EMRE TANSU KETEN: KARANLIK ZAMANLARDA FUTBOL VE TARAFTARLIK

“İnandığım sosyalizm aslında siyaset değil.

Bir yaşam biçimi. İnsanlık. Yaşamanın ve gerçekten

başarılı olmanın yolunun kolektif çabadan geçtiğine

 inanıyorum; herkesin birbiri için çalışmasından,

birbirine yardım etmesinden ve günün sonunda

payına düşen karşılığı almasından.”

Bill Shankly

Son yirmi yılda, Türkiye’nin her alanında olduğu gibi, futbolda da devasa dönüşümler yaşandı. Kulüplerin ve tribünlerin siyasetle ilişkisi, futbolun algıdaki yeri, taraftarlığın yapısı, basketbol ve voleybolun ikame tribünler hâlini alması, Fenerbahçe’nin şu anki durumu derken liste uzayıp sonsuza kadar gidebilir. Ancak, bu döneme damgasını vuran futbolun siyasetle hiç olmadığı kadar iç içe girmesi ya da futbolun üzerindeki ideolojik örtünün (bir nebze) kalkmasıyla, siyasetle olan yakın temaslarının gözler önüne serilmesiydi. AKP’nin, kendi söylem setinde düşman olarak tanımladıklarına açtığı savaşın bir cephesi oluverdi yeşil sahalar.

Futbol, aslında çok uzun bir süredir dünya siyaseti için simgesel bir mücadele alanıydı. Ulus devletlerin kurguladığı hayali bir cemaat olarak millet, sahaya çıkan milli takımlarda cisimleşiyor, görünür oluyordu. Bir savaş modellemesi olarak uluslararası futbol maçları, savaş ilanıyla sonuçlanan ve üç bin kişinin öldüğü 1969’daki Salvador-Honduras maçında görüldüğü gibi, iki ülke arasında politik bir gerilim olduğu durumlarda, gerçek bir çatışmaya dönüşebilecek bir milli hırs ve hıncı içerisinde taşıyordu.

Faşizm bu anlamda sporu çok sevmişti. İlk başlarda gençliği uyuşturan zararlı bir faaliyet olarak görülen spor, sonralarda Hitler ve Mussolini tarafından ideolojilerine uygun bir neslin yaratılması açısından da, diğer ülkeleri spor müsabakalarında yenmenin getirdiği yumuşak gücün önemi açısından da oldukça benimsendi (Aslında bu benimseme durumu günümüzde de geçerli. Slovak neo-Nazi Marian Kotleba’nın örgütü başta olmak üzere, birçok Avrupalı neo-Nazi grubu spor salonlarını bir örgütlenme alanı olarak kullanıyor. İngiliz faşistlerin 80’lerde ne şekilde kullandığını da unutmamak gerekiyor).

Ancak futbolun sadece ülkeler arası bir rekabetin alanı olmadığı, ülke içerisindeki “hem yönetici sınıfların farklı fraksiyonları, hem de toplumsal sınıflar arasındaki bir mücadele alanı[1] olduğu daha sonraları kavrandı. Batı’da işçi sınıfı tribünleri, ideolojik bir aygıt olarak tasarlanan futbolun bu yapısını uzun yıllar boyunca örseledi, oyun üzerinden kurgulanan sistemin gülünçlüğünü teşhir etti, takımına olan sevgisi ve aidiyetini politik bir kolektivite yaratmak için kullandı. Bu nedenle Thatcher ve avanalerinin sendikalardan sonra saldırdığı ilk yer tribünler oldu. İngiliz taraftarlar, Tory basını tarafından suçlu, ayyaş, şiddet düşkünü ve hatta “terörist” olarak kodlanarak, statların birer açık cezaevine dönüştürülmesi süreci başlatıldı. Ancak taraftara açılan savaşın en güçlü cephesi, futbolun endüstriyelleştirilmesiydi.

