1-2.Sanat, politika ve iktidar ilişkisi üzerine onlarca defa yazdım, konuştum ve görüşlerimi bildirdim. Gerek kitaplarımda, gerek birtakım dergilerde, gerek buna benzer röportajlarda, konferanslarda ya da panellerde… Şimdi yine aynı sorulara cevap vermek durumundayım ve bu yüzden de artık öncekilerin dışında, çok ilginç yanıtlar verebilmem sanırım mümkün olamayacak. Öyleyse, kendi yaklaşımım hakkında şöyle bir toparlama yapayım: “Politika” bir toplulukla, ama en fazla “devlet” ile ilgili bir sözcük. “Poli=kent-devlet”… Aristoteles’in “Politika” eserine bakalım: Orada, bir yerde yaşayan vatandaşların, yani “politis”in, birbirlerinden ayrı kesimler oluşturduğunu ve bu ayrı kesimler arasındaki ilişkilerin de yine aynı olamayacağını okuyoruz. O halde devlette “çoklu”, “çok anlamlı” -“poli”- bir ortam ile karşı karşıyayız. Ve o halde “politika” dediğimiz şey, devlet bütünlüğünü oluşturan farklı kesimlerin, bu çokluk içinde yan yana durma olanaklarını anlatıyor.Ütopik bir “iktidar” ise bu ideal durumu koruma mekanizması…Bu yan yana duruş sırasında söz konusu farklı kesimler, elbette devletten pay istiyorlar, bu anlamda dahak taleplerinde bulunuyorlar. Kısacası politika, tüm bu farklı kesimlerin ayrı ayrı talepler oluşturduğu, ayrı ayrı içeriklerle mücadele verdiği bir sahnedir. Aristoteles’ten günümüze geldiğimizde, modern devlette de neredeyse aynı tanım sürüyor. Oysa pratik biraz farklı; modern devlette o kesimlerin talepleri, üretilmiş artı değer üzerine gerçekleşiyor ve sınıfların “devleti yönetme” hedefiylenoktalanıyor. Özetle bu böyle… Modern devlet bağlamında “sanat” kavramına bakalım: Bu kavramın politika ile kurduğu asıl ilişki, “özne” tanımları ile ortaya çıkıyor. 18. yüzyıl sonrasında -özellikle de 19. yüzyılda- özne, herkes bilir ki hem kendi ontolojik niteliklerini keşfetmek hem de sınıflar düzeyinde bu artı değere uzanmak talebini güçlendirmek açısından sanata –da-sarılıyor. Geleneksel kültürün ve dolayısıyla geleneksel sanatın tam tersi olarak, modern estetik kuramlar bize bunu anlatmakta. Açıkçası sanat, modern devlet içinde her zaman öznenin ayakta kalabilmesinin, varlığını sürdürebilmesinin, iradesini, “varoluşa bağlı arzu”sunu koruyabilmesinin aracı oluyor. Özne kendisini bir “farklılık” olarak var etmeye çalışıyorsa, bunu da devlete –tümele- karşı verdiği bir mücadele ile ortaya koyuyorsa, öte yandan işi herhangi bir kesimin ideolojik stratejisini de üstlenmeye kadar götürüyorsa, sıkı bir muhalefet yapıyor demektir. Bu yüzden sanatı geniş anlamıyla ele aldığımızda, hiç kuşkusuz politik olduğu kanısına varacağız. Sonuçta, sanatın politika üretmesi ve öznenin ile “tümel” olanla, bir anlamda da iktidar olanla mücadeleye girmesi kadar olağan bir şey olamaz.

