• Öykülerinizin -var ise elbette- ana meselesi nedir?
  • Çoğu kişi buna cevap vermek istemez ama ben deneyeceğim: Bir ülke, millet, dil, düşünce, inanç nasıl bozulur, bozulduğunda ne olur? Türkiye’nin ruhu var mıdır bilmiyorum ama bir hayaleti var sanki. Onu çağırmaya, anlamaya çalışıyorum. Çirkin davranışları düşünmeyi seviyorum. Neyi olağan, neyi olağanüstü kabul ettiğimize meraklıyım. Eser sahibi anlattığı zaman pek de bir şey ifade etmeyen meseleler herhalde. Benim öykülerimin ana meselesi şudur diyeyim mesela: Sindirim sistemi. Ciddiyim.

  • Cortazár’ın bilindik sözüdür: “Roman puanla kazanır ama öykünün tek şansı nakavt etmektir.” Buna karşılık, “Öykü,” der Carver, “bir şeyleri açığa vurmalı, ama her şeyi değil”. Kurgu öykünüzün neresinde yer alıyor?
  • Ben öyküde koşan karakteri okumayı çok seviyorum. Hareket iyidir. Yani kurgudan kastiniz olay örgüsüyse buna önem veriyorum. Tabii gerektiği kadar. Sadece, geldi-gitti’yi anlatınca da okuyunca da sıkılıyorsun. Olay örgüsü bir düşünceye doğru koşmalı. Üslup, dil işçiliği bir düşünceyi giydirmeli. Hepsi gerektiği kadar. Cem Yılmaz’ın dediği gibi dans edip mükemmel bir uyum içinde birbirlerine dokunmalılar. Kurgu derken “uydurma”dan bahsediyorsak ise şöyle diyeyim: Yüzeysel hayatımdan ne kadar uzak konularda yazarsam, anlattığım şey de o kadar bana dair oluyor.
  • Toplumu içeren ya da ona ilişkin herhangi bir alanda hâkim olan vasatlık, sanatsal üretim alanlarına ne şekilde sirayet eder, çağdaş öykümüz ölçeğinde değerlendirir misiniz?
  • Öykücülerin bazen algısı dar oluyor bence, sürekli oraya baktıkları için ne kadar çok öykü yazan var, ortalık vasat metinle doldu gibi ruh hallerine giriyorlar. İşe yarayan bir tutum mu bu? Bence öykücülüğümüz okur sayısı dışında çok da kötü durumda değil. Ya da şöyle diyeyim öykücülüğümüz ne kadar sıkıntıdaysa romancılığımız da o kadar sıkıntıda. Bir sıkıcılık, aynı yerlerde dolanıp durma hali var. Evet, cenaze öyküleri çok fazla, camdan dışarıya bakıp çay içerek üzülen adam hikâyesi çok var, deli kadının annesiyle gereğinden fazla yakın ilişkisi öyküsü her yerde. Tamam da bunların çoğu yine eli yüzü düzgün öyküler. Arada bir tanesi de çıkıyor, vay be, diye düşünebiliyorsunuz. Öyküde vasatlık sorunu o kadar büyük değil. Öykü zaten o kadar büyük bir alan değil. Asıl, vasata hasret bir ana akım edebiyat sektörü var şu an. O yüzden edebiyattan anlayanların daha maceracı olması lazım belki de şu an çoksatan olan vasatın altı kitaplar ancak o zaman daha ilginç yerlere dokunacaklar. Vasatın nedenlerine girmedim. Eğitim, politik çağın, yazarları evlerine tıkaması, ekonomik dertler, ekonomik balon neticesinde sayısı artan yayınevleri falan diyebilirim ama bunları herkes konuşmuyor mu? Ben pastadaki en büyük dilimden bahsediyorum, vasatın da altında, dibin dibi olan kitapların peynir ekmek gibi satılmasından endişeleniyorum asıl. Çünkü ticari akıl, küçüğünden büyüğüne bütün yayınevlerini yavaş yavaş aynı düşük entelektüel düzeye çekebilir. O yüzden belki günümüz öyküsünde, romancılığımızda daha maceracı, hareket eden, söylenmeyene uzanan yazar sayısı arttığında, ana akım edebiyat da değişecek, okur da onu takip edecektir. Çoksatan edebiyatı nitelikli yazarların işgal etmesi gerektiğini düşünüyorum. Polisiye, korku, fantastik, gerilim, macera, suç edebiyatı daha fazla ve çok daha iyi yazılmalı bu ülkede mesela. Bunlardan kendi çoksatanlarımızı çıkarmalıyız. Yoksa geriye aşk hikâyelerinden başka bir şey kalmayacak. İşte bir sebep buldum: Vasat çeşitsizlikten çıkar.