ENDÜSTRİYEL FUTBOL VE ULTRA KÜLTÜRÜ

Adorno, 20. yüzyılla birlikte kültürün bir endüstri hâline geldiğini söylüyordu. Artık kendisine ait daha fazla boş zamanı olan işçi sınıfının, bu boş zaman faaliyetleri de kapitalist üretim döngüsüne katılmalıydı. Kültürün endüstriyel üretimi, aynı zamanda, geniş kitleleri ideolojik açıdan kontrol altında tutmanın da etkili bir yoluydu. Böylece, insanların o güne dek yapageldikleri birçok faaliyet ticarileşti, standartlaştı ve bir grup uzman tarafından üretilir hâle geldi. Artık, işçi sınıfının içerisinden çıkmış, oyuncuları ile taraftarlarının şehirde karşılaşabildiği, belli bir yerel aidiyet dürtüsüyle sahiplenilen takımlar küresel markalar hâline gelmişti. Akıl almaz paraların döndüğü bir endüstri olarak futbol, kendi steril kapitalist imajı içerisinde otantik anlamda “taraftar”ı istemiyordu. Çünkü “taraftarlar ne yapacağı kestirilemeyen, genleşen, dayatıcı ve gürültücü bir kitle”ydi.[2]

Herhangi bir ülkeden, herhangi bir patrona satılabilir bir şirket olarak futbol kulüpleri için taraftarlar piyasa değerini kötü etkileyebilecek tehdit unsurlarıydı. Bu nedenle taraftarın müşteri hâline gelmesi, fahiş fiyatlarla edindiği biletiyle statta uslu uslu oturup maç izlemesi en güzeliydi. Taraftarsız da olmuyordu tabii. Simon Critchley’in dediği gibi “taraftarsız bir maç kategorik bir hatadır, anlamsız bir antremandan ibarettir. Futbolun olmazsa olmazı yüce müzik ile güzel imge, Dionysos ve Apollon, taraftarlar ile takım arasındaki karmaşık, konfigüre etkileşimdir”.[3] Endüstrinin egemenleri bu kadar felsefi düşünmese de, taraftarın gösteri olarak maç için önemli bir tamamlayıcı olduğunun farkındaydı.

Çünkü bir kültür endüstrisi olarak futbol, diğer kültür endüstrileri ile simbiyotik bir ilişki içerisindeydi: “aaefeil  ikleri birçok faaliyet,amak gerekiyoradeleyle birebir bağlantılı..Almenin etkin bir yolu olarak öne çıkıyor İzmir MarşıSahada oynanan futbol giderek, stada gelenlerden ziyade ekran başındaki milyonlarca kişilik topluluğa yönelik oluyor. Ne var ki, yine de, olay yerindeki seyircilere, futbolun medyatik sahnelenişinde belirleyici bir rol düşüyor: onlar, sportif mücadelenin atmosferi açısından vazgeçilmez refakatçilerdir.[4] Medya ile iç içe geçen futbol için, yerel aidiyet ya da maçlara gitmek git gide önemsizleşti. Maçlar, stattaki taraftarlar değil, ekran başındaki izleyiciler düşünülerek organize edilmeye başlandı. Hatta, seyir zevkini arttırmak için kuralların değiştirilmesi bile tartışıldı.

Endüstriyelleşen futbolun temel ve derin çelişkisi şuydu: “biçimi topluluk, sosyalizm, oyuncularla taraftarların kolektif eylemi ve sosyalliği; ama maddi temeli para, genelde şaibeli ve denetlenmeyen kaynaklardan gelen kirli para.[5] Böyle bir ortamda çelişkinin ilk bölümüne düşen taraftarlar, kendilerine dayatılan müşteriliği reddederek, taraftarlığın sahici ritüellerini sahiplenen bir tavır aldılar ve buna “ultra” denildi. Ultra kültürü, sağcı ve faşist gruplar tarafından da sahiplenildiyse de, öne çıkanlar sol ultra grupları oldu. Çünkü doğası gereği, endüstriyel futbola -tutarlı bir şekilde- karşı olan bir hareketin varacağı yer anti-kapitalizm olmak zorundaydı (endüstriyel futbolla uyum içerisinde olan taraftar gruplarının kendilerine Ultra ismini vermesi tamamen konumuzun dışında kalıyor tabii ki).

