ELEŞTİRİ ISRARI

MEHMET ÖZKAN ŞÜKÜRAN

Yeni e’nin 25 ve 26. sayılarında gözetim çağında, gözetim aygıtlarının etrafımızı kuşattığı bir çağda şiirin alanını konuşmaya çalışmıştık. Gözetimin bir başka formu olan eleştiriyi konuşacağımızı ufak da olsa bir dipnotla, her ne kadar belirtmiş olsak da, benzer bağlamda ama bu kez bir serzenişten, durmadan suyun ortasına fırlayan bir taştan, fırlatıp kaçan o kişilerden bahsetmeye çalışacağız.

Çoğu mecrada, özellikle de sosyal medyada, eleştirinin eksikliğinden dem vuran yazılara, yeterince eleştirilmediğimizi dile getiren serzenişlere denk geliyoruz sık sık -sosyal medya herkesin bildiği üzere artık her şey için olduğu gibi, edebiyat için, edebi olanın pazarlanması için de mühim bir alan. Nedir eleştirinin eksik olması, neye eleştiri diyoruz gibi noktalardan hareketle konuyu açabiliriz belki. Eleştirmen, diyor Mehmet H. Doğan, düşündüklerinin, duyduklarının hesabını veren kişidir. Diğer yandan, düşündüklerini, duyduklarını yazıya döken yürekli bir okurdur demek de mümkün. Melih Cevdet, şair olunmadığı, bir başarısızlığın vukuu bulduğu durumda eleştirmenin doğduğunu söyler. Eleştiriden önce eleştirmen bağlamını açmanın, o menzilde yürümenin sebebi sorulabilir böyle bir yazıda, fakat ilerleyen satırlarda daha ayrıntılı konuşmaya, bir bağlama oturtmaya gayret edeceğiz. Eleştiriye olan bu ihtiyaç halini, bir trafik polisliği talebini ya da Orhan Koçak’ın deyimiyle tarafsız bir hakem ihtiyacını pazar koşullarının muhtaç ettiği bir durum olarak okumak olası.[1]  Peki, eleştiri talebinin yazar ve şairlerden gelmesi de pazarın mümkün kıldığı bir durum mu acaba?

Eleştirinin olmadığını, doğru düzgün eleştirilmediğimizi söylemeyi yerinde bir tespit olarak okumak, yalnızca hak vermek, bu yaygın kanıya katılmak başlı başına yeterli olmadığı gibi önümüze yeni bir ufuk da açmamakta. Zira pozitif hukuk kurallarına baktığımızda bile tespitin istemi için hukuki bir yarara ihtiyaç duyulur, mevcut kanı ve delillerin kaybolma, giderek daha karmaşık bir hale gelme ihtimali de bir yarar olarak okunur. Yani eleştiri yok tespitinin gerçekten yer bulabilmesi için çağın metnini yakalayamama durumundan, iyi metinlerin kaybolmasından, iyi ve kötü metnin ayıklanmamasından ileri geliyor olması gerek. Tespitin isteminde bulunan kişi için bile bir yarar söz konusu değil, eleştiri yok kısmında.

Turgut Uyar

ELEŞTİRİ METNİ KONUŞULABİLİR BİR ALANA ÇEKER

Analojiyi ilerletip bir adım ileriye taşırsak tespitin, delilin bizi ilerletmesini, karanlık, karmaşık olan bir şeyleri aydınlatmasını bekleriz. Bir şeye yönelen tespit –arzu gibi-, diğer alanları dışarda tutarsak, edebiyatta genelde yaygın bir kanıdan ileri gelmekte. Bir kanıya sahip olmak, belirli bir ufku önkoşul kılsa da tek başına bu yeterli değil, mevcut delil, kanı, tespit, ne dersek diyelim, bir konum almaya, refleksif bir şeylere, durumlara ihtiyaç duymakta. Yani bir el varsa bir bütünün içinde, o elin kullanılması, bir taşa, bir duvara yönelmesi beklenir. Elini taşın altına sokmak, elin gitme ihtimaline karşın. Evet, eleştirilmiyor olduğumuzu söylüyoruz ama neden bunu söylerken eleştirmeyelim, bu eleştiri denen tür o kadar mühim ve büyük bir eksiklik yaratıyorsa içinde bulunduğumuz mecrada? O elin neden bir taşa, duvara, askıda duran bir şeye yönelmediğini eli çevreleyen koşullar bağlamında konuşabiliriz belki bu noktadan sonra.

