Ehven de olsa şerre itibar edenin…

Ehvenişer, seçeneksiz ve çaresiz kalmanın sloganıdır ve yalnızca duruma boyun eğme, teslim olma anlamına gelmektedir. Ehvenişer, her çağda ve her egemenlik biçiminde, bir “rıza ve onay kaynağı” olarak değerlendirilmiş, seçebilmek bu sınırlar içine hapsedilmiştir.

AYDIN ÇUBUKÇU

Biri hırsız, diğeri dinsiz, beriki ırkçı, öteki yalancı… Seçmek zorundasın… İşte ehvenişer.

(twitter vecizesi  )

Dünya işleri kendi hallerince yürürken, ola ki Osmanlının kanun uygulayıcılarını müşkül durumda bırakacak mecralara dökülür diye, Mecelle, İslami hukukun “kenarından dolaşma” kanalları aramıştır, bazen. Şeriat ile “Batı Medeniyeti”, öteki dünya ile gündelik hayat, akla ve hukuka uygun bir yerde buluşturulmaya çalışılırken, esnek ve hatta gevşek yorumlara kapı açılmıştır. Bir yanda bütün azameti ve dehşetiyle ilahi kanunlar, diğer yanda kıpır kıpır neşesiyle, cilvesiyle, üçkâğıtçılığı, hırsı ve kıskançlığıyla sahici hayat… Birincisi mümkün olduğunca dizginleri sıkı tutmaya çalışacak, diğeri kendi bildiği gibi akıp gitmeye çalışacak… Sürekli zor tercihler yapmak zorunda kalan insancık, hem hayatını sürdürmek hem de ahretini kaybetmemek için elverişli patikalar bulmak zorundadır. Mecelle buna yardımcı olmaya çalışır. Madem ki, “dinimiz kolaylıklar dinidir”, çelişkiler içinde kıvrılarak ilerlemenin de pek çok yolu olmalıdır. Mesela, “İki fesat tearuz ettiğinde ehaffı irtikab ile a’zamının çaresine bakılır,” denmiştir ki, “İki fesat aynı anda ortaya çıktığında hafif olanı alınıp, büyüğünün -herhalde sonra- çaresine bakılır,” anlamına gelir.

Her bir kural, geniş kapsamlı genellemeler halinde kurulmuştur ve hayatın farklı alanlarında ortaya çıkabilecek farklı nitelikteki sorunların çözümünde yol gösterici rolü üstlenebilir. Örneğin, “iki fesat” problemine şöyle bir örnek verilmiş: “Zalim olan yöneticiye başkaldırmak, onun yaptığı zulümden daha kötü sonuçlara yol açacaksa, ona itaat etmek suretiyle, hafif olana katlanarak daha büyük zararların meydana gelmesi önlenmiş olur.” Ama aynı kural imamların, müezzinlerin, din hocalarının hizmetleri karşılığında para almasını yasaklayan dinsel kuralları, ya da faizi haram kılan ama bir türlü önüne geçemeyen emirleri de “uygun” yollardan aşmaya hizmet eder. Din görevlilerinin bedava hizmete pek gönüllü olmamaları, gitgide hafız yetiştirecek, cenaze kaldıracak eleman bulma sıkıntısına yol açıyorsa ki bu hafif fesattır ve ortadan kaldırılmasıyla büyük fesat önlenir! İkisinden biri tercih edilecektir; ya din hizmeti verenlere para verilecek, ya da ahali din hizmeti alamayacak! Veya faizin dince haram, ama ekonomik hayat bakımından zaruri olduğu hallerde ne yapılacak? Faizi alan veren kendi günahıyla baş başa bırakılacak, bu küçük olandır, ama büyük bela def edilecek, yani ekonominin işlemesi sağlanacaktır!

