EDEBİ BİR ÖLÇÜT OLARAK BİLİNİRLİK YAHUT TEŞHİRCİ EDEBİYATÇI

SEDAT ŞANVER

 Edebi üretimin temelindeki itici güçlerden birinin, sanatın diğer alanlarında olduğu gibi, haz olduğunu söylemek muhtemelen pek de yanlış olmayacaktır. Üretmeden duyulan ve ardından gelen bilinirliğin sağladığı haz… Her ne kadar “Okuyucu, edebi üretim zincirinin en zayıf halkasıdır.” desek de bunun “Okuyucu olmasa da olur.” anlamına gelmediğini belirtmek gerek. Daha yalın deyişle: Bilinme beklentisi olmasa edebi üretim olmaz. Övgü, edebiyatçıyı motive edici önemli etkenlerden biridir. Beğenilme duygusu, elbette ki edebiyatçının üretim sürecinin ilk önde gelen yahut en temel belirleyicisi değildir ancak tümüyle bir kenara itilecek kadar da önemsiz değildir. Var sayalım okuyucunun olmadığı edebiyat ortamındayız. Yazdıklarımızı herhangi bir biçimde yayınlayamıyor, kimseyle paylaşamıyoruz. Yine de bunca istekle yazmayı sürdürür müyüz? Yazma sürecindeki yaşanan onca zorluk yetmez gibi, bir de yazılanların bilinmemesi hâli çekilmez olmalı. Sait Faik’e atfen dillendirilen “Yazmasam çıldıracaktım” ruh hâline “Yazdıklarım okunmayınca çıldırıyorum”u eklemek de mümkün olacaktır sanırım. Daha özetle söyleyecek olursak edebi üretim süreci, kim ne derse desin, yayma sürecinden (neşriyat) kopuk olarak düşünülemez.

Edebi eserin yayınlanma sürecinde, eserin bir parçası olan yazar yahut yazarın bir parçası olan eserin birbirleriyle yer değiştirmeleri bağlangıç aşamasında ve makul ölçülerde kabul edilebilir elbette. Bu anlamda edebiyatçının eserinin yanında boy gösterme isteği temelde edebiyat dışı bir durum değildir. Bunun yönlendirici, itici, güçlendirici tarafları olduğu bile söylenebilir.

Kimse edebiyatçıya niçin ortalıktasın, diyemez yahut eserinin yaygınlaşması, okunurluğu üzerinden eleştiri getiremez. Çok bilinirlik, çok okunurluk bir seviyesizlik göstergesi değildir. Doğası gereği sanat sergilenmek için yapılır ve sanatçının da kuşkusuz ki beğenilmek, görünürlük gibi bir itici kuvvete, motive edici araçlara ihtiyacı vardır. Ancak buradaki denge sorununu atlamamak gerek. Obezlikle, hayatın gerektirdiği besini sağlamak arasındaki ölümcül sınır gibi…

Bu dengeyi sağlayacak herhangi bir formül, daha doğrusu sanatçının birey olarak kendi dışında bir ölçütü yoktur. Kendisini üretmeye kışkırtan her tür görünürlük, sergilenme ihtiyacı, övgü beklentisi ve bu beklenti uğrunda yaptığı girişimler sanatçının sanattan ve kişiliğinden ödün vermeme kaydı ile kabul edilebilir. Örneğin herhangi bir sosyal alanda edebiyatçı ile karşılaşan okuyucunun ona eserini imzalatması ne kadar anlaşılır bir durumsa salt kitap satışı için bir masanın ardına oturup kendini bir pazarlama aracına dönüştüren yazar tipolojisi de aynı ölçüde kabul edilemez olmalı. Satış amacıyla okul okul, dernek dernek, şehir şehir, kitapçı kitapçı… dolanan, okuyucu ile ilişkisini daha çok satış elemanı gibi kurgulayan, düşüncelerini inançları doğrultusundan çok beklentiler üzerine belirleyen  ve sadece istenen doğrultuda sözler sarf eden bir yazarın yazarlıktaki samimiyeti de kuşkulu olsa gerek.

