KAYHAN GEYİK

Kafalarımız gelişiyor ama hislerimizi boşluyoruz.” diyen Maksim Gorki’ye, Latife Tekin’in “zekâ ve içgüdüyü dengeli bir ahenkle birleştiren” mütevazı bir cevabı var. Tarihin tezgâhında Sürüklenme ile başlayan bilincin ve duyguların sürüklenişi, bir fabrika tezgâhında, bandın başındaki işçilerin yaşamlarının, bilinçlerinin sürüklenmesiyle birleşiyor Manves City‘de.

Bu iki romanın bugüne ait olduğunu inşaat vinçlerinden, insan ilişkilerine veya örgüt tiplerine kadar her şeyin kıpırdadığı, huzursuzca dolandığı bir değişim dönemini kapsadığını söyleyebiliriz. Bu değişim dönemi, tarihin ve kentlerin de, yeni bir yaşam kurmanın, kendini var etmenin, insanla, toplumla, doğayla birleşmenin yollarını arayan insanların da değişimini içeriyor.

İşte böyle bir zamanda STK’ların, toplumsal mücadelelerin, karşı çıkma biçimlerinin yeniden tanımlanmaya ihtiyaç duyulduğu bir yerde başlıyor Sürüklenme. Ama sürüklenme esnasında yalnızca sezdiğimiz bu değişimin, tarihsel arka planını Manves City’de buluyoruz. Manves şirketi, devletle organik bir bağ içerisinde palazlanan, bir taşra kentinin tüm dokusuna nüfuz ederek, her şeyi pazar için bir şey haline getiren, hukuk tanımaz bir tekeldir. Biz kendimizi çiçekler içinde bir şehrin yok edilişine, Erice’nin Manves City’e dönüşümüne odaklamış, diz döverken, Latife Tekin, çağın içine işleyen para hırsını göstermek, bu dönüşümün küresel izlerinden haberdar etmek için diğer romanı Sürüklenme ile kolumuzdan tutarak kent kent dolandırıyor bizi. Böylece hem isimsiz bir kahramanın ardı sıra dolaşıyor, Manves’in bir dünya düzeninin aynası olduğunu görüyoruz, hem de yalnız bireylerin ayakta kalma mücadelelerine tanıklık ediyoruz.

KAÇIŞLARIMIZA DAİR BİR TANIKLIK

Bazı sırlarımızı bizimle paylaşan bu tanıklıkta insana dair kaba yargılarımızla da cebelleşiyor yazar. Örneğin, bir sürüklenme anında otobüs yolculuğunda tanıştığımız Karaca karakterinin, kahramanımızın birlikte çalışma çağrısına kaçarak cevap vermesini tam anlamlandıramıyoruz. Tekin, Karaca’dan öğrenmemize izin vermiyor. Çünkü biliyor ki yazar, sorsak anlatamaz neden kaçtığını. Hem sormak da kötülüktür böylesinde. Onu bir bilinç olarak kavramak, duygu dünyasını anlamakla ilgili bir incelik yazarın bize öğrettiği. Seçeneklerin, karşılaşabileceklerimizin sınırsızlığını bilmekle ilgili bu biraz. Yeniden dokunmak, dokumak, değiştirmek için fırsat kollamak. Sadece değiştirilen hakkında şeyler değil bunlar romanlarımızda, değiştireni iyileştiren, tamamlayan süreçler olarak inşa ediliyorlar. Pek alışkın değiliz elbette, insanı böyle karmaşık kavramaya. İnsanı yedi karaktere ayırıp öyle davrananlar lider, böyle davrananlar köledir diyen, kişisel gelişim kitaplarının ulaşamadığı bir derinliktir bu. Bilinci hafife almamaktır bir yanıyla.

Basit bir eşitlik görüşüne dayanan bir denklem kurmamıza böylece izin vermiyor yazar. Kendimizce oluşturduğumuz insani olanı kavrama biçimimizi, değerlerimizi biraz sarsarak, her zaman düşüncelerinin arkasından gitmeyen, gidemeyen, yapmak istediklerini her zaman yapamayan insanların varlığının açtığı bir parantez bu kaçışlar. “Benim de aklım basmamıştı önceleri, dersimi aldım sonra, ağırlığını kaybeden insan nerede boşluk açılsa oraya savrulup gider.Sürüklenme boyunca en ilkel olanla, en gelişkin olanı aynı bilinçte olanak olarak tutma kabiliyetine bir mitin, bir sesin, bir korkunun arkasından gitmemize, tetikleyicilerimizin dağınıklığına, toplumun doğasına dair bazı hatırlatmalar yapıyor bu parantezde.