Mecelle, medenileştirilmeye çalışılan İslam hukukunun güncel problemlere çözüm arayan mantığı diyebileceğimiz bir başvuru kaynağıdır. Osmanlının Batılılaşma eğilimine girdiği zamanların ürünüdür. “İlk Medeni Kanunumuz” diye anılır. Şeriatla dünya arasında birbirini fazla rahatsız etmeyen bir ilişki kurmaya çalışmıştır. İnsan denilen acayip mahlûkun ipe sapa gelmez oyunbazlığıyla baş edebilecek kadar ayrıntılı ilahi kanunlar icat etmek kimsenin kudretinde olmadığı için, çetrefil ve bol çelişkili durumlarda kadı efendilerin karara ulaşmasını kolaylaştırmak amacıyla düzenlenmiş kuralları içeren kara kaplı, odur işte. Hayatın gerçekleriyle dinin kuralları arasında yollar bulmaya, ilahi yasalara uyuluyormuş gibi yapmanın mantıksal açıklamasını geliştirmeye çalışır. Çünkü göklerin kanunları, yeryüzünün bunca karmaşasını, insanın cinliklerini, ahmaklıklarını, zavallılıklarını ya da kahramanlıklarını, saflığını, iyiliğini, zekâsını hep birden ve bir anda hareket eder halde hesap edememiştir. Bu arada zaman akmış, dünya değişmiş, yüce yasaların bir hal için çizdiği çizgi, öbür hal tarafından bozulmuş, aynı kural aynı anda hem geçerli hem geçersiz olabilmiş, bir suçun nasıl cezalandırılacağının birden fazla cevabı bulunabilmişti. İşte Mecelle, adaletin hassas terazisini bu dünya ile öteki dünya arasında dengede tutmak için çalışıyordu. Çünkü bu denge bir kez kayarsa, yönetenler, en önemli dayanaklarından birini elden kaçırır, egemenliğin ayarı da bozulurdu.

Ve aslında yönetilenler de, yani dinin yanı sıra, devletin ve her türden zorba hâkimiyetin karşısında aciz kalan ve buna bir gerekçe arayan herkes, boyun eğmesinin kabul edilebilir olduğuna inanmak istiyordu. Kötülüksüz, belasız bir hayat hayal edemeyen kullar için, kötülükler ve belalar arasında seçim yapmayı kurala bağlamak, boyun eğmeye ve kendini bu yüzden teselli edebilmeye yasal ve ahlaki zemin hazırlamak demektir. Mecelle’nin kimi maddelerinde ifadesini bulan hukukun özü budur.

Aslında bu görevi üstlenmiş bir sürü başka toplumsal kurum vardır. Gelenekler, töreler, okul, atasözleri ve medya… Hepsi, kötülüğe razı olmaya ve kaçınılmaz kabul etmeye, “cana geleceğine mala gelsin”, “beterinden saklasın”, “buna da şükür”, “yetmedi ama n’apalım, yine de evet” diyerek teselli bulmaya çoktan hazırlamıştır bizi.

İtle dalaşmaktansa çalıyı dolaşan, yiğitliğin onda dokuzunun kaçmak olduğunu kabul eden, bütün bunları politika haline yükselten bir kültür içinde, şerlerin tümüne birden karşı çıkmak, kötünün iyisini seçerek boyun eğmeyi değil, kötülüğü kökten değiştirerek özgürleşmeyi yeğlemek mümkün mü?

Kötüleri ayıklayarak iyisini seçmek, gerçekte insanın tercihi değildir. Doğamıza uygun olan, kötüyü kökten ve bütün biçimleriyle reddetmektir. “Ehveni şerreyn”, yani iki şerrin iyisi, kurbanı kendi hakkındaki hükmün onaycılarından biri haline getirir. Demokratik bir edayla ve masal diliyle ona da sorulur: Kırk satır mı istersin, kırk katır mı? Katırlara bağlanarak ve her biri bir yöne koşturularak mı parçalansın bedenin, yoksa her biri bir yerini kırk kere kesip kıran kırk satırın altında mı doğranmak istersin?

Sonucu asla değiştirmeyecek olan bu seçim, belki ve ancak paramparça olma sürecindeki acının farklı dereceleri düşünülerek yapılabilir.

Kurtuluşun kendi kollarında, kafasında, eyleminde olduğunu bilinçle kavramış hiç kimse, şerler arasında tercih yapmaya mahkûm edilemez.

Önemli olan, “kötülerin iyisi” yerine, “kötü olmayan” için kararlı ve ısrarlı olabilmektir.

Ehvenişer, seçeneksiz ve çaresiz kalmanın sloganıdır ve yalnızca duruma boyun eğme, teslim olma anlamına gelmektedir. Ehvenişer, her çağda ve her egemenlik biçiminde, bir “rıza ve onay kaynağı” olarak değerlendirilmiş, seçebilmek bu sınırlar içine hapsedilmiştir. Egemen sınıf politikalarının temel stratejisi böylece özetlenebilir. Yalnızca kendilerinin çıkarına olan, ama aralarında az-çok renk ya da koku farkı bulunan seçeneklerden ibaret bir “seçim listesi” sunmak ve her halükârda kazanmak!

Yazıya başlık olarak kurduğumuz cümleyi tamamlayabiliriz: Ehven de olsa şerre itibar edenin, hali haraptır!