Post-truth kelimesi 2016 yılında Oxford Sözlük Kurulu tarafından yılın kelimesi seçildi. Sözlük kelimeyi “nesnel hakikatlerin belirli bir konu üzerinde kamuoyunu belirlemede duygulardan ve kişisel kanaatlerden daha az etkili olması durumu[1] olarak tanımlıyor. Kelimenin kökeni çok daha önceye dayansa da kavram Birleşik Krallığın Avrupa Birliği’nden ayrılma süreci ve Trump’ın Amerika Birleşik Devletleri’nde başkan olarak seçilmesiyle birlikte yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. İngiliz sağlık sistemine ayrılması gereken bütçenin AB’ye destek olarak aktarıldığı söyleminin hızla yaygınlaşması ile sağlık sisteminden yeterince faydalanamayan İngilizlerin AB’yi suçlaması bir örnek olarak verilebilir. Başkanlık kampanyası boyunca Donald Trump’ın medya aracılığıyla dolaşıma soktuğu asılsız iddiaların yarattığı polemiklerin kamuoyu nezdinde geniş karşılık bulması da post-truth kavramının nasıl çalıştığını izah ediyor. Peki, gerçekten de mesele post-truth siyasetinin hakikati manipüle ediyor oluşu mudur? Başka bir deyişle yükselmekte olan otoriter rejimleri hakikat, güvenilirlik, dürüstlük gibi ilkelerin önemini yitirmesiyle açıklayabilir miyiz? En azından bu yazıda yüzümüzü inanılmış gerçekliğe dönüp insanların günlük yaşam deneyimleri, alışkanlıkları, maddi gerçeklikleriyle siyasi eğilimleri arasındaki ilişkiye bakmak bir gereklilik olarak ele alınıyor. Aksi halde kavram, iktisadi temelli siyasi krizlerden çıkma arayışının bir sonucu olan ve çokça “sağ popülizm” olarak tanımlanan politika üretme biçiminin bir başka tanımı olmaktan öteye de geçemiyor.

CANAVAR MİTİNİN İNŞASI VE SÜRDÜRÜLEBİLİRLİĞİ

  1. Night Shyamalan’ın 2004 tarihli The Village (Köy) adlı filmi, canavar miti üzerine inşa edilmiş bir topluluğun aralarındaki güçlü bağı ve topluluğun kendini nasıl sürdürebildiğini gösteriyor. Söz konusu köyün herbir yanı çitlerle ve ormanlarla çevrilidir. Böylece köy, sınırın dışında dolaşan “konuşmadıklarımız” denilen tehlikeli canavarlardan korunmaktadır. Köyün yaşlılarının canavarlarla ilgili anlattıkları “gerçek” cinayet hikâyeleriyle gençlerin sınırı geçme arzusu sürekli dizginlenir. Öyle ki gerçeğe ulaşma arzusuna ket vuran korku, gençler için bir adrenalin oyunu haline gelmiştir. Köyün dışarıya açılan sınırındaki bir yükseklik üzerinde kimin daha fazla korkmadan kalabileceği üzerinden oyunlar oynanır. Öte yandan, köy sınırlarının dışına çıkılamadığından gerekli ilaçlar temin edilemez ve böylece hastalıklardan ölümler başlar. Bu durum annesiyle birlikte yaşayan genç ve cesur Lucius Hunt’ı dışarı çıkma teşebbüsünde bulunmaya iter. Hunt’ın sınırın dışına çıkma girişiminden sonra köy halkı birçok yerde derisi canice soyulmuş hayvanlar bulmaya başlar. Bir yandan da “konuşmadıklarımız” diye tabir edilen canavarlar köye saldırmaya başlar. Böylesi durumlarda köy halkı sığınaklara iner ve yüzünü bile görmedikleri “konuşmadıklarımızın” köyü terk etmesini bekler. Bu saldırı ataklarından sonra yaşlılar meclisi sınırlarının ihlal edilmesinden rahatsızlık duyan canavarların kızdığını ve köy halkını bu şekilde cezalandırdığını söylerler. Maceracı dürtülerin ve en sonunda köyün dışına çıkmanın ihtiyaç haline gelmesiyle sınırı geçen Lucius Hunt yüzünden tüm köy cezalandırılmıştır. Oysa gerçekte ne geceleri köye uğrayıp hayvanların derisini yüzen ne de köy halkına tehdit oluşturan canavarlar vardır. Tarih ise 1897 değil, günümüzdür. Yer Pensilvanya’dır. Yaşlılar meclisinin üyeleri 70’li yıllar Amerika’sında çeşitli cinayetlerde yakınlarını kaybetmiş bir grup aslında. Geçmişin yaralarını sarmak ve toplumsal acılarını dindirmenin yolunu geçmişi nostaljikleştirerek yeni bir toplum inşa etmekte bulan bu grubun kurucu miti ise canavarlar olmuş. Böylece, otantik, izole bir toplumu sürdürülebilir kılan ve bireyler arasındaki bağı sağlayan ise korkudan beslenen sürekli bir teyakkuz hali olagelmiş. Zizek (2018), Şiddet isimli kitabında mitin iktidar aracılığıyla nasıl canlı tutulduğunu şu şekilde ifade ediyor:

“Bildiğimiz gibi bu tehdit tamamen ‘totaliter’ bir tarzda, topluluğun iç halkası olan ‘yaşlılar’ tarafından düzenlenmiştir, amaç işin aslını bilmeyen gençlerin köyden ayrılarak ormanı geçip yozlaşmış kentlere gitmeye kalkışmasını önlemektedir. Kötülük çift anlamlıdır burada: geç kapitalist dönemin toplumsal dağılmasından oluşan ‘gerçek’ kötülük, ‘canavarlardan’ oluşan büyülü-mitsel arkaik kötülüğe dönüştürülmelidir.” (s. 35)[2]

Öte yandan, geçmişi köyün kurucu miti için dayanak haline getiren “otorite”, şimdiki zamanı örgütleyebilmek için miti sürekli güncellemek mecburiyetindedir. Hakikat ötesi diye tanımlayabileceğimiz mitleri değişebilir, güncellenebilir kılan ise sosyal gerçekliklerin kendi dinamiğidir. Bu nedenle bize gerçek dışı ya da post-truth olarak sunulanın tamamen gerçekliğin dışında ya da gerçekliğe alternatif yeni bir gerçeklik olduğunu söylemek yanıltıcı olacaktır. Kurucu mitin sürekliliği, köy halkının gerçekliği arayışı ve bu arzunun bastırılmaya çalışılması arasındaki çelişkili ilişki boyunca hep yeniden üretiliyor. Bu sürecin kendisi ise gerçekliğin olanağını zaten içinde barındırdığından gerçekliğin farklı tezahürleri, gizem ne kadar yoğunlaşırsa o kadar olanaklı hale geliyor. Böylece, gerçekliğin farklı kılıfları gizem için daha da biçilmiş kaftan oluyor. Sis çok daha kolay yayılıyor, maddi olanı da içine katarak. O nedenle, gerçeğin aslında gerçek olduğunun ilanı dahi sisi kaldırmayacaktır. Çünkü sisi güçlendiren maddi çelişkilerin daha da derinleşmesidir. Başka bir deyişle, çeşitli toplumsal muhalefet dinamikleri ve var olan düzenin sorgulanma düzeyindeki artış bir yandan gerçek dışı olanın karşılık bulması açısından daha da elverişli koşullar oluşturabiliyor. Bu nedenle, gerçeğin olanaklılığını ya da gerçek ötesini salt söylemsel bir siyaset olarak ele almak sosyal gerçekliğe yapılmış en büyük vurgun olacaktır. Aksi halde, hakikatin teşhiri ile hızlı bir silkinme gerçekleşmediğinde ve beklenen toplumsal bilinç aşamasına gelemediğimizde “biz” ve “konuşamadıklarımız” arasındaki yarık daha da açılmayacak mı? Öyleyse, post-truth kavramsallaştırmasının bizi götüreceği hazin sinizme kapılmamak adına iyimserliğimizi bir kenara koymakta fayda var.

YALANLAR VE HAKİKATLER

Hakikat sonrası/ post-truth çağın ana karakterinin milliyetçi, cinsiyetçi ve muhafazakâr politikalar olduğunu söylemek elbette yanlış olmayacaktır. Yine aynı cenah için bu politikalarla anılan siyasi liderler ise kaba, ilkesiz, tutarsız, sahtekâr ve riyakârlar. Türkiye özelinde son dönem politikaları düşündüğümüzde ise post-truth siyaset alanının içinden değerlendirilmeye müsait birkaç örnek verebiliriz. Gaziler Günü töreninde konuşan Cumhurbaşkanı  Tayyip Erdoğan, ekonomi ve döviz kuruna ilişkin, “Kriz, miriz filan sakın ha bunlara aldırmayın, bunların hepsi manipülasyondur, bizde kriz filan yok,” demişti. Kısa bir süre önce ise Anadolu Kültür Derneği üyeleri ve akademisyenlerin gözaltına alınma gerekçeleri -Osman Kavala’nın Gezi eylemleri için yurt dışından kırmızılı kadın, duran adam gibi eylemciler getirtmesi vs.- çoğu kişiyi iktidarın böylesi “gerçek-dışı” bir propoganda yapabiliyor olması açısından hayrete düşürmüş olabilir. Neo-Osmanlıcı hülyalarla yeniden yazılan kahramanlık hikâyeleri; içerideki ve dışarıdaki düşmanlara karşı “milli seferberlik” adı altında sürekli teyakkuz politikalarıyla listeyi daha da uzatabiliriz.

Biraz daha genel düşündüğümüzde ise rantın “gelişmişlik”, hurafelerin “bilim”, tutarsızlığın “mağduriyet”, hak gasplarının “hukuk”, mitlerin “gerçeklik”  olarak sunulduğu bir siyaset alanının içindeyiz. Bu noktada post-truthun anlamını “hakikatin yerini yalanların, dürüstlüğün yerini duyguların, teyitli bilginin yerini kişisel analizlerin alması” olarak yeniden anımsayalım. İlk etapta kavramın son dönem siyaset biçimini çok iyi yansıttığını söylemek mümkün olabilir. Keyes[3] 2004 yılında yazdığı Hakikat Sonrası Çağ isimli kitabında hakikat sonrası dönemi gerçekliklerin yalanlar ile karartıldığı bir çağ olarak tarif ediyor. Hakikati toplumları birarada tutan ahlaki bir değer olarak ele alıp toplumun çöküşüyle birlikte de yalanın ve yalancının meşrulaştırılmasına sebep olan “etik” ve hukuki sistemlerin üzerinde duruyor. Akademide post-modernist perspektifin yaygınlaşmasının da gerçekliğin eğip bükülmesini hızlandırdığını savunan Keyes, görecelilik ve farklı gerçeklik algılarının hakikat sonrası çağın gelişimini hızlandırdığını iddia ediyor. Benzer şekilde Matthew D’Ancona’ya[4] (2017) göre post-modern düşünürler gerçek ve hayali olan arasındaki ayrımı bulanıklaştırdıklarında hakikatin kişisel fikirlerden bağımsız olduğunu ortaya koyan Aydınlanma’nın temel değerlerini çoktan terk etmişti. Oysaki hakikat nerde olduğu belli ama henüz ulaşılamamış bir olgu değildir. O nedenle hakikat yalanlar tarafından karartılmış gerçek ya da gerçek gibi görünen ötesindeki nihai bilgi de değildir, aksine bireylerin kendi gündelik yaşam tecrübelerine dayanır.

Post-truth kavramının bu kadar yaygınlaşmasına neden olan çağımızın artık “hakikat sonrası çağ” olması değildir. O nedenle bu kavramsallaştırma ihtiyacının kendisini insanların maddi çıkarları ve politik eğilimleri arasındaki ilişkiyi anlayamamanın bir ürünü olarak görmekte fayda var. Hatırlayalım; miti sürdürülebilir kılan bir yanıyla gerçeğin ürettiği gerilimlerin ve olası düzen tehdidinin kontrol altına alınmasının zorunluluğuydu. Aynı şekilde “gerçek olmayan/post-truth” ifadesinde karşılık bulan politikaların sürdürülebilirliğini yoksul, emekçi kesimlerin maddi gerçekliğinde aramak daha doğru olacaktır. Gündelik yaşantılarında işçilerin ve emekçilerin karşılaştığı somut sorunlar ve bu gerçeklikten yola çıkılarak maddi gerçekliğin bütünüyle kavranması problemi, yani politik bir bilincin gelişim seyri, hakikat ve yalan arasındaki ilişkinin akibetini belirleyecek asli unsurdur. Post-truth kavramsallaştırmasının iyi niyetli, miyopik okumasının ancak bu yaşamsal tecrübelerle üstesinden gelineceğini söylemek mümkün. Aksi halde sorunları yalan haberlerin belirsiz kaynaklar tarafından hızlıca yayılmasında, ağzı olan herkesin konuşmasında, bazı bilgi otoritelerinin sessizleştirilmesinde ve temelsiz bilginin sosyal medya yoluyla hızlıca yayılabilirliğinde arayabiliriz. Bu çağı da güzelce gerçeklik ötesi çağ ilan edebiliriz. Rachel johnson (2017) opendemocracyde kaleme aldığı yazısında bu yanılsamayı şöyle ifade ediyor:

Burada söz konusu olan tek mesele, siyaset ve gazetecilikte hakikatin bir eksikliği olsaydı, çözüm basit olurdu: politikacılar ve gazeteciler gerçekleri kontrol eder (ve onlara bağlı kalır) ve böylece halkın kritik duruşunu sürdürdüğü ve güvenilmez kaynakları boykot ettiği bir tablo ortaya çıkardı.[5]