BİR AYRAÇ OLARAK KARŞI ÇIKMA BİÇİMİMİZ

Kendisi için açılmış bir boşluğa sürüklenen kahramanımız, birlikte çalışmakta isteksiz olduğu sivil toplum kuruluşu görünümündeki “Takviyeciler” örgütünün, kendisine verdiği görevleri yaparken, örgütün toplum ve doğa yararına bir örgüt olup olmadığını, bize de onunla birlikte sorgulama fırsatı veriyor. İdeallerle, maddi çıkarların iç içe geçtiği bir fonda, kolektif bir kurtuluşun yerini bireysel kurtuluş çabalarına bıraktığı bir mücadele içine sürüklenen Takviye; ne mücadelenin ortaya çıkardığı tek biçim olarak okuyucuya sunuluyor, ne de mücadele edenlerin bütününü kapsadığı görüntüsü veriliyor. Aksine mücadelenin bir tarafında Takviyecileri görüyorsak diğer tarafında ise çalışma koşullarını değiştirmek için direnen, grev örgütleyen, birleşmeye çalışan işçileri buluyoruz.

Yine de Sürüklenme kadın kahramanımızın, tek tek insanların hayatlarına bir iyilik katma çabasını, bireysel mücadele yollarını bütünüyle anlamsızlaştırmıyor ama Erice şehrinin Manves City denilen bir tekelce yıkıma uğratılması söz konusu olduğunda, daha geniş bir toplumsal muhalefete, genişletilmiş bir iyiye olan ihtiyacı da gözler önüne sermekten geri durmuyor.

GÜCÜ TÜKENENİ BANTTAN SÜPÜREN DÜZEN

Erice şehri iki romanın kesişim noktasıdır. Kadın kahramanımıza örgütün verdiği son görevdir Erice’ye gitmek. Diğer taraftan diğer romanımızın kahramanı Nergis, Erice’de Manves şirketinin taşını toprağını satın aldığı, madenler kurduğu, fabrikalar açtığı bir dönüşüm dönemini anlatıyor bize. Sanayi siteleri içinde açılan okullar, fabrikalarda kurulan Kaizen sistemi, esnek çalışma, artan mesailer, tutulan tutanaklar, kaldırılan izinler, bir kadın olarak çalışmanın getirdiği zorluklar, baskılar, tacizler… İşçilerin hayatına biraz uzak olan herkeste “ya bu kadar da değildir” dedirtecek ama bugün işçilerin hayatta kalma mücadelesinin en gerçek yanını oluşturan şeyler…

Ne Nergis’in ne bir başkasının bir an durmaya, nefeslenmeye vakti var. Bir karar verilecekse çalışılırken, bant akarken verilmeli, belki biraz da bundan bu sürüklenme. Çünkü “Gücü tükenecek olsa banttan süpürülen bozuk mallar gibi ayıklanacaktı, hatalı ürün deposundan Erice pazarına indirilen ucuz mala dönmekten kim korkmaz ki, aylarca yüreği ağzında gidip gelmişti işe.

Evin kirasını, çocuğunun okul taksitini ödeyememe riski, işten atılma korkusu, güvencesiz çalışma! Hem direnme gücümüzü, hem de siyasi tercihlerimizi, çoğu kez bant üstündeki bu sürüklenmemiz belirlemiyor mu?

Bu soru sürüklenmenin sadece hislere dayandığı yanılgısına karşı, bilincin ve duyguların maddi bir gerçekliği zemin olarak kullandıklarını ve ancak belirli bir gerçeklik üzerine inşa edebileceklerine ilişkin dopdolu bir yanıt içerir. Dolayısıyla biz, işçilerin davranışlarının arkasındaki gerçekliği kavramaya yakınlaşırız bir adım daha.

İNSANIN SADECE DEĞİŞMEDİĞİ, DEĞİŞTİRDİĞİ DE BİR HİKÂYE BU

Manves City’de bu gerçekliğin bir yanını, Kaizen sisteminin getirisi olan, işçilerin taleplerini öğrenmek için koydukları dilek ve şikâyet kutularından çıkan işçi mektupları, diğer yanını Manvesçiler; sermaye birikimi için toprağı, doğayı ve toplumu dinamitleyen, işçi hareketinin yarattığı birikimi yok etmek için, işçi önderlerini işten attıran, sahte gerekçeler, kurmaca tanıklıklarla tutuklattıran, para sahipleriyle devlet sahiplerinin iç içe geçtiği bir çete oluşturuyor. Bu çete faaliyetinin insan kaçıran, tetikçilik yapan 3. sayfa haberlerindeki çetelerden temel ayrışması, bu vb gibi işlevlerinin yanında milyonlarca işçinin emeğinin sömürüsünü yasalaştırması, ÇED raporlarını yırtıp yenisi yazması, kimin çete olup olmadığına kendisi karar verecek bir kapitalist devlet erkinin yansıması olmasıdır.

