‘ERLERİ YENDİM KIZ BAŞIMA SENDE YIKILMAM’
‘ERLERİ YENDİM KIZ BAŞIMA SENDE YIKILMAM’

‘ERLERİ YENDİM KIZ BAŞIMA SENDE YIKILMAM’

CEREN SÖZERİ

Maid, Netflix’in 2021 yılı en iddialı dizilerinden biri. İki yaşında bir kız çocuğu ile şiddetten kaçan Alex’in hikâyesini, onu kurbanlaştırmadan, duygu sömürüsüne girecek klişelerden mümkün olduğunca kaçınarak anlatmaya çalışıyor. Dizi Stephanie Land’in “Maid: Hard Work, Low Pay, and a Mother’s Will to Survive” [Temizlikçi: Ağır çalışma, düşük ücret ve bir annenin ayakta kalma iradesi] adlı kitabına dayanıyor ve Amerika Birleşik Devletleri’nin sosyal güvenlik sisteminin zaaflarını da önümüze seriyor. Bundan sonrası izlemeyenlerin tadını kaçırabilir, bilmem söylememe gerek var mı?

Şiddetin türleri

Alex’in kaçtığı şiddet pek erkek ve hatta kadın için şiddet olarak görülmüyor. Alex, dahi sosyal hizmetler yetkilisiyle karşı karşıya kaldığında istismara uğradığını kabul etmiyor. Kendini suçluyor “O iyi bir baba, kafamın yanındaki duvarı yumrukladı ve ben hiçbir şey yapmadım.” Ta ki çocuğu elinden alınana ve sığınma evindeki Danielle ona bunu hatırlatana dek: “Yanındaki duvarı yumruklamak duygusal istismardır. Isırmadan önce havlarlar. Sana vurmadan önce duvara vururlar. Bir sonraki sefer suratına vuracaktı bunu biliyorsun.”

Dizinin leitmotif’i şiddet. Bir kamu spotu gibi tüm sezon boyunca türlü şiddet örneklerinin altı çiziliyor. Bölüm sonlarında şiddete uğrayan kadınların başvurabileceği (tabi ABD’de) adresler veriliyor. Ancak eğitimin adresinin kadınlar değil erkekler olduğu çok bariz. Alex, sonuçta şiddete uğramadığını düşünse evden kaçmazdı, onun derdi kimseyi inandıramayacağına dair duyduğu endişe. Duvarı yumruklamak şiddettir, parayı, ev içi emeği paylaşmamak şiddettir, kadını duygusal baskıyla sosyal yaşamından koparmak şiddettir. Flört de mi şiddet? Alex’in kızıyla vapur iskelesinde sabahladığında birden beliriveren eski arkadaş, adeta “Selvi Boylum Al Yazmalım”ın Cemşit’i, Nate de maddi ve manevi desteğini duygusal şiddete çevirmeyi başarıyor.

Esas ‘kahraman’, Sean’ın derdinin ne olduğunu anlamamız zaman alıyor. İlk sebep alkolizm, ama o kadar basit değil, devamında ebeveyn istismarı, yoksulluk, işsizlik gibi başka sebepler sıraya giriyor. Dizi boyunca Sean’ın iyi bir adam ya da ebeveyn olup olmadığı sorgusuyla baş başa bırakılıyoruz. Bu da bizi son dönemin popüler tartışmalarından “erkeklik krizine” götürüyor. Nedir bu adamların derdi?

Erkeklik krizi kavramı 90’ların ortalarında karşımıza çıkıyor. Kapitalizm ve patriarka ilişkisi bu dönemde sekteye uğramaya, rıza üretememeye başlıyor. Feminist hareketin erkek hegemonyasını sarsmasının yanı sıra kapitalist kültürün erkeklere dayattığı “değerlere” erkeklerin de itirazı var, zira erkekler arasında da hiyerarşi üretiyor. Tüketim kültürünün çok çalışan, çok kazanan, fiziken güçlü, yakışıklı, kadınların hayran olduğu, kadınların ondan çocuk yapmak için delirdiği (baskın heteroseksüel) bir erkek idealini karşılamak zor. Serpil Sancar’ın “Erkeklik: İmkânsız İktidar” kitabında belirttiği üzere “Küresel piyasalarda yeni-liberalizmin egemenliği çağında artık alt sınıf erkeklerin hayalinde tam gün bir iş sahibi olmak değil, şiddet, seks ve futboldan oluşan yeni bir erkek dünyası vardır. Artık babalarından öğrenilecek bir şey kalmamıştır; her erkek kendi erkekliğini kendi başına keşfedecek ve yeni baştan tanımlayacaktır…” (s.39). Yoksulluk ve işsizlik arttıkça erkeklik toplumsal bir soruna hatta bir güvenlik krizine dönüşmeye başlıyor.

Flashback’le Sean’ın bisikletiyle keşfe çıkma hayalinin Alex’in hamile kalmasıyla son bulduğunu öğreniyoruz. Sean’ın hayatı elinden alınmış, o artık mızmızlanan bir çocuk. Alex’in bundan sonra hem Maddy’nin hem Sean’ın annesi olması, ikisinin de ihtiyaçlarını karşılaması gerekiyor. Neticede doğurmaya karar veren o. Sean, aradığı desteği Alex’ten bulamasa da, Alex’in şiddete meyilli, Katolik babasından çok geçmeden buluyor.

Erkekler arası dayanışma, gerçek hayatta çoğu kez olduğu gