Sıkı NBA takipçileri için tanıdık, dünyanın geri kalanı için sıradan bir isim Doris Burke. Lise yıllarında basketbol oynayan genç kadın 1991 yılında ESPN’in Kadınlar Ulusal Basketbol Ligi (WNBA) muhabiri olarak başladığı televizyon kariyerine Erkekler Ulusal Basketbol Ligi (NBA) maçlarına saha kenarı muhabiri olarak devam etti. 2017 yılından bu yana ise yeni bir görevi var. Öyle bir görev ki CNN bu haberi “tarih yazıyor” başlığıyla verdi.[1] Doris Burke artık NBA’in tam zamanlı ilk ve tek kadın maç yorumcusu. Evet, yıl 2017, yer Amerika da olsa bir kadının ülkenin en büyük spor liglerinden birine yorumcu olması tarihi bir olay kabul edilebiliyor. Çünkü kadınların branşı ne olursa olsun spordan anlaması hâlâ şaşılacak bir doğa olayı. Ve yine evet, toplumsal cinsiyet ve medya kelimelerini yan yana duyan her insanın en sık karşılaştığı ve artık kanıksadığı cümle de gerçek: medya erkek egemen bir sektör. Konu sporsa bunu beşle çarpın.

Doris gibi çocukluğumda başarılı olduğum bir spor olmadı benim. Yüzmeyle başladığım spora zamanla tenis eklendi. Annem dışında dönemin tanıkları bana katılacaklardır, ikisinde de çok başarısızdım. Yüzme için disiplinim yoktu, tenis içinse çok önemli bir sıkıntım vardı. Kardeşimin yazlıktaki arkadaşlarıyla oynadığı futbol maçlarını filesiz kalenin arkasında izlerken kafama yediğim topların da etkisiyle “başıma top gelmesi fobisine” (tıpta adı varsa ve bana iletilirse çok sevinirim) yakalandım ve başarısızlıklarla dolu spor kariyerim başlamadan bitti.

Fakat başarılı olduğum bir şey vardı; sporu izlemek. Bir erkek kardeşle büyüdüğüm evin içinde sporu bu kadar sevmem içten içe hep garipsendi ama çok da üstüme varılmadı, kendi halime bırakıldım. Kardeşim kendisinden beklenenin aksine benim kadar meraklı olmadı hiç. Hal böyle olunca evde dengeler değişti. Spor daha çok evin küçük kızıyla takip edilen bir şey haline geldi. Televizyondan izlemeye başladığımdan beri bir gün medyasında çalışmak hep uzak bir hayaldi. Bir dizi tesadüfle başlayan yolda, çokça emek vererek son beş yıldır paramı spor medyasından kazanıyorum.

Doris’le işte burada birbirimize çok benziyoruz. Doris kariyerinin ilk on beş yılında yalnızca basketbola odaklandığını ve basketbol bilgisinin içinde bulunduğu çevrede kabul edilmesini sağlamaya çalıştığını söylüyor.[2] Benzer bir şekilde bu sektöre girdiğim günden beri ben de yalnızca spor bilgimin kabul edilmesi için çabalıyorum. Kendimi biraz olsun ispatladığıma ikna olduktan sonra etrafıma baktım ve fark ettim ki sektörümde birlikte çalışabildiğim çok az kadın olmuş.

Rakamlarla konuşmak gerekirse; ilk işimde yirmi yedi kişilik ekipteki tek kadındım. Sonraki işimde dört kadın olduk. Erkeklerin sayısını bile hatırlamıyorum. Spor medyasında kadınlar hep bir yerlerde, genelde de aynı yerde vardı; ekran önünde.

Peki, spor televizyonculuğunda kadın ekran yüzü olmak nasıl bir şey? Bitirmem gereken bir yüksek lisansın dönem projesinde işte bu soruya yanıt aramaya karar verdim. İçinde bir şeyler yapmak için mücadele verdiğim sektöre meslektaşlarımın gözünden bakma şansım oldu.

