceler doğurmaktadır. Bu sonsuz sarmalın sorunsuzca ilerleyebilmesi için, uygun ortamlar bulabilmesi koşulu vardır. Her yeni araç kendisiyle birlikte yeni ilişki biçimleri getirmektedir ve her ilişkinin doğası gereği, çatışmalı ve gerilimli yeni bağlamlar oluşmaktadır. Zira bunların tümü toplumsal hayat içinde olmaktadır. Bu, her yeni düşüncenin, kendi karşıtıyla buluşma olanaklarının çoğalması demektir.

***

Yüzyıllardır pek çok kültürde peygamberlerin, dince kutsal bilinen kişilerin, hatta Tanrı’nın, tanrıların resmi, heykeli yapılmıştır. Tasvirlerin bir kısmı, tapınakları süslemiş, karşısında dua edilmiştir. Tasvir, kutsalın kendisi yerine geçmiştir. Sünni Müslümanlık buna izin vermemiştir, ama Müslüman sanatçılar tarafından da Hz. Muhammed’in pek çok resmi yapılmıştır. Tahran İslam Medeniyeti Müzesi’nde bunlardan ikisini ben gördüm. Yakışıklı bir İranlı gibi çizilmişti. Kara gözlü, sık sakallı, İranlı bir din adamı kılığında… Şii inancı bu konuda daha esnektir. Bugün Tahran’da, hatta İslami radikalizmin merkezi sayılan Kum’da pek çok dükkândan, pazar tezgâhından bu resimleri satın alabilirsiniz. Onun yanında Hz. İsa, Hz. Ali, Hz. Hüseyin resimlerini de bulabilirsiniz. Bugün Türkiye’de birçok Cemevi’nin duvarlarını süsleyen resimlerin kökeni İran’dır. Kimse onlara bakarak dua etmez, niyazda bulunmaz. Müslüman Sünni’lerin tutumu, Hıristiyan ikonoklastik bağnazlığa benzer. Kutsal kişilerin resimlerini yapanlar, evlerinin duvarına asanlar bu tasvirlere kutsallık atfetmezken, Sünni bağnazlık, onların “kutsal tasvirler” olduğunu kabul eder ve yerlere atılmasına, başka bağlamlarda kullanılmasına dayanamaz.

Eski çağlarda, falanca kralın, filanca sultanın Hz. Muhammed’in resmini yaptırdığına dair rivayetler var. Bu resimler zamanımıza ulaşmamıştır, ya da henüz bulunmamıştır. Ne var ki “rivayet” düzeyinde kalması, o çağların iletişim olanaklarıyla ilgilidir. Günümüzde bir resmi yalnızca basit baskı teknikleriyle çoğaltarak değil, cep telefonuyla çektiğiniz bir fotoğrafı bir sosyal-medya ortamına yükleyerek bir anda milyonlarca insana ulaştırabilirsiniz. Bu sayede, Paris’te çizilen bir karikatür, Afgan dağlarında öfke krizlerine sebep olabilir, oradan yine Paris banliyölerinde bir Müslüman göçmenin evine yansıyıp bomba halini alabilir.

Karikatür ya da Şahmeran, birilerinin düşüncelerinin biçim bulmasıydı. Mermi ve sopa da öyle… Yukarıda, düşüncenin biçim bulmasının hangi dolayımlarla gerçekleştiğine ilişkin bir şema sunmuştum. Bu ifade biçimlerini o gelişme süreçleri içinde düşünürsek, sonuçta toplumsal ilişkiler zemininde bir karşılaşmadan söz ediyoruz demektir. Söz konusu olan, iki kişinin düşünceleri arasındaki çatışma değil, bir bütün olarak kendi içlerinde bir sisteme sahip ve politika düzeyinde de ifadesini bulan ideolojilerdir. İdeoloji, hayatın bütün alanlarını kapsayan, düşünce ve davranışları etkileyen bir bütünlüktür. Kapsamının evrensel olup olması, tutarlı ya da tutarsız olması önem taşımaz. Bilimsel bir dünya görüşüne ya da kör bir inanca dayanıyor olması da, etkisinin gücünde değişiklik yapmaz.