İktidar ve sanat ilişkisine gelince: Aristoteles’ten bugüne kadar pek çok şey değişti elbette… Ama şu değişmedi: “Devlet” dediğimiz şey, hiçbir zaman ütopyalara ulaşamadı. Yani orada hep bir güçlü kesim ve dolayısıyla her kesimi bir araya getirip homojenleştiren –homojenleştirmeye niyeti olan- bir iktidar söz konusu… Yani o farklılıkların “garantisi ve hizmetlisi” gibi duran iktidarın gerçekleşemeyeceği ortaya çıktı. Önce bu iktidar, her tür kültürel, inançsal, ekonomik vb. faktörü de kullanarak ve asıl, bir güç uygulayarak var oluyordu. Ne var ki modern devletin liberal niteliği bu yapıyı değiştirdi. Bugün mevcut politika karakteri -ki buna rahatça neo-liberalizm üzerinden yaklaşabiliriz- merkezi bir devlet yapısının dağıldığını ve topluluktaki ayrışık karakterlerin, salt kendi iradeleri ile yan yana durduklarını iddia ediyor. Yani her kesime özgürlük tanıdığını söylüyor. Bu, o politikanın sınıfsal mücadele dönemlerine göre “ne kadar demokratik” olduğu gibi de bir propaganda aracı oluyor. Fakat biliyoruz ki topluluktaki farklı kesimlerin yan yana duruşları, bunlar arasındaki “ortak yarar” düşüncesine bağlıdır. Tabii ki “ortak yarar” problematiği, ortaya yeni çıkmış bir şey değil. Bu, yine Aristoteles’in “Politika”sından Rönesans’a, oradan da ilk liberal kuramlardan “neo-liberal” sürece kadar uzanan bir durum. Yani artık merkezi devletin iktidarından söz edilmiyorsa da onun yerine geçen “ortak yarar” politikasının iktidarından söz edilecektir. Üstelik ikisi de aynı sertlikte iktidarlar yaratır. Özneler artık -modern devlette olduğu gibi-“tümel”e karşı muhalefet geliştiremiyorlar, çünkü zaten o “tümel”i öznelerin kendisi yaratıyor. Yani iktidarın kendisi, öznelerin de kendisi… Ya da tam tersi bir tanımla, özneler, zaten kendi niteliklerini iktidardan kotarıyorlar… FriedrichHegel, 19. yüzyılda özneyi tanımlarken, onun kesinlikle bir “dış etken” ile –“tümel” ile– bağının olması gerektiğini bize sezdirmişti. Şimdiki zamanın öznesi de biraz bu yönteme ayak uydurularak, daha doğrusu deforme edilerek tanımlanıyor sanırım: “Öznenin varlığı ile iktidar arasında tam bir bütünlük vardır” deniliyor. Hiç de içi boş bir tanım, bir yaklaşım değil bu… Bu durumda mevcut politikanın sanat üretmesi ya da estetize olması kadar olağan bir şey olabilir mi? Evet, bu tanım pek çok kişinin hoşuna gitmiyor, rahatsızlık yaratıyor. Aslında rahatsızlık verici gerçekten… Oysa böyle bir politika-özne-iktidar ilişkisinin, yeni politikalar ve “özne” durumları açısından tersine çevrilme ve böylece muhalefetler oluşturabilme yöntemleri de mevcut. İdeolojik stratejilere bağlı olarak açıklanamasa da bugün sanat, kişisel ve taktiksel manevralarla pekâlâ bir muhalefet tavrının en etkili yöntemi… Bundan kuşku duymuyorum. Yeter ki “hegemonya-karşı hegemonya” karşıtlığının “eski” koşullarda sürdüğünü ya da bir gün nasıl olacaksa, bu karşıtlığın geri döneceğini hayal etmekten erken uyanalım. Artık “eski” estetik kuramların geçerliliklerini ya da yaslandıkları duvarların mevcut olup olmadıklarını sorgulama cesaretini gösterebilelim.

 

3.Türkiye’deki kültür tartışmaları bence çok karmaşık bir görüntü veriyor. O görüntüde, mevcut iktidar partisinin yönlendirdiği bir ortam var. Bu ilk bakışta son derece sert, empoze edici, tercih kullanıcı ve tek bakış açılı gibi görünüyor. Yani birtakım geleneksel yapılar üzerinden hareket ettiği gibi bir algı yaratıyor. Ancak bunun yine de net olmadığını söyleyeceğim. Evet, bazı geleneksel yaklaşımlar, mevcut iktidar partisi tarafından destekleniyor, buna itiraz edilemez. Yine de şu var: Şimdi söz konusu gelenekçi yaklaşımlar, temelini tarihsel bağlamlardan almıyor, düpedüz güncel ekonominin ve siyasetin bağlamlarından ve o ikisinin oluşturduğu kültürel bir ortamdan alıyor. Bu yüzden buradaki o gelenekçi kültür anlayışı da, bazı motiflerin içi boş görüntülerinden, simülasyonundan öteye gidemiyor. Belki bundan daha başka bir şey de istenmiyor, çünkü mevcut iktidar partisinin siyasi bir taktiği bu… Zaten biliyorlar ki, o sundukları geleneksel yapının gerçekten tesis edilmesi mümkün değil. Sadece Türkiye’de değil, dünyada da bu böyle…Dünyaya oturtulmuşneo-liberal kültürün “yerellik-miş” gibi sunulmasıdır sadece bu, başka bir seçenek yok. Bu yüzden, iktidar partisinin burada sunduğu geleneksel modellere karşı çıkıp bunların karşısına evrensel ya da ideolojik bir kültür modeli önermenin de bir anlamı bulunmuyor. Çünkü bu karşıtlığı oluşturan şeyler de zaten güncel ekonominin ve onun siyasetinin dümen suyunda ilerliyor. O gelenekçi modelin karşısına konulmuş olan evrenselci ya da ideolojik modeller de, birer “miş-gibi”den öte şeyler değil… Pekiyi bunlar plastik sanatlara, edebiyata ya da başka sanat alanlarına nasıl bir etkide bulunabilir? Galiba bunun tek bir yanıtı var: Gelenekçi ve evrensel ya da ideolojik gibi, klişe haline gelmiş yaklaşımlara kapılıp gitmemiş, yeni “ara durumlar” ya da “anlık pozisyonlar” ortaya koyan, “o anki” durumu çözümlemeye soyunan bir tavır gerekiyor bize… Bilelim ki o karşıt olan şeylerin bağlamları da şu an tarihe karışmış durumda… 12 Eylül döneminden iyi hatırlıyorum; o baskıcı sansür ortamında özellikle sanatçılar ve edebiyatçılar, mevcut pratik durum hakkında bir eleştiri ortaya koyamadıkları için, o zamana kadar pek de ele alınmamış, ele almaya değer görülmemiş bazı konular üzerinden örtük bir eleştiriye girişmişler ve bence çok da doğru bir karar vermişlerdi. Olabildi ya da olamadı, o ayrı konu… Şimdi bir kez daha, yerleşik klişeleri bırakıp detaylarlailgilenmenin ve bu konuda, eleştiri adına bir zihin ve dil ustalığı geliştirmenin zamanıdır diye düşünüyorum.Son olarak da şunu belirteyim: “Çağdaş sanat” ya da “güncel sanat” denilen şey, elbette içinde hayli “palavra” yapıt barındırıyor, bunları eleştirenler de elbette haklıdırlar… Fakat bu “çağdaş sanat”, aynı zamanda da gerek “özne”, gerekse pratik durumlar açısından o detaylara dalıyor ve zaman zaman alışılmış zihinlerin ve dillerin uzağına düşüyor. Bu bana bir olanakmış gibi görünüyor.