TÜRKİYE TRİBÜNLERİNİN HİKÂYESİ

Türkiye futbolu da bu endüstriyelleşme sürecinden ayrı bir şekilde değerlendirilemez. Ancak bu sürece eşlik eden devlet baskısı ve mafyalaşmadır. 1980 sonrasında Güneydoğu başta olmak üzere taşralarda sahalar açılarak, gençleri siyasetten uzaklaştırmanın aracı olarak futbolun işe koşulması, devletin futbolu araçsallaştırmasının en bilinen örneklerinden.[6] Egemen siyasetin yeşil sahalardaki varlığı özellikle 90’lı yıllarda, milliyetçi bir histeri olarak kendisini gösterecektir. Her maç öncesi İstiklal Marşı’nın okunmasının fiilen kabul ettirilmesi, ırkçılığa varan sloganların yayılması, pankartların açılması bu dönem tribünlere rengini veren olgulardır.

Endüstriyelleşme de tam olarak 90’larda atak yapmıştır: “Türkiye’de futbolun geniş kitleler nezdinde yerine getirdiği işlevin 1980 sonrasında önem kazanmasında dönemin ekonomi politikalarının ve medyanın büyük etkisi olacaktır. Turgut Özal’ın iktidarı ile hayata geçirdiği ekonomik liberalizasyondan futbol da kendi payına düşeni almıştır. Serbest piyasa ve liberalizm tek dünya düzeni haline getirilirken, onun spordaki uygulaması futbolla yapılmaktadır.[7] Özal’ın oğlu tarafından başlatılan özel televizyon yayıncılığı, artan sponsorluk gelirleri, 1991’de Fotomaç’ın, 1995’te Fanatik’in yayımlanmaya başlaması ve Televole gibi programlarla futbol ile magazinin kaynaştırılması spor-medya işbirliğinde endüstriyel kurulumun önemli adımlarıdır. Şaibeli ve derin isimlerin kulüp yöneticisi ya da tribün lideri olması da bu sacayağını tamamlamıştır.[8]

Böyle bir tablo karşısında solun futboldan uzak durması, onu kirli ve apolitik bir alan olarak tanımlaması gayet mantıklı görünebilir. Ancak, bütün bu süreçte, takımlarına sevdalı birçok solcu, sessiz sedasız maçlara gitmeye devam etmiştir. Çünkü bütün bunların ötesinde bir taraftarlık tahayyül edilebilir, hatta kazanılabilir: “Futbolun pek çoğumuz için böylesine önemli olmasının nedeni tam da merkezindeki topluluk deneyimi ve sağladığı canlı cemaat hissidir. (…) Hatta risk alarak diyebiliriz ki futbolun has siyasi biçimi sosyalizmdir”.[9] Bu, sosyalistler tarafından göz ardı edilebilecek bir potansiyel değildir. Ancak tribün, örgütçü bir zihinle yaklaşılmaya izin verecek bir yapıda da değildir. Bunu Forza Livorno deneyimi gösterecektir.

2006 yılında, İtalya’nın kızıl tribünleriyle ünlü Livorno takımının Türkiye’de bir fan kulübü olma iddiasıyla ortaya çıkar Forza Livorno. Şimdilerde pek hatırlanmayan, ancak o dönemin en yaygın sosyal medya biçimi olan forum sitesi olarak kurulan FL, kısa zamanda, her takımdan yüzlerce taraftarın üye olmasıyla başlangıçtaki sınırlarını aşan bir hareket hâline gelir. İstanbul, Ankara ve İzmir’de toplantılar, paneller düzenler. Sol Açık ismiyle bir fanzin çıkartır. Manifestosunda şunları söyler: “Forza Livorno, endüstriyel futbola karşı gelişen bir taraftar hareketidir. Paranın egemenliğinin, sporun ruhunu zedelemesine karşı çıkar. Taraftarları müşteri olarak gören yaklaşımların karşısındadır. Her alanda sporun endüstrileşmesine karşı muhalefet ederek amatör ruhu ve yerelliği savunur!; FL, sporda ve yaşamın her alanında ırkçılığa ve her türlü din, dil, ırk, cinsiyet ayrımına karşıdır. Toplumdaki yaygın milliyetçi reflekse karşı ödünsüz bir kardeşlik çizgisini savunur”.