***

İdeoloji, düşünme biçimini olduğu kadar ifade biçimlerini de belirler. Hıristiyan mitolojisine dair binlerce İsa resmini, başlıca iki grupta toplayabiliriz. Bir bölümü, İsa’nın havarilerin yoksul, emekçi insanlar olduğu düşüncesini yansıtır. Genellikle sade ve ucuz giysiler içinde, kaba saba elleriyle biraz önce tezgâhlarının başından gelmiş gibi görünürler. Diğer grupta, Kilisenin görüşüne uygun olarak, atlas ya da kadife harmaniler içinde, yakışıklı ve düzgün tıraşlı adamlar görürüz. Aynı ayrım Meryem tablolarında da görülür. Ressam, tercihini İsa’nın kimin adına konuştuğu konusundaki görüşe göre yapmıştır.  Papalık, ya da genel olarak kilise çıkarları için mi, yoksa halk için mi? O ve havariler, buna göre giydirilir, yoksul ya da zengin gösterilir. Bazı ressamlar işi iyice abartır ve hepsini altın takılarla, elmaslarla süslerler.

***

Düşüncenin iletilmesinde kullanılan araçlar, onun biçiminin unsurlarından biridir.  Biçim de tıpkı düşüncenin kendisi gibi, pek çok dolayımdan geçerek ortaya çıkar. “Kâbeli Şahmeran” (başka bir ismi olup olmadığını bilmiyorum) resmini yapan sanatçı, “erkek egemenliğine karşı” kadınların alaycı itirazını bin bir başka biçimde ifade edebilirdi. Ne var ki yaşadığımız dönemin katı gerici atmosferinde kullanacağı imgeler adeta kendiliğinden ona gelmiştir. Dinci bağnazlık ve kadın cinayetleri arasında “İstanbul Sözleşmesi” çerçevesinde yürütülen tartışmalar, bir şairin ya da müzisyenin de aynı konuda bir şeyler üretmesini kışkırtabilirdi. Bir halk şairi ya da o tarzda müzik yapan biri, “yılana bak yılana” sözlerinin geçtiği türküyü, Hacı Bektaş’ın “kendinde ara” temasıyla birleştirip Kâbeli ve yılanlı bir türkü yapabilirdi. Ve bu iki sanatçı birbirlerinden habersiz işlerini yapmış olabilirdi.  Sanat tarihinde böyle kesişme örnekleri çoktur. Örneğin Çaykovski’nin Slav Marşı ile Türklerin Gazi Osman Paşa türküsü, aynı olayı anlatırlar: Plevne Kuşatması… İsteyen ikisini karşılaştırarak eğlenceli sonuçlar çıkarabilir… Beethoven, Viyana’da Eroica’nın ithaf satırlarını hırsla karalarken, Goya İspanya’da Fransız ordusunun vahşetini anlatan resimlerini yapıyordu ve ikisi de kısa bir süre önce Napolyon hayranıydı.

Kısacası, belli bir duygu ya da düşünce sayısız ifade biçimleri altında kendisini gösterebilir.  Bu yüzden “düşünceler” arasında gibi görünen çatışmaların pek çoğu biçimler arasındaki farklılıktan ibaret olabilir.

Boş laf bataklığına dönmüş olan “tartışma programları” buna pek çok örnek sunmaktadır. Sık duyulan cümlelerden biri şudur: “Aynı şeyleri söylüyoruz beyefendi!” Farklı bir kelime, ya da yerini şaşırmış bir virgül, aynı şeyleri söyleyen beyefendilerin birbirine girmesine yetiyor.

***

Sözle düşüncenin arasına uçurumlar koyan güncel etkenler arasında sansür ve oto-sansür önemli bir yer tutuyor. “Maksadını aşan biçimde yorumlanan” nice söz geri çekilmeye çalışılırken millet bölünüyor, vatan parçalanıyor! İktidar ya da muhalefet sözcüleri hep yanlış anlaşılmaktan, çarpıtılmaktan, sözlerinin cımbızlanmasından yakınıyor. Güvensiz, korkak, endişeli ve aynı zamanda abartılmış saldırgan bir üslup ortak özellik olarak kendisini gösteriyor. Vatandaşlar ise, pek çok olay karşısında “sözün bittiği yerdeyiz” diyor. Sözün bittiği yer, düşünmenin işe yaramadığı yerdir. Mantıksal bağlantılar kopmuş, sözün içeriğini aktaracak olan biçim çökmüş demektir.

Bunun kaynağı, düşünen insanın kendisi değil ama düşüncesinin değiştirmeye güç yetiremeyeceği koşullardır.

Hayatın her alanını saran tutarsızlık ve parçalanmışlık bütün dünyada hâkim hale gelmişse, dünyanın eninde sonunda “anlatmaya değer ve anlatılması mümkün” yeni bir biçim kazanması kaçınılmazadır. Parçalanma ne kadar büyükse, parçalar arasındaki bağlar kopma noktasına kadar gerilmiş, yer yer kopmuşsa her şeyi yeniden yapmanın da zamanı geliyor demektir. Artık söylemenin alacağı biçim bir Nuh Tufanı olabilir.