KİM, NEREDE, NASIL?

En son söyleyeceğimi en başta belirteyim; medyanın genelinde olduğu gibi spor medyasında da kadınların aleyhine toplumsal cinsiyet bağlamında bir ayrımcılık var. Yazının bundan sonrası spor medyasında kadın olmanın nasıl bir şey olduğuna dair yaşayanlarından bilgi almak isteyenler için.

Spor medyasında çalışan kadınlar çocuk yaşlarından itibaren spora meraklı kişilerden oluşuyor. Toplumsal cinsiyet rolleriyle uyumlu olduğu düşünülen artistik patinaj, cimnastik gibi ‘kadın’ sporlarını yaptıklarına dair bir çıkarıma ulaşmadım, aksine havalı tabancada Türkiye rekorları var içlerinden birinin. Spora ilişkin farkındalık düzeyi yüksek bireyler olarak sektöre girdiklerini söylemek mümkün.

Spor kanallarında çalışan kadınların erkeklere oranı yüzde 10-20 seviyesinde. Sayıları erkeklerin onda biri olarak kalan kadınlar en fazla ekran önünde kendilerine yer buluyor. “Ekran sesi kısık olduğunda da televizyonda kendini izleten kadınlar” için içeriği önceden yüksek ihtimalle bir erkek tarafından belirlenmiş bir programı sunmak ya da haberi okumak rolleri uygun görülüyor. İçeriğe ilişkin ya da teknik bilgi gerektiren departmanlarda değerlendirilmeyen kadınlar için yatay ayrımcılık söz konusudur diyebiliriz. Yani spor medyasında kadın çalışan sayısı artsa da bu artış dengeli bir dağılım göstermiyor.

Maç anlatımı ya da futbol yorumculuğu gibi alanlar istinai örnekler dışında kadınlara hâlâ kapalı, derinlemesine görüşme yaptığım isimlerin büyük çoğunluğu bu iki alanda kadınların var olmasının kısa vadede mümkün olmayacağını düşünüyor. Doris Burke’ün ESPN’de tam zamanlı basketbol yorumcusu olması yirmi altı yıl sürmüş. Görüşme yaptığım kadınlar içinde sektörde en uzun süredir çalışanı on yedinci yılında. Eğer bir paralellik kuracaksak Türkiye’de bir kadının ana akım bir alan olan futbolda maç yorumculuğu yapmasına iyi ihtimalle on yıl var.

Son dönemde canlı yayın yönetmenliği gibi -yayın yönetim (reji) alanında kadınların sayısının arttığı düşünülse de yine bu sayı erkeklerle kıyaslandığında oldukça düşük. Bütün içeriği erkekler tarafından oluşturulmuş ve şayet bahsi geçen spor futbolsa erkeklerin sunup yorumladığı bir programı mükemmel bir organizatör olduğu için bir kadın yönetmene teslim etmek spor medyasında kadın sayısının artması açısından sevindirici. Fakat işin niteliğine kadınların katkı yapabilmesi için eşit şartlara sahip olup olmadıkları sorusunu hâlâ yanıtlamıyor.

Yatay ayrımcılığa ek olarak kadınların üst düzey iş konumlarına ve yönetim kademelerine ulaşamaması anlamına gelen dikey ayrımcılık da spor medyasında kadınların sıkça karşılaştığı bir durum. Görüşme yapılan dönemde kadın yöneticiyle çalıştığını söyleyen biri olmadı. Daha trajikomik olanı ise sektöre girdikleri günden beri herhangi bir kadın yöneticileri oldu mu sorusuna tamamı aynı kadının ismini verdi. Sektörde en az dört, en fazla on yedi yıldır çalışan kadınlarla derinlemesine görüşmeler yaptığımı hesaba katarsak ortalama on beş yılda yönetici olarak yalnızca bir kişinin ismi telaffuz edildi, bir. Belirli departmanlarda spor medyasında kendine yer bulan kadınları yönetici olarak gördüğümüzde on yedi yılda bir defa yaşanan bir doğa olayına tanıklık etmiş gibi hissedersek herhalde yanlış olmaz.

