Düşünür Hegel üzerine notlar

Geçenlerde evde Evrensel Kültür’ün eski sayılarını kurcalarken, “Bugün Hegel okumak neden önemlidir?” başlıklı bir yazı görünce sevindim: Değerli bir akademisyen felsefeci olan Metin Bal, düşünür Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in (1770-1831) önemini açıklıyordu okurlarına.

Söz konusu yazıda Metin Bal’ın katılmadığım birkaç düşüncesi vardı, onlar üzerinde kısaca duracağım. Ancak, baştan belirtmeliyim ki, ben felsefeci değilim, sadece Marksist bir aydınım. Hegel’i, çağında yeniden yaşam verdiği “diyalektik yöntem”le Marx ve Engels’e dayanak olan üst düzey bir 19. yüzyıl idealist düşünürü olarak bilirim.

Bay Bal’ın yazısını okumaya başlarken daha ilk cümlede durakladım. Şöyleydi o cümle:
“Giderler bakımından minimum, alınan haz bakımından maksimum düzeyi amaçlayan bir otomasyona bağlanmış üretim ve tüketim mekanizmalarının geliştirilmiş olduğu çağımızda, önce tekniği düzenleyen sibernetik-fütürolojik yaklaşımın şimdi bilimi de yönetmeye çalıştığı günümüzde ‘geçmiş’, ‘ölüler’ ve ‘unutulmuşlar’ dünyası henüz işlenmemiş kaynaklar olmak yanında, henüz kullanıma sunulmamış ve yeniden kullanılabilir olan zihinsel sermaye dünyasının nesneleri olarak derin karanlık bir bölgeyi oluşturmaktadır.”

Bu uzun cümleyi bitirince ne anladığımı sordum kendime. Bilgisizliğimden olacak, doğrusu, pek bir şey çıkaramamıştım. Birkaç kez daha okudum, cümlenin sonuna yaklaşırken cümlenin başında yazılanlar aklımda kalmamış, uçup gitmişti. Belki de sözcüklerin sıralanışındaki mantık akışı, cümlenin anlaşılır olmasını engelliyordu. Türkçemiz böyle bir dildir: Uzun cümlelerden hoşlanmaz. Oysa bir felsefe dili olan Almancada, bir cümleyi sayfalarca uzatabilirsiniz. Ancak Almancada cümle ne denli uzun olursa olsun, baştan itibaren yazılanlar “anlaşılır” olma bakımından birbirine çanak tutar ve okur, birbirini izleyen sözleri kavramakta zorluk çekmez. Çünkü cümlenin içeriğini belirleyen mantık, birbirini besleyip tamamlayan sözcüklerin oluşturduğu cümleler kümesinin bağlantısını da sağlar. Türkçenin genel cümle yapısı ise bu tür bağlantıları kurmaya pek uygun değildir. Uzun cümleler, anlaşılırlığını yitiriverir ve bu yüzden okuru sıkar.

Metin Bal’ın yazısındaki ikinci cümleye geçiyorum:

“On dokuzuncu yüzyılın belki en büyük düşünürü olan Hegel de geride bıraktığı ‘ölüm’ü ve yapıtlarıyla yeniden anlamlandırılmak üzere bizi aynı büyüklükte karartan bir gölge düşürüyor üzerimize.”

İyi bir Türkçe değil. Neylersiniz ki felsefeciler, açık anlatımı pek sevmezler. Bu nedenle ancak öteki felsefecilerin anlayabileceği karmaşık anlatımlar kullanmaya meraklıdırlar. Oysa bu tür bir anlatımın sıradan okura pek bir şey katmayacağını söylemeliyim.

Bal arkadaşımızın bu cümlesi, içerik açısından da sağlıklı gözükmedi bana: Hegel için, “19. yüzyılın belki en büyük düşünürü” diye yazmış. “En büyük düşünürü”… Öyle mi dersiniz?
19. yüzyılda Marx ve Engels, felsefe tarihine yeni bir aşama armağan ederek binlerce yıllık tarihsel bir çelişki olan insanlar arasındaki eşitsizliğin giderilmesi yolunu açmadılar mı? Karl Marx’ın şu yargısı bile, onun 19. yüzyıldaki ayırt edici yerini belirlemeye yeter sanırım:

“Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa sorun, dünyayı değiştirmektir.”

Başka bir noktaya da değinmek istiyorum: Kimi düşünürler, ortaya koydukları yeni düşünceleri yansıtmak üzere, yeni felsefe terimleri üretmişlerdir. Düşünceye katkı getirmenin güçlü bir biçimi de bu yeni terimlerdir. 19. yüzyıl düşünürü olarak Karl Marx’ı bu yönüyle de değerlendirmek gerekmez mi?

Konuya dönerek küçük bir itirazımı daha belirtmek istiyorum: Bir felsefe yazısında “belki” sözcüğü rastgele kullanılmaz düşüncesindeyim. “Belki en büyük düşünür” nitelemesini yadırgadım. Ayrıca, birkaç satır aşağıda “hokkabaz kutusuna sokulmuş gibi” sözlerindeki hafif anlatımı da yerinde bulmadım.