 

4.Sanatın piyasaya “teslim olma” durumunu, biraz basit bir tanım gibi algılıyorum. Üstelik –eğer “teslim olma”dan söz edeceksek– ne zaman bunun dışında bir şey yaşandı ki? Yani yeni bir durumdan bahsetmiyoruz şimdi de… Yakınıp durmayalım. Sanat, ya patronaj sistemiyle ya da piyasayla ayakta kaldı her zaman. Patronajdan piyasaya geçiş, sanat ve sanatçı için önce bir özgürlük olanağı idi. Bir “sivilleşme” idi, evet… Ama sonra o piyasa kitle kültürüne monte edildiğinde, bir kez daha sanatçılar kendilerini sinir krizi içinde buldu. Ve yine anlaşıldı ki “sivilleşme” dediğimiz, pekâlâ bir iktidar uzantısıdır, onun öyle çok da özgürleştirici filan bir yanı yoktur. İster Marksist yaklaşımlarda olsun, ister günümüz felsefi, siyasi ve sosyolojik yaklaşımlarında olsun, “sivilleşme”yi eleştiri bombardımanına tutan pek çok metin bulursunuz. Piyasa, Karl Marx ve Friedrich Engels zamanında bile, sonraki devrimci yaklaşımlar döneminde bile, inkâr edilmeyen bir şeydi… Oysa bir şey vardı: Sanatçı, bu piyasa koşullarını hiç düşünmeden bağımsızca yapıtını üretecekti, sonra da onun arkasından bakıp nasıl tüketileceğini düşünmeyecekti. Sanatın piyasadan kurtulması ise sadece ütopyalarda ya da Marx’ın “gelecekteki” toplumsal tasavvurlarında yer almıştır. Demem o ki: Marx’ın yaklaşımının bugün hâlâ geçerli olduğunu düşünüyorum; yani bu, mevcut ortamın tümel koşullarından çok, “tek sanatçı özne”nin iradesine, onun kararlarına bağlı bir şey.

 

5.Her zaman karşılaştı, şimdi de karşılaşıyor… Her yerde, her dönemin iktidar yapısı, kendi koşullarını dayatmıştır, üretim ve sergileme süreçlerini yeniden ve yeniden dayatmış ve sanatçıyı hep kuşatmayı denemiştir. Mademki bu yeni bir durum değil, bugün sanki tarihsel süreçlerin en büyük zorluğunu çeken, en büyük mağduriyeti yaşayan, en zavallı hale düşen bizmişiz gibi davranmaktan vazgeçelim. O önceki süreçler hakkında biraz bilgi edinelim ve birikmiş bir sürü yöntemi, bugün ile karşılaştırıp yeni çıkış yolları deneyelim.

 

6.Sanat eserini satın alan sermaye gruplarında bugün bir değişim var mı? Bundan hiç haberim yok, hangi firmalar ya da kurumlar piyasadan çekildi, yerine hangileri geldi bilmem… Bu yüzden bu konuda bir şeyler söyleyebilmem imkânsız. Ama bir değişim varsa da bu son derece normaldir. Mevcut ekonomik sistem, yeni üretim kollarında yeni sermaye grupları yarattıkça, piyasa hâkimiyeti de o yöne kayacaktır doğallıkla… Bundan, piyasa dümen suyunda ilerleyen sanat ve sanatçılar da etkilenecektir, bu da doğaldır. Hassas nokta şu: Mevcut ekonomik sistemi, ona bağlı siyasetleri ve bu ikisine bağlı piyasayı değiştiren faktörler ne? Eğer o “tek sanatçı özne” bunlara eğilirse, yeni koşullar üzerinde kafa yorarsa ve yeni bir dile ve yönteme gereksinimi olduğunu anlarsa… Ve en önemlisi, bunu da bağımsızca uygulamaya sokarsa, işte o zaman Marx’ın önerisini yerine getirmiş olur. Tam da onun dediği üzere: Sanatçı, bağımsızca üretecek, sonra yapıtının arkasından bakıp onun nasıl tüketildiğine bakmayacak… Aksi halde “ben piyasaya karşıyım” klişesine sarılmanın hiçbir işlevi yoktur.