Günümüzde tanınırlık, “vitrinde olmak”, vitrinde olanı yağmalamak; bu anlamda değerleri ve bütün sosyal davranış biçimlerini kullanışlı hale getirmek, araçsallaştırmak oldukça yaygınlaşmakta. Pek kimse önemsemeyebilir ancak bu durum bir hastalık aşamasına doğru gitmekte. Bir anlamda bu abartılmış haz hâli, kişiyi –buna sanatçılar dâhil- motive etmekten çok kişiliksizliğe, ölçütsüzlüğe doğru götürmekte. İnsanlığın bu durumla mutlaka hesaplaşması, daha doğrusu bu duruma çare bulması, dur diyebilmesi gerekmekte. Belli ki yönetici erk konumundakiler bu durumun önünü açarak insanı daha rahat kontrol etmeyi planlamakta. İnsanın zaaflarını kendi çıkarları doğrultusunda baskılamakta yahut sivriltmekte. İnsan; bu uğurda bütün saklısını, bilinmezini, mahremini açık etmiş üstelik daha da edecek gibi görünüyor. Bu bir problemdir. Günümüz insanının bu ruh hali, bu insani değerlerden uzaklaşma durumu ve teşhirci davranışlar ciddi problemlerdir. Dikkat edilirse artık sanatı konuşmaktan çok sanatçıyı konuşuyoruz. Sanatçıyı merkeze alıyoruz. Sanatçının kendisi bile sanata odaklanmıyor çoğu zaman. Kolaylıkla fark edilebileceği gibi, nesneleşmiş bir sanatçı sorunu ile karşı karşıyayız. Bilinirlikle teşhir arasındaki çizgiyi kalın hatlarla çizemeyen, bu konuda temel anlayışını oluşturamayan sanatçı tipolojisi ile… İtirazda yahut kabulde düşünsel yapılardan çok fayda mantığının baskın olduğu sanat ilişkisi söz konusu. Oysa edebiyatçı, yazdıklarının içeriksel olarak bilinmesinden yana olmalıdır. Onun işi, yazdıklarıyla dünyayı ve insanlık idealini daha iyiye taşımaktır. Şiirin, edebiyatın yahut diğer insani değerlerin üstünde tepinilmesine bu derece izin vermemesi gerekmektedir. Edebiyat, bir insanlık değeridir; bir oyun alanı değil. Mücadele ve aydınlanma alanıdır. Bunu yeniden hatırlamamız gerek.

Yazar, sorumlu olduğu bu içeriksel bilinme işinden iki biçimde sorumludur: İlki o içeriği dert edinmesi, onun ideal anlatım biçimini bulması; diğeri ise aydın sorumluğuyla dünyanın aynı doğrultuda değişmesine çabalaması…

Yazar kitabın satışı, dağıtımı, alıcısı, pazarlanması, reklamı, fiyatı gibi dışsal özellikler ile arasına mesafe koyabilen kişidir. Bu ilkenin altını bir kere daha çizelim: Edebiyatçının yaşadığı çağdan sorumlu aydın olma özelliği ve bu anlamda insanlığa karşı sorumluluğu onun yükümlülüğünü bu biçimde belirlemiştir. Onun eserlerini “yayma” sürecine bir katkısı olacaksa bu temel anlayış içinde olabilir.