KADINLARIN SPOR MEDYASINDA ROLÜ

Çalıştıkları alanların ve yönetim kademelerinin yanı sıra spor programlarında kadın ekran yüzlerinin rolüne ilişkin sorular da sordum. Kadınlar sundukları programda yorum yapma konusunda daima ihtiyatlı davranıyor. Bunun iki sebebi var; İzleyicilerin kendilerine karşı erkek spikerlere göre daha az toleranslı olduklarını düşünüyorlar. Bu durum kadınların büyük bir kısmının kendilerine otosansür uygulamasına sebep oluyor. Diğer bir sebepse birlikte yayın yaptıkları ya da çalıştıkları isimler tarafından bilgilerinin sorgulandığını düşünmeleri.

Spor medyasında ekran önünde çalışan her on kadından dördü birlikte yayın yaptıkları isimler ya da çalışma arkadaşları tarafından bilgilerinin sorgulandığını belirtiyor fakat tamamı sözlü olmasa da davranışlarla bunu hissettiklerini de ekliyor. Gerek sözlü gerekse davranışlarıyla kadınlara onların kendilerinden daha az şey bildiğini söyleyen erkekler yalnızca birlikte çalıştıkları ekip arkadaşları değil, aynı zamanda yöneticileri.

Spor medyasında ekran önünde çalışan her on kadından üçü kadın olduğu için bir ayrımcılığa uğruyor fakat bu sayıdan da azı, yaşadıklarının ayrımcılık olduğunun bilincinde. Görüşmeler sırasında beni en çok şaşırtan da bu oldu. Kadınlar hangi çerçeveden bakılırsa bakılsın ayrımcılık olacak bir sürü hikâye anlattılar. “Sen yeni evlendin” bahanesiyle kendisine istediği muhabirlik işini vermeyen müdürler, kadınların maç anlatım eğitimlerine temsilen katılmasına izin veren ama müsabaka anlatmasını desteklemediğini söyleyen sektör duayenleri, erkek bir partnerle yaptıkları ilk yayınlarında ne kadar fazla spor bilgisine sahip olduğuna şaşıran ve bunu söylemekten çekinmeyen meslektaşlar…

Erkek çalışma arkadaşları, spor yorumcuları ya da yöneticileri tarafından bilgilerinin sorgulandığını, spor medyasının her alanında eşit temsil hakkına sahip olmadıklarını,

yönetici olma ihtimallerinin çok zayıf olduğunu düşündükleri ve bir gün yönetici olsalar bile ne kadar mutlu olabileceklerini sorguladıkları bir çalışma ortamlarında kadınların çok azının ayrımcılığa maruz kaldığını belirtmesi oldukça dikkat çekici. Samimiyetle yaşadıklarını anlattıkları pek çok hikâyeyi o kadar içselleştirmişler ve spor medyasında çalışmanın yazılı olmayan kuralları olarak kabul etmişler ki, herhangi bir ayrımcılığa maruz kalıp kalmadıkları direkt bir soru olarak yöneldiğinde büyük bir kısmı deneyimlerine rağmen hayır cevabını verdi. Evinin kadını, iyi eş, ekran sesi kapalı da olsa kendisini izletecek haz nesnesi gibi toplumsal cinsiyet rollerinin kendilerine biçilen görevlerle spor medyasında yeniden üretildiğininin maalesef çok azı farkında.