FL, futbolcuları ve spor emekçilerini örgütlemek için yola çıkan spor sendikalarının kurulmasında ve faaliyetlerinde emek harcar. Amatör bir futbol takımı kurmak için çabalar, ancak bu hedefe ulaşamaz. Forumun en önemli katkısı, aynı tribünde birbirinden habersiz maç izleyen yüzlerce insanı birbiriyle tanıştırması, yan yana getirmesidir. Fakat gerçek bir tribün grubu yaratma konusunda FL imkânlarının sınırına gelmiştir. İlk zamanlarda kısmen oluşturulan “renklerin kardeşliği” atmosferi, takımların öne çıkmasıyla kaybolmaya yüz tutmuş, salt sol bir söylemle, tribünlere dışarıdan dahil olunamayacağı anlaşılmıştır.

Tam da bu süreçte ortaya çıkan Vamos Bien (FB), Tek Yumruk (GS), Halkın Takımı (ve sonrasında Beleştepe) (BJK), Viva Göztepe, Baranlar (Kartalspor) ve diğer takımların taraftar grupları, Ultra kültürünü tribünlere taşıyan, tribünlerde kendilerini kabul ettiren, bunu büyük taraftar gruplarına kafa tutarak yapan örgütlenmeler olmuştur. Maçlarda siyasi pankartlar açan, Grup Yorum bestelerinden tezahüratlar üreten, stat dışında da etkili kampanyalar örgütleyen bu gruplar, iddia edilebilir ki, Gezi’ye damgasını vuran taraftar olgusunun altyapısını hazırlamışlardır. Burada, endüstriyelleşen futbola karşı futbolu savunmakla, AKP’nin saldırılarına direnerek ortak bir paydada buluşmuştur.[10]

Uzun yıllar boyunca egemen siyasetin sloganlarının yankılandığı statlar, AKP’ye karşı muhalefetin yükseldiği bir alan hâline gelip iktidarın kolluk güçleriyle taraftarlar sık sık karşı karşıya gelmeye başladıkça ve Gezi’nin en önemli bileşenleri olarak taraftarlar sokakları doldurdukça, futbol AKP için üzerine düşülmesi gereken (kültürel iktidar tartışmalarını hatırlayalım) bir alan olarak öne çıktı. Buna karşılık ilk hamleleri sahte taraftar grupları kurgulamak oldu. Bunların en ünlülerinden Kartal 1453’le birlikte, bunun bir işe yaramayacağı anlaşıldı. Bu kez, uzun süredir ajandalarında olan “6222 sayılı Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlemesine Dair Kanun”, Passolig hediyesiyle birlikte yürürlüğe konuldu. Taraftar gruplarının direnişine rağmen hayata geçen Passolig garabeti, asıl olarak tribüne siyaset sokan (her yere siyaseti sadece AKP sokabilir) taraftarları cezalandırma amacını taşıyordu. Bunun üzerine muhalif taraftar grupları Passolig almayı reddederek statlardan çekildi. Bu AKP için geçici bir zaferdi. Çünkü maçlara gitmeye devam eden taraftarlar, hâlâ istenilen düzeyde müşteri hâline gelmemişti. AKP’nin zor yoluyla ele geçirdiği her alan (medya, akademi) gibi, ellerinde kalan sadece ruhunu, çekiciliğini, sahiciliğini yitirmiş bir futbol piyasasıydı.

SONUÇ NİYETİNE

Futbol toplumsal hayatta hâlâ özel hayat alanında veya tüketimin ritüelleşmiş biçimleriyle karşılanamayan birtakım işlevler üstleniyor. Başka bir deyişle futbol hâlâ ve inat ve ısrarla salt belirli spor takımlarıyla özdeşleştirilemeyen bir yere olan yerel aidiyet talebini temsil ediyor”.[11] Bizde olan da, siyasi alanda sıkışmış, yenilgi ruhu içerisine girmiş öznelerin, politik aidiyetlerini bir yerel aidiyet unsuru gibi, takımlarıyla bütünleştirmeleri çabası. Siyasal alanda güçsüzleşmek, kültürel alanda sözünü söylemeyi, politik olarak var olabilmek için kültürel alanda güçlenmeyi getirebiliyor peşinde. Üstelik bu futbol gibi meşru bir alan olunca, bir takımın formasıyla sokağa çıkmak çok daha tercih edilebilir oluyor. Son dönem statlarda yükselen İzmir Marşı dalgasını da bu çerçevede anlamamız gerekiyor. Futbolun üzerine Mustafa Kemal figürünün meşruluğu eklenince, muhalifliği gösterebilmenin etkin bir yolu olarak öne çıkıyor İzmir Marşı.[12]