Şu sözün tepki çekeceğini, yanlış yorumlamalara açık olacağını bilerek söylüyorum: Aslolan politikadır. İnsanlık değerlerini değişmez temel ölçüt olarak kabul eden politikalardır. Bu anlamda politikanın doğru çıkarsamalarla, doğru değerlerle yapılmasıdır. Sanat da, insanlığın ürettiği diğer değerler gibi, ikincil olgulardan biridir. Aslolan hayattır. İnsanın ürettiği değerler sistematiği ve haklardır. Ancak bu gerçek, onun ve diğer tüm benzer alanların -felsefe, estetik, tarih, bilim- kendi ayakları üzerinde duramayacağı anlamını içermez. Tam aksine sözü edilen disiplinler kendi ayakları üzerinde o kadar sağlam durmalıdır ki ana eksen olan politik iktidar yahut politikacılar bunların üzerinde zaptürap kurmayı başaramamalıdırlar.

Hepimizin kültür ve sanatta yeni politikalar üretmeleri gerekmektedir. Bu zorunluk epey bir süredir kendini dayatmasına rağmen konunun muhatapları olan bizler bundan kaçınıyoruz. Kendimizi buna hazır hissetmiyoruz. Ayrıca şuna daha bir dikkat etmemiz gerekiyor: Geçtiğimiz son iki yüzyılda bu iş; yani sol politika, sol kültür, sol sanat üzerine ağırlıklı konuşmalar ve tanımlamalar politik aktörlere bırakıldı. Oysa günümüzde herkes kendi disiplini içerisinde bu konuya katkıda bulunmak zorunda. Bu eksikliği ancak böyle aşabiliriz. Başlangıçta kimse bir diğerinden söze başlarken “ustalık” dönemi fikirleri beklemeli. Acemilikler çok daha yol açıcı olabilir.

Şu açık ki yaşadığımız çağ önemli bir dönüşüm ve savruluş çağı. Ortalıkta olma fikri herkesi ciddi anlamda etkilemekte. Günümüz edebiyatçısının, elbet insanının da, “teşhir” ile olan bu imtihanı oldukça zor geçecek gibi görünüyor. İhtimalen de büyük bir bölümü bununla baş edemeyecek gibi… Herkes bir değerinden daha zengin, daha parlak, daha üstte olmak istiyor. Temelleri maddi alanlara oturmuş bir kaide üzerinde yükselmek istiyor herkes. Hangi edebiyatçı hakkında tanıtım cümleleri okuyacak olsanız inanılmaz “başarı” hikayeleri ile karşılaşıyorsunuz. Ödüller, çok sayıda dergide ürün yayınlatma, eserlerin başka dillere çevrilmesi, uluslararası şiir festivallerinde yer alma… Bunca başarılı isimlerin şiirlerini okumaya başladığınızda işin doğrusu ortalama bir şiir bilgisine dayanan şiirler bekliyorsunuz azından. Ne yazık ki çoğu kere sonuç hayal kırıklığı oluyor. Geçenlerde bir şair arkadaşın Avrupa merkezli bir “akademiden” edebiyat alanında fahri doktora aldığını ve buna ilişkin düzenlenen tören fotoğraflarını görünce işin doğrusu biraz şaşırdım. Törende şaire giydirilen cüppe  avukat cüppesi, unvanı veren kurum ise büyük ihtimal “sanal” bir kurumdu. Kendimize sormamız gereken soru şu: Bir sanatçı neden ürettiklerinin dışında dayanak arama ihtiyacı duyar? Onu, olmayan bir kurumun olmayan bir unvanına sahip olma görüntüsüne yönlendiren hissiyat nedir? Yahut ücret karşılığı katılımın sağlandığı “uluslararası” festivaller, bir tuhaf ödüller, abartılı baskı rakamları, övgü sözü peşinde koşturmalar, olur olmadık her yayına ürün gönderme?… Anlaşılan o ki günümüzün her tarafı ışıltıya boğan parlak dünyasında bireyler kendi değerleri ile yetinemiyorlar. Çağ, bizden, bize ait olmayan meziyetler bekliyor. Bizi nesneleştirerek zavallılaştırıyor. Rekabete zorluyor. Gözler, yazıdan çok rakamlarda.