Eleştiri, muhatap olunan metni konuşulabilir bir alana, bir düzleme çeker. Eleştiri talebi de genelde yazar veya şairlerden gelmekte –demek, metninin konuşulmasını istiyor-. Fakat her zaman olduğu gibi, iyi kötü, bir eleştiri alanı varlığını sürdürmekte. Kitap tanıtımını, sosyal medya tanıtımını bu alanın dışında tutarak söylüyorum. -Dışarda tutulup, tutulmaması konusunda da emin değilim. Gazetede çıkan bir yazıya tanıtım mı, eleştiri mi diyoruz, demeli miyiz?-. Burada önemli olan sosyal medya tanıtımlarında güçlü bir ticaretin de dönüyor olması (bkz: influencer). Gazete ve benzeri alanlarda görülen çoğunlukla yüzeysel ama öyle olsa da sonuçta yazıyı kaleme alan için belirli bir getiriye sahip. Elini taşın altına sokmaktan çekinme, taşa doğru yönelmeme, taşı görünce susup başka bir yöne doğru yürüme galiba buradan zuhur ediyor. Oysa eleştiri yazısının mevcut hedef kitlesini ele aldığımızda sesi hep geleceğe yankılanan bir özne görüyoruz. Bir avuç insana seslenen, ama önce metnin yazarını ikinci elden de olsa muhatap alan bir tür. Dönüp bakılmayı bekleyen, yalnızca nitelikli okurun, edebiyat tarihçisinin ama öncelikle yeni yazarların dönüp baktığı bir tür. Yazıldığı anda değil, belki sonra, yankısı ulaşılan, sesine ses verilen bir tür. Bu yüzden hemen bir ses beklemek, şiirde ve düzyazıda olduğu gibi bir hedef kitle edinmek görece daha zor.

Mevcut durumda, en çok da eleştiriye olan ihtiyacın arttığı, dışa vurduğu dönemde eleştiriye olan talep tıpkı iletişim ağlarıyla kuşatılan bir dönemde bakılmayı bekleyen bir göze olan ihtiyaca karşılık geliyor. Gezilen yerde, okunan kitapta, içilen kahvede sosyal medya sayesinde hep bir görülme isteği, bir başka gözün dikkatini çekme isteği eleştiri talebinden farklı değil. Çünkü sanatın, yazının giderek alan kaybettiğini söylemeye karşın, bir yerlerde bir şeyler dönüyor, ufak kıpırdanmalar yaşanıyor. Öyleyse, eleştiri talebi bir imdat çağrısı değil, dolayısıyla imdat frenini (W. Benjamin) çekecek kişinin eleştirmen olmasına yönelik çaba da zaten yeterince anlamlı değil.