  1. Havalimanı işçilerini cezaevine tıkan bu yansıma, epeyce tanıktır. Sürüklenmek yine de, çoğumuz için en azından şimdilik kendini sürdürebilmenin bir yoludur. Bu kendini sürdürme anlaşılamazsa, binlerce işçinin bu kötü koşullara rağmen neden hâlâ çalıştığı anlaşılamaz. Ama yine bu sürüklenme tamamen bilinçsiz, edilgen bir hal olarak görülmemelidir. İşçinin değiştirmek için fırsat kolladığı, kendi deneyiminden öğrendiği, tutunacağı sağlam bir dal aradığı, güç toplamaya çalıştığı etkin bir süreçtir. Yani sanıldığı gibi işçinin bütün bilinci körelmiş, yalana dayalı söylem zihnin tüm fikri mülkiyetini ele geçirmiş durumda değildir. Bu yüzden romanda çatışma sadece bir fabrika önündeki direnişle sınırlı değildir. Yoksulluğun, eşitsizliğin yol açtığı yıkımın; hayatın her alanında yarattığı tahribatın, yine aynı eşitsizlik ve yoksulluktan beslenen dayanışma ve paylaşma ruhuyla çatışması da hem ayrı ayrı insan grupları hem de aynı insanda iki bilinç durumu olarak karşı karşıyadır. Bu yüzden direniş; bir fabrikada direnişe geçmenin ötesinde yaşamın her alanında, insanlığın tüm ilerici değerlerini savunmak olarak kavrayanlarla, Misal gibi kaybedecek hiçbir şeyi olmadığı için kör bir kuyuya dönüşenler arasında da sürmektedir.

TARİHİN TEZGÂHINDA GELECEĞİN KUMAŞINI DOKUYANLAR

Tam da bugün, otobüste yer vermediği için bir diğerini döven, iş bulamadığında intihara sürüklenen bu travma durumu; kapitalist üretim ilişkilerinin toplumsal çıkışını bulamamış iltihabının izlerini taşıyor. Bu kontrolsüz stres birikimi, sadece Misal gibi boşlukta olanları değil, haklının yanında olmak isteyenleri de, eğer yeterli deneyim ve bilgiye sahip değillerse, aynı arkaik değerlerin koruyucusu ve yaratıcısı durumuna sürüklüyor.

İktidarı tekelinde bulunduranlar, saldırılarındaki rahatlığı, yeterli bilinci biriktirmemize, çelişkinin bu açıdan kitlelerin bilincinde henüz tekellerin hâkimiyetini sarsacak kadar derinleşmemesine, apaçık bir hale gelmemesine borçludurlar.

İşçilerin yaşamını birçok yönüyle görebildiğimiz Manves City’de, “grev yasaklamalarıyla” övünmekten, kimin temsilcisi olduğunu söylemekten çekinmeyenlerin, saldırganlığının ve pervasızlıklarının izlerini de bulabiliyoruz.

Kitapları ister Sürüklenme’den, Manves City’e doğru okuyun, isterseniz tersini yapın her iki durumda da, zorunluluğu değiştirme olanaklarının arttığını, tüm toplumsal hayatın derinden sarsıldığını, çelişkinin derinleştiğini göreceğiz.

İşte tam burada yazar hepimize, bireysel öfkelerimizi, sınıf kinine dönüştürme, birlikte hareket etmek için düşünme fırsatını veriyor. Erciş’te, Ersel, kızı Eda’yı bulmak için, bir diğeri –Nevres-kenti yağmalayanlardan hesap sormak için, bir patronun peşine düşmek zorunda kalır. Bir hakikat arama çabası olarak bu sürüklenmenin sonunu, daha heyecanlı bir okuma için sizden saklayacağım ama yazarın kaleme aldığı bu tanıklığın, şair Gülsüm Cengiz’in yazdığı gibi “tarihin tezgâhında geleceğin kumaşını dokuyan” işçilerinkinden farksız olduğunu belirtmeliyim.