İşin doğrusu, uzun zamandır, edebiyatçı meşruiyetini ürettiği eserde aramıyor. Önemli olan, eserden çok onu üreten kişinin kim olduğu ve konumu. Kitabın yayınlandığı yayınevi, edebiyat ortamında kurulan ilişkiler, siyasal tartışmalardaki konumlanış, her türlü cemaatleşmenin getirdiği kuvvet… edebiyatçının değerini belirliyor. Çokça edebi ismin olmasına rağmen bir kenara çekilip okuyabileceğimiz, kendi hikâyemizi orada bulacağımız, düşünsel çıkarsamalar yapabileceğimiz, toplumsal çalkantılar üzerine duygulanımlar yaratan eser sayısı oldukça az, desek haksızlık mı yapmış oluruz. Örneğin eserdeki anlatım karmaşaları, anlaşılmazlık ve tutarsızlıklar, anlatılanların hayatta karşılığının olmaması neden bir edebi değer olarak kabul ediliyor; bunun yanıtını bilen pek yok. Bu sapmaların edebiyatçının bilinçli tercihinden çok, ideolojik körlüğü ve entelektüel donanımsızlığı ile ilgili olduğunu söylemek hata mı olacaktır? Mesela yayın politikası anlamında birbirine taban tabana zıt iki farklı yayın organında herhangi bir sakınca görmeden ürün yayınlatan edebiyatçının bu tutumunun aynı zamanda sorunlu bir edebiyat kişiliğine işaret ettiğini söylemek yanlış mıdır?

Kuşkusuz ki bir edebiyatçının yazdıkları kadar yazmadıkları, olduğu kadar olmadığı yerler, kullandığı kavramlar kadar kullanmadıkları… bize onun hakkında bilgi verir. Tıpkı ürünlerimizi gönderdiğimiz yerler kadar göndermediğimiz yerlerde olduğu gibi. Mesela sermaye gruplarının çıkardığı dergilere, yönettiği yayınevlerine mesafeli duran birçok edebiyatçı bulunmakta. Kimi edebiyatçıların ise sermaye gruplarının bünyesinde yer alan yayınevlerinden eserlerini yayınlatabilmek için özel çaba sarfettikleri de bilinen başka bir gerçek. Bu tip yayıncılığa karşı duranlar erdemli, onlarla birlikte olanlar sorunlu mu? Elbette hayır, bu bir tercih doğal olarak. Edebi bir tercih olduğu kadar düşünsel bir tercih. Ancak şu da ayrı bir gerçek: Hayatta olduğu gibi edebiyatta da yaptığımız bu tercihler kim olduğumuzu belirliyor.

Edebiyatçılar sadece yazdıklarıyla değil, yaşantılarıyla da bir edebi yapı yahut felsefe kurgular. Bunu unutmamak gerekir. Sadece sermaye yayın grupları için değil, devletin sanat/ kültür kurumlarıyla kurulan ilişkiler de benzer sorunlar taşır. Bir sanatçının “devlet sanatçısı” unvanı taşıması hep tartışılagelmiştir. Ayrıca şunu da unutmamak gerek: Otoriter kurumlarla kurulan aidiyet ilişkileri, sanatçının birey olarak özgür olma haline ciddi anlamda engeldir. Elbette ki bu söylenenlere diğer tüm hiyerarşik ilişkilerin egemen olduğu kurumları eklemekte de bir sakınca yok.