Araştırmanın konusu olmasa da kadın ekran yüzlerine farkettikleri cinsiyetçi haber diline ilişkin aksiyon alıp almadıkları da sordum. Böyle bir ifadeyle karşılaştığını söyleyenler karşılaşmadığını söyleyenlerden daha az. Bayan–kadın ayrımı dışında toplumsal cinsiyet bağlamında kadın rollerinin haber dili aracılığıyla da yeniden üretilebileceğine ilişkin farkındalık spor medyasında çalışan kadınlarda çok yüksek değil. Cinsiyetçi ifadelere yer verilecek, kadın sporculara dayalı haberlerin medyada ne kadar yer aldığı da bir başka tartışma konusu tabii.

UMUT VAR MI?

Kadın ekran yüzlerine son olarak içinde çalıştıkları spor medyasında hem nitel hem de nicel bu eşitsizliğin nasıl ortadan kaldırılabileceği sordum. Görüştüğüm isimlerin yarısı bu eşitsizliğin giderilemeyeceğini söylüyor.

Spor medyasında çalışma şartlarının çok ağır olması, çoğunlukla gece çalışılması ve kadınların gece çalışmayı çok da istememesi, sektörün evlilik, çocuk sahibi olmak, doğum izni almak gibi gelecek planlarına çok uygun olmadığını düşünmeleri başlıca nedenleri. Kadın-erkek eşitsizliğinin giderilebilir olduğunu söyleyenler ise nasıl giderilebilir sorusuna daha fazla kadın yönetici sektörde muhakkak var olmasıyla, kadınların ekrana odaklanmalarını isteyen yöneticilerinin yönlendirmelerinden çıkıp ekran arkasında da bir şeyler yapma konusunda daha ısrarcı olmasıyla ve ırkçı- cinsiyetçi dil konusunda medyada çalışan herkesin eğitim almasıyla bunun mümkün olabileceği görüşünde.

Peki, spor medyasında çalışan bir kadın olarak ben ne düşünüyorum? Bu yazının yazıldığı günlerden birinde işim gereği pek çoğunu takip ettiğim spor kanallarında gezinirken hem araştırmamın sonuçlarını pratikte deneyimleme hem de kendime sorduğum bu sorunun cevabını görme imkânım oldu. Konu bir futbol takımının kötü gidişatıydı ve ‘duayen’ bir erkek spor yorumcusu bu konuda fikrini açıkça söyledi. Moderatör/yorumcu (ve tabii ki) kadın ise takımın istenilen performansı verememesini başka bir nedene bağlayınca olaylar gelişti. Erkek yorumcu bu fikrin kabul edilemez olduğuyla, moderatörün yaptığının mantıklı bir açıklama olmadığıyla ilgili yüksek sesli bir monoloğa başladı. Moderatör/yorumcu dinledi, dinledi ve en sonunda şunu sordu: “Seninle aynı fikirde olmadığımızda neden fikrimi değiştirmeye çalışıyorsun sürekli? Senin fikrin var benim fikrim var.” Evet, “Sen ofsayt nedir bilir misin?” seviyesinde olmasa da kadınlar spor medyasında belki de her gün başka şekillerde bu programın içinde geçen otuz saniyelik bir konuşmaya, imaya maruz kalıyor. Bunu da maalesef pek çoğu artık olağan kabul etmiş durumda.

Fikirlerimizin gerek ekran önünde gerekse içeriğe, tekniğe dayalı alanlarda değiştirilmeye çalışılmadan saygıyla karşılandığı, kabul edildiği, böyle olmasa da her gün sesimizi daha çok yükselttiğimiz an spor medyasında kadın-erkek eşitliğine bir adım daha yaklaşıyoruz. O zamana kadar şimdilik ve maalesef spor medyası da medyanın kalanı gibi erkek egemen bir sektör. Fakat gördüğünüz gibi umut hep var. Doris yaptıysa biz de yapabiliriz.

[1]https://money.cnn.com/2017/09/25/media/doris-burke-espn-nba-analyst/index.html

[2]https://deadspin.com/how-doris-burke-became-the-best-damn-basketball-broadca-1797546866