Ya da AKP’nin proje takımı Başakşehir’in aldığı her yenilgi her takımdan taraftarın içerisine su serpiyor, politik bir yengi olarak kutlanıyor. Aynı şekilde Amedspor’un her maçı bir politik gerilim altında, dile getirilmeyen bir hesaplaşma şeklinde gerçekleşiyor. Baskı dönemlerinde, bazı simgeler, bazılarını ikâme eder hale geliyor. Tıpkı, Barcelona örneğinde olduğu gibi: “Primo de Rivera’nın diktatörlüğü sırasında kamusal toplantılarda ve gösterilerde Katalonya bayrağı ‘senyra’anın yerini, Barça’nın bayrağı aldı. Bu iki simgenin özdeşleştirilmesi ve birbirinin yerine ikame edilebilir hale gelmesi, yeniden, Franco diktası altında olacaktı. (…) İspanya’da demokrasiye geçiş sürecinin 73’te Carrero Blanco’nun öldürülmesiyle değil, Şubat 74’te Barça’nın Real Madrid’i 5-0 yenişiyle başladığına inanılıyor”.[13]

 

Özetle, futbol, basit bir şekilde siyasi amaçlar için kullanılacak bir araç değil. Başlı başına bir mücadelenin alanı. Büyük mücadelelerin yansımasını bulduğu bir saha. Tabandan hareket ederek, onu ele geçirip bozan sermaye sahiplerinden ve imaj üreticilerinden alınıp taraftarlara geri verilmesinin mücadelesi. Ve bu mücadele, kapitalizmin tasallutunda özünü yitiren nice diğer alan için verilen mücadeleyle birebir bağlantılı.

[1] Pierre Bourdieu’dan aktaran İlker Aktükün, “Futbolun siyasi tarihine kenar notları”,  Cogito, Sayı: 63, 2010, s.10

[2] Christian Authier, Futbol A.Ş., çev. Ali Berktay, Kitap Yayınevi, 2002, s.15

[3] Simon Critchley, Futbol düşünürken aslında ne düşünürüz?, çev. Oğuz Tecimen, Metis yayınları, 2018, s.75

[4] Andreas Klose, “Televizyon Futbolu”, Futbol ve Kültürü, İletişim Yayınları, 2009, s.373

[5] Critchley, a.g.e., s.24

[6] Ahmet Talimciler, Sporun Sosyolojisi Sosyolojinin Sporu, Bağlam Yayınları, 2010, s.111

[7] Ahmet Talimciler, “Bir Meşrulaştırma Aracı Olarak Futbolun Türkiye’de Son Yirmi Beş Yılı”, Toplum ve Bilim, Sayı: 103, 2005, s.155

 

[8] Mafya-futbol ilişkisinin ayrıntılı analizi için bkz. Ecevit Kılıç, Kirli Kramponlar, Timaş Yayınları, 2011

[9] Critchley, a.g.e., s. 15

[10] Burada, Gezi sonrasında forumlar üzerinden oluşmuş, “endüstriyel futbola, ırkçılığa, milliyetçiliğe, cinsiyetçiliğe, her türlü nefret söylemi ve ayrımcılığa” karşı kurulan Karşı Lig gibi örnekleri de hatırlamak gerekiyor.

[11] Ian Taylor, “Hillsborough, 15 Nisan 1989”, Futbol ve Kültürü, İletişim Yayınları, 2009, s.64

[12] Elçin Aktoprak, “İzmir Marşı ve Şimdi ve Sonrası”, Birikim, Sayı: 335, 2017, s.55

[13] Gabriel Colome, “FC Barcelona ve Katalan Kimliği, Futbol ve Kültürü, İletişim Yayınları, 2009, s.130-131