Nereden başlar eleştirilme ihtiyacı, diye sorduğumuzda hizalanmak, onay görmek, yanlışlanmak ya da doğrulanmak gibi şeyler görüyoruz. Sanatçı, kendisinin eleştirmeni olduğu sürece, hizalandığı yerin öncekiler ya da kaçınılmaz olarak bir gelenek olduğunu bildiği ölçüde imdat freni işe yarar bir hale gelebilir. Gören bir göze ihtiyaç değil de, başka bir aynadan -gelenekten ya da geçmişten?- kendine bakmayı başarabildiğinde bu talep ortadan kalkmasa da azalır. Ya da sadece şiir, öykü, roman neyse artık onu yazmayı bırakıp kendi bu alanlar dışında bir şey yazdığında. Örneğin, Ece Ayhan şiirlerinin içine sokulmak için söyleşilerini, düz yazılarını dışarda tuttuğumuzda metne yaklaşacak kıyıları bir anda su basar, suyun ortasında batmadan, ama çıkamadan da öylece durulur. Hareketsiz, hareket alanları yok edilmiş şekilde –Tantalos işkencesi?-. Niceliğin, nitelikli olanı gölgelediği bir zamanda kimsenin durup kendi yazısına, çağın yazısına bakmadığı, kulak vermediği görülüyor. Dönüp ikinci yeni şairlerine, 1950 kuşağı öykücülerine baktığımızda sadece şiir ve öykü ile değil yazının diğer alanlarında da kendi fikrini söyleme, başkasının fikrine dair bir yazı yazma, mevcut duruma dair herkesin koşmaya çalıştığı bir zamanda durup koşanlara, duranlara, yürümeye çalışanlara bakan bir hal mevcut.  Oysa bugün bakan göz değil, hep bakılan bir nesne olmak önceleniyor. -Benim nesnem ne kadar geri dönüş alıyor?

Eleştiride nesneye dair geri dönüş alma, paylaşılma, etkileşim alma diğer türlere göre daha zor. Hedef kitlenin sınırlılığı, eleştiriye gelene kadar da eleştiri malzemesi olan metne dair bir iki kelam edebilecek kadar bilgi sahibi olma zorluklardan birkaçı. Ama başka bir şey daha var burada; işleri karıştıran, herkesin önünden, arkasından, arasından geçip bakmadığı. Diğer türlere göre biraz daha zor, daha farklı disiplinlere açılabilme, diğer disiplinlerle yazıyı konuşturmak gibi. Bir takviye de istiyor sanki. Öyleyse, bir eksiklikten bahsedebiliriz. Eleştiri düzeyi eksikliği.

 ELEŞTİRİ ALANINDA YÖNTEM EKSİKLİĞİ

Türkçe eleştiri kitaplarının, yazılarının başka bir dile çevrilmesi rastlanan bir durum değil. Mesela Adorno’nun, Benjamin’in yazılarını dünyanın pek çok dilinden okuyabiliyoruz. Bunun sebebini dünya ölçeğinde yazılan bir şiirin, yazının olmamasına bağlasak da başka bir husus var: eleştiri alanında yöntem eksikliği. Enis Batur, bir yazısında buna işaret etmiş ve devamında şunu eklemişti: “Bir kere bizim eleştirimiz dünya kültürüne, yazınına yeterince açılmamıştır. Shekespeare, Cervantes, Dante, Goethe, Kafka üzerine özgün bir perspektif geliştiren eleştirmenimiz var mıdır ki Reşat Nuri, Dağlarca ya da Oğuz Atay üzerine yazdıkları ilgi çekebilsin?[2] İfadelere katılmak mümkünse de işaret edilen nokta önce Türkçe edebiyatın dışında üretilen, daha çok yabancı metinlere dair, dolaşıma sokulan bir eleştiri anlayışı. Proust’a ya da Rimbaud’ya dair kapsamlı bir metnin üretilmediği, bu olmadığı için de Türkçe edebiyat üzerinden geliştirilen bir eleştirinin eksik olacağı görüşünde. Elbette, dönüp baktığımızda önünde sonunda Batur’un ifade ettiği bir şey çıkıyor karşımıza: Türkçe edebiyatta, dünya ölçeğinde bir eleştirinin olmaması, çevrilmemesi ve saire. Dünya standartlarında –ne demekse- bir yazar ve şairden bahsedebilirken, bir eleştiri ve eleştirmenden bahsedemiyoruz Türkçe edebiyatta. Bunda acaba yazar ve şair olmanın öncelenmesinin bir etkisi var mı? Şair ve yazar olmanın günümüzde sosyal bir statü olarak ele alınması, toplumsal ilişkilerde ismin önüne geçmesi, bir unvan gibi taşınması. Bir çekicilik de oluşturuyor edebiyata yeni başlayan birileri için. Genç kuşağa baktığımızda iyi bir metni öncelemektense bir kitabının olmasını önceliyorlar çoğunlukla. Hep bir iyelik hali, ilişkisi. –Benim kitabım, x kitabının yazarıyım!

Takviye meselesi eleştiride, diğer türlerle kıyaslandığında, daha elzem görünmekte. Eleştirmenin kuramcı olması talebine karşın, eleştirmen Mehmet H. Doğan, “Kuram, hatta kuramlar getirmeden eleştirmen olunamaz mı? Bir eleştirmen, çağdaş kuramlar çerçevesinde kalarak gününün yazın ürünlerini değerlendiremez mi?[3] demekte. Peki, eleştirinin içinde kalarak eleştiri getirdik ama ekliyor hemen ardından, bizde bir Kafka var mı? Buna benzer soruları da çoğaltıyor Mehmet H. Doğan. Kuramcı olmadan, çağdaş kuramlar çerçevesinde kalarak yazılan metne de elbette kimsenin itirazı yok. Zaten bir itiraz alanı da değil, eleştiri neden yok talebi. Gerçekçi olup konuşmaya çalıştığımızda önü, geleceği görmenin, geçmişle hesaplaşmanın temel yollarından biri de eleştiri galiba. Çağdaş kuramlar içinde kalarak da başka kuramlara yaklaşarak da olsa. Sanırım metne dışardan, belli bir mesafeden bakıp izlemek, izlerken belirli çerçevelerden metne bakmak gerekiyor eleştiriye dair söz söylemek için. Ama kim söyleyecek bu sözü, taşı eline alıp kim atacak ve taşı attığı yere doğru yürüyecek sonra?

Modern şiire dair eleştiri yazınında genelde başat rolü üstlenen şairler olmuş hep: Fransızcada Mallarme, Valery; İngilizcede Eliot, Pound; Türkçede Uyar, Süreya gibi. Listeyi çoğaltmak mümkün. Eleştirel düşünüş buralardan zuhur etmiş genelde. 2000 sonrası eleştirisine baktığımızda yine böyle bir şey çıkıyor karşımıza, demek elini taşın altına sokan şair az, ya da yalnızca şunu mu demeli: 2000 sonrası şair az, eleştirmenden ziyade. Koçak, referans verdiğimiz metinde modernizmle zuhur eden eleştirel düşünüşün şairlerden gelmesi üzerine “Sonuçta, şiiri dışardan bakarak anlamanın ve zevk almanın iyice zorlaştığı bir noktaya gelindi: Her şiiri gereğince anlayabilenler ancak onu yapanlar oluyordu[4], diyordu. İkinci Yeni sonrası şiirde kırılmalar yaşanmış bir takım manifestolar yayımlanmışsa da metni yorumlayanlar çok yaygın olmamış, dolayısıyla kendi metnine yeterince bakan yazar, şair sayısı çok fazla değil. Şairin, yazarın aynı zamanda eleştirmen olabileceği gibi, eleştirmenin de şair, yazar olabilmesi mümkün. Ama kimsenin ötekine bakacak durumu yok, yalnızca bakılmayı bekliyor. Hep bir üçüncü göz ihtiyacı. Buna göre hizalanıyor şair, yazar ya da eleştirmen. “Oysa sanat bir sese kulak vermeden, bağırmak için, o an, bir kulak aramaksızın, menzile doğru yürümekte ısrar etmenin ürünüdür”, diye kim söylemişti?  Hayır, Eliot, Rimbaud ya da Uyar değil.

[1] Koçak, O. (2012). Şiirin Sesi ve Eleştiri. Kopuk Zincir Modern Şiir Üzerine Denemeler içinde. s,55. Metis Yayınları

[2] Batur, E. (1995) Deneme ve Eleştiri Çevirisi. Cumhuriyet Gazetesi

[3] Doğan, M. H. (1995). Yazınımızın Günah Keçisi: Eleştirmen. Şiir, Bugün içinde s, 167. Yapı Kredi Yayınları.

[4] Koçak, O. (2012). Şiirin Sesi ve Eleştiri. Kopuk Zincir Modern Şiir Üzerine Denemeler içinde. s,52. Metis Yayınları