İdealist bir düşünür olan Hegel’in en değerli yönünün, diyalektik yönteme yaşam katmak olduğu için, konunun can damarına ancak ikinci sayfanın sonlarında yer verilmesi, “gecikmeli” gözüktü bana. Sanırım yazıda bu bir kompozisyon hatasıdır. Temelde materyalist bir düşünür olmayan Hegel’in “diyalektik” yöntemi konusunda, Marksistler arasında sıkça kullanılan şu sözü Bal’a hatırlatmak isterim:

– Marx, baş aşağı duran Hegel diyalektiğini, diyalektik metaryalizmle ayakları üzerine oturttu!

Öte yandan, 19. yüzyılda materyalist bir düşünür olan Ludwig Feuerbach’ın da “diyalektik materyalizm”i yaşamının hiçbir döneminde benimsemediğini, onun bir “mekanik materyalist” olarak kaldığını da hatırlatmak isterim. Öyle olmasaydı Marx, Feuerbach’ın sığ kalan düşüncelerini eleştirmek ve aydın kamuoyuna doğruları göstermek için, kitap yazmaya varan zorlu bir çabaya gerek duyar mıydı?

Sonuç olarak Hegel felsefesinin Marx’a en büyük katkısının, “diyalektik” denen mantık yöntemi olduğunu izninizle söyleyebiliriz. Yazarımız Bal, bu gerçeği, ikinci sayfanın sonlarında yer alan şu cümlesiyle desteklemiş oluyor:

“Marx ve Engels’e özgü materyalizm, Hegel’in ‘diyalektik’ düşüncesiyle şekillenir.”

***

Konunun eğitsel tarafının önemli olduğunu da unutmayalım: Bilindiği gibi, Marx ve Engels, felsefe açısından materyalizm temeli üzerine diyalektik yöntemi uygulayarak hem “Diyalektik Maddecilik”i ve hem de onu tarihe uygulayarak “Tarihsel Maddecilik”i üretmişlerdir. Felsefeyi ve tarihi içeren bu temel kavrayışın eğitsel işlevini geliştirmek amacıyla Marksist Felsefe’ye genel olarak Alman Aydınlanması’nın büyük temsilcisi Immanuel Kant’tan başlanır. Çünkü Kant, idealist felsefenin doruğudur; Kant’ı öğrenmeden Hegel’in diyalektiği içeren felsefesine geçmek, eğitsel hazımsızlıklar getirebilir. Aynı şekilde, Hegel’in diyalektik yöntemi öğrenilmeden Marx ve Engels’in “diyalektik materyalizm”ine geçmek de eğitsel olamaz. Bu nedenle eğitsel zincirin halkaları Kant-Hegel-Marx ve Engels olarak belirlenmiştir.

Biz konumuza dönelim: Metin Bal’ın söz konusu yazısıyla getirdiği değerli katkıların başında, “Hegel felsefesi” üzerine Türkçe kaynakları sergileme fırsatını yakalamış olması gelir:

Hegel’in “Kim Soyut Düşünüyor?” adlı kitabını Hakkı Hünler’in çevirdiğini, bu kitap içindeki “Alman İdealizmi II-Hegel” bölümünün editörlüğünü Güçlü Ateşoğlu’nun yaptığını; Richard J. Bernstein’ın “Neden Şimdi Hegel?” başlıklı kitabını Savaş Yazıcı’nın çevirdiğini, bu kitabın içindeki “Alman İdealizmi II” bölümünün editörlüğünü yine Güçlü Ateşoğlu’nun yaptığını; Sir T. MalcolmKnox’un “Hegel Adına Bir Savunma”sını Sevgi Doğan’ın çevirdiğini; Frederick C. Beiser’in “Hegel ve Metafizik Problemi” başlıklı kitabını Güçlü Ateşoğlu’nun çevirdiğini; Frederic C. Beiser’en “Hegel ve Metafizik Problemi”ni yine Güçlü Ateşoğlu’nun çevirdiğini; bütün bu çalışmaları Ankara’da Doğu-Batı Yayınları’nın üstlendiğini; Schlomo Avineri’nin “Tarih: Özgürlük Bilincine Doğru İlerleme”sini Güçlü Ateşoğlu’nun çevirdiğini; Dieter Heinrich’in “Hegel Estetiğinin Çağdaş Önemi” kitabını Metin Bal’ın çevirdiğini; Stephen Houlgate’ten “Hegel ve Sanatın Sonu” başlıklı çalışmasını yine Metin Bal’ın çevirdiğini; Louis Althusser’in “Hegel’e Dönüş: Akademik Revizyonizmin Gizli Nedeni”ni ise Kerem Atılgan’ın çevirdiğini öğreniyoruz.

Bu çalışmalar Türkiye için çok değerlidir, ama şu soruyu da akla getirir:

Felsefecilerimiz, Marx ve Engels’in kitapları konusunda neden aynı çalışkanlığı göstermiyor?

PAYLAŞ