Ne yazık ki bu tür tartışmalar daha çok tarafgirlik mantığıyla yürüyor. Halbuki düşünsel yahut sanatsal bir kavga; taraftarlar, onların sayıları, özellikleri, görüntüleri üzerinden yürütülemez. Düşünsel ayrışmada yahut buluşmada aslolan düşünsel ilkeler ve değerlerdir. Sanıyorum biz, çok zamandır özü atlayıp biçim üzerinden yürüyoruz. Bu duruma kendimizi epey kaptırmış görünmekteyiz. Varsayalım ki en uygun giysiyi, en parıltılı elbiseyi yarattık ancak bunun içine kim girecek; o giysinin içindeki ruh ne olacak? Bu, şimdilerde pek önemsenmiyor. Sonunda da tüm değerlerin, ilişkilerin metalaştığı bir sonuçla karşılaşıyoruz. Her üretimin, davranışın, yaşantı biçiminin, ilişkinin, duygunun… bir zaman sonra fiyatlandırılması günümüzün asıl meselesi olmayı sürdüyor. Bu doğrultuda, piyasa yapıcıların önceki tüm değerleri, kendi deyişleriyle “yapıbozum” ancak başka bir bakışla değerlendirildiğinde “yağmalama” yaklaşımı tüm insanlık değerlerine saldırıdan başkaca anlam taşımamakta. Postmodern, post-truth yahut benzer kavramlarla yönü şaşırtılmış bireylerden sağlıklı bir düşünsel çözümleme yapmasını beklemek de boşuna olacak gibi görünmekte.

Şu açık ki günümüz edebiyatı da, diğer birçok alanda olduğu gibi, bugüne dek bilinen yayın biçimlerinden ziyade sosyal medyayı da içeren dijital alandan besleniyor; orada boy gösteriyor. Dijital alanın, güncellenme anlamında, diğer yayma biçimlerinden (dergi, kitap, gazete) hayli hızlı olması, onun cezbediciliğini arttırıyor. Buna itiraz edebilir yahut bunun dışında kalınabilir mi, elbette hayır… Ancak burada, herhangi bir eleyici (editoryal) kontrolün olmamasından dolayı, ortaya çıkan dil; özgürlükten çok serbesti, edebiyatın üreteceği dilden çok bayağılığın dili oluyor. Ayrıca gruplaşmalar ve gruplaşmaların ortaya çıkardığı ortak çıkar paydası ciddi değer yitimlerinin sebebi olmakta. Edebiyatçı birey, nasıl ki yaşadığı sosyolojiden, o sosyolojinin ideolojik ortamından soyutlanamıyorsa yine aynı biçimde aynı sosyolojinin moda biçimlerinden de uzakta duramıyor. Önceki bölümlerde de söylediğimiz gibi, sanatçının kendini oluşturma sürecindeki tercihleri üreteceği eser üzerinde oldukça etkileyici. Sanatçı olma hali, bir sürecin sonucu. Dönüşüm, değişim, farklılaşma, yenilik… tüm bunlar sürecin, tıpkı insanlaşmada olduğu gibi, vazgeçilmez özellikleri. Zaman zaman bu sürecin içindeki yaratıcı zihnin karşıt uçlara gitmesi olası. Burada sorun gitme halinden çok, gitme sebebi. Arayışın, bulmaya çalışmanın sonucu farklılaşmadan dolayı ne aydınlar ne sanatçılar ne de bir başkası suçlanabilir. Samimiyet ölçüsü, bu alandaki temel ölçümüzdür. Edebiyatçının farklılaşmasının nedeni maddi temelli etkenlerse doğal olarak edebiyattan çok piyasaya ilişkin kavramlarla tanımlamalar yapılacaktır.

Sanatla özgürlüğün ayrılmaz bir bütün oldukları tartışılmaz gerçek. Sanatçının özgürlük alanları ne derece genişlerse eserin bundan o derece yararlanacağı da ortada. Ne var ki başıbozukluğun imkân tanıdığı serbesti ile bir bilincin karşılığı olan özgürlüğü birbirine karıştırmamak gerektiği de bir başka gerçek. Yaşadığımız çağa kadar özgürlük ve esaret karşıtlığı çoğunlukla devlet erki temel alınarak tarif edildi. Belki de piyasanın ve piyasa yapıcıların da aynı derecede dikkate alınması gerekiyor artık.