Oysa burjuva siyasetin sosyal gerçeklikle yalan, riyakârlık ve ilkesizlik üzerine kurduğu ilişki sahneye yeni çıkmamıştır. Burjuvazinin yönetim politikalarındaki temel araç eskiden olduğu gibi bugün de nesnel dayanakları olan suni krizlerdir. Bu nedenledir ki en geniş kesimlerin yaşam koşullarındaki ağırlaşma, yine filmimize referansla, ya büyük bir sisin içine kapılıp gidecek ya da sis perdesini yaracaktır. Tarihinden dersler çıkaran burjuva siyaseti bu iki olasılığın da farkındadır. Öyleyse gerçeğin mitinden kurtulmaya çalışırken, “post-” olduğumuzu düşünmek, bizi yeni bir mitin, saf siyasetin içine çekmeyecek mi? Duygulara ve kişisel inançlara hitap eden “şey”lerin nesnel olgulardan daha az güçlü olduğu bir dünya hiç var olmuş muydu ki? O nedenle, belki de soruyu başka şekillerde formülize etmemiz gerekiyor. Nesnel gerçekliklerin deneyimlerdeki tezahürünün gerçekliğin sadece bir kısmını yansıtıyor olması normal değil midir?

Neye inanılıp neye inanılmayacağı sadece ahlaki bir konu değildir. Burjuva siyasetin tüm gerçeklik ötesi politikalarına rağmen gerçeklik insanların kendi deneyimlerinde var olmaya devam ediyor. Bu gerçeklik baki olduğu sürece burjuva siyasetin “yeni” politika biçimlerine değil, bu deneyimlerle aramızdaki mesafeyi tartışmak bizi gerçeğe daha fazla yakınlaştıracaktır. Aksi halde gerçekliğin ayyuka çıktığı dönemlerde “konuşmadıklarımız”ı tam da kendi gerçekliklerini kavrayamadıkları için “cahil”, “bilgisiz” ilan edebiliriz. 17-25 Aralık 2013 dönemini hatırlayalım. Yolsuzluk ve rüşvet gerçekliğinin ses kayıtlarıyla internet ortamında hızlıca yayıldığı ve bir anda ülkenin bu “gerçek” ya da “gerçek-ötesi” meseleyi tartışmaya, sorgulamaya başladığı bir döneme girilmişti. AKP’li işçi ve emekçilerin süreci kendi maddi koşullarıyla bağlantısından kopuk bir şekilde ve sonrasında FETÖ darbesinin ilk ayağı olarak tartışması post-truth ile açıklanabilecek basitlikte değildir. Perihan Koca[6] post-truth kavramı üzerinde yazdığı bir yazısında “Devletin tüm olanakları kullanılarak, siyasetten gündelik yaşama, hayata dair ne varsa, dev şirketlerden ufak çaplı kuruluşlara, televizyondan sosyal medyaya; olmayan haberler, hesaplar, olmayan kişilerle (fake), gerçekte var olmayan olaylar oluşturarak toplumsal algıyı değiştirme ve yönetme operasyonu yürütülüyor” diyor. Elbette bugün hakikati savunmak önemsizdir denilemez. Fakat tüm sorumluluğu hakikat ve yalanın kavgasına indirgemek, yaratılmaya çalışılan illüzyon ve heyula dünyasını yeniden üretmekten öteye geçemeyecektir. Bu nedenle hakikati iktisadi ve toplumsal ilişkiselliklerinden kopuk bir şekilde epistemolojik bir olguya indirgemek onun kişiler nezdinde inşa süreçlerini görmemize ket vuracaktır. Hakikat toplumsal mücadele öznelerinin kendi maddi koşullarıyla ilişkilenme biçimlerinde gizlidir. Sunuluş ve gerçeklik arasındaki çelişkinin açığa çıkarılmasının olanakları ancak bu şekilde mümkün olabilir.

[1]https://en.oxforddictionaries.com/word-of-the-year/word-of-the-year-2016

[2] Slavoj Zizek, Şiddet, çev:Ahmet Ergenç, Encore Yayınevi:2018, s.35

[3]Keyes, R. (2004). The post-truth era: Dishonesty and deception in contemporary life. New York: St. Martin’s Press.

[4]D’ancona, M. (2017). Post-Truth: The New War on Truth and How to Fight Back. UK: Ebury Press.

[5]https://www.opendemocracy.net/can-europe-make-it/rachel-johnson/three-forays-into-ideology-in-age-of-post-truth-politics

[6]http://sendika62.org/2018/07/post-truth-caginda-erdoganizmin-yeni-toplum-heyulasi-perihan-koca-toplumsalozgurluk-org-503074/