ELİF ÇONGUR: BİR ŞAMPİYONLUK HİKÂYESİ

Eline silah alıp sağa sola ateş eden insanlık düşmanları dışında şampiyonluk kutlaması şahane bir şeydir bence. Sanki her şey “uzun lig maratonu” klişesinin bir sonraki sezona kadar rafa kalktığı o gece için yapılmıştır. Bütün o antrenmanlar, maçlar, deplasmanlar, goller, “hakem golümüzü yedi”ler, puan hesapları, kazanmalar, kaybetmeler, üzülmeler, sevinmeler, yazmalar, çizmeler tek bir gece içindir sanki. Taraftar bayrağını, çoluğunu çocuğunu kapıp sokaklara dökülecek, arabalara doluşulacak, sabaha kadar sevinilecektir. Sevinecek şeyi çok az olanlar ülkesinde sevinçli bir tek gece. Bir ara zaman. Bir mola. Sadece sevinmek için sokaklara dökülen insanlar. Amacın sadece sevinmek olduğu bir tür karnaval.

Bugünlerde Başakşehir adım adım şampiyonluğa yürürken herkesin sorduğu bir soru var: “O gece kim sevinecek?” Bu soruda Başakşehir’in kulüp olarak bir kültürü, bir tarihi, bir taraftar grubu olmamasının yanında iktidardan aldığı desteğin olduğu da kesin. Ama bu sorunun bu kadar kuvvetli soruluyor olmasının altında bence bazı futbolcuların sevineceği fikri de yatıyor. En azından benim için öyle mesela. Başakşehir’in ter döken emekçilerinin hakkını bir yana koyarak açıklıkla ifade edebilirim ki kimin sevineceği sorusu benim için de önemli bir mesele.

Kimleri kast ettiğim açık. Zamanında kimselerin kendileriyle özel bir meselesi olmayan, çok iyi futbol oynayan, taraftarlar tarafından sevilen hatta sayılan, zamanında oynadıkları ve yıldızlaştıkları takımların en önemli isimleri olan iki futbolcudan söz ediyorum. Bir vakitler şöyle demişim:

“Artık sevilmiyorsunuz çünkü saha içi ve saha dışı hareketlerinizden bıktı insanlar. Her türlü afra tafranızdan, şımarıklığınızdan, kibrinizden bıktı. Sahada, saha kenarında, koridorda çıkardığınız kavgalardan yıldı. Rakip taraftarı germenizden, el kol hareketlerinizden, ettiğiniz hakaretlerden yaka silkti. Spor ahlakıyla bağdaşmayacak her olayın içinde olmanızdan, gazeteci boğazına sarıldıktan sonra çıkıp özür dileyeceğinize bir de üstüne pişkin pişkin ‘Kuş kadar hafifim’ demelerinizden, ‘Aaa her yerde Arda var’ diyorlar. Tabii ki de ben olacağım. Yüzyıllık tarihe baksınlar. Kaç tane Arda Turan var!’ laflarınızdan, ‘Ben buralardan gidince göreceğiz Barcelona’ya, Atletico Madrid’e kaç tane oyuncumuz gelecek! Bizim küçükken, ‘Çok büyük oyuncu’ dediklerimizin kaç tanesi buralara gelip oynamış!’ gibi açıklamalarınızdan ikrah ettik. Usandı sporseverler bunlardan. Memleket usandı. Emre Belözoğlu ve Arda Turan; yeriniz mi dar yoksa yeniniz mi dar, ne var? Ne istiyorsunuz? Mecbur mu sporseverler sürekli sizin hırgürünüzü, küfürlerinizi, kavgalarınızı seyretmeye? Mecbur mu sürekli ‘Adamlık çok önemli, adamım ben, adamlığımı kimse sorgulayamaz’ raconlarınızı dinlemeye?”[1]

Bugün de mesele benim için bu kadar net: Spor ahlakıyla bağdaşmayacak her türlü olayın santrasında duranlar sevinsin istemiyorum. “Yüzyıllık tarihe baksınlar. Kaç tane Arda Turan var!” laflarını edip spor tarihimizdeki onlarca büyük ismi yok sayan bir zihniyet sevinsin istemiyorum. Gazeteci boğazı sıkan, sonra da çıkıp altını çize çize “Yaptığımın arkasındayım” diyen ve özür dilemeden, pişmanlık bildirmeden, ceza alamadan, yaptığının bedelini ödemeden milli takıma çağrılan biri sevinsin istemiyorum. Suç değildir herhalde.

Benim derdim spor ahlakıyla, gençlere örnek olması beklenen sporcu profiliyle, adalet duygusuyla; yoksa bana ne Arda’dan, bana ne Emre’den. Hatta bir Fenerbahçeli olarak gün gibi ortada duran malumu da ilan edeyim; bana ne bu sene şampiyonluktan. Bütün bu kibir, kabadayılık, şımarıklık hikâyelerinin arasında, Lefter’i düşünüyorum tabii ki, Hakkı Yeten’i düşünüyorum, Metin Oktay’ı düşünüyorum. Onların sevinçli, onların kupa kaldırırken, onların şampiyon olmuşken çekilmiş fotoğraflarının bizi neden sevindirdiğini düşününce de centilmenliklerini, sporculuklarını ve tevazularını hatırlıyorum. Başarılarını, rekorlarını, ağları delen gollerini filan değil. Yine bir vakit bir yerlerde söylediğim gibi: “Kibir unutulur tevazu tarihe geçer.”

Ve sonra bu acayip fotoğrafa bakıyorum. Anlatmakla olacak gibi bir şey değil esasında. Yüzlerine, bakışlardaki samimiyete bakın. Parçalı ile çubuklunun yan yana güzelliğine bakın. Topu tam ortadan eşit paylaşmaya bakın. Bu kadar mı milimetrik bir eşitlikte basarsın o topa. Büyüklük, sağa sola çekiştirmeden, “Hep ben, hep ben,” demeden, “En büyük benim,” diye ortalarda dolanmadan böyle paylaşılır işte. Öteki türlü durmadan sevgi saygı beklersin, sevincini paylaşacak kitleler ararsın ve fakat o işler öyle olmaz. Olmuyor.

Yazının bir yerlerinde söyledim bir daha tekrar edeyim; ter döken, emek veren, hak eden bütün futbolculardan azadedir yazdıklarım. Onlar için seviniriz. Mevzu değil.

[1] BirGün Pazar, 22 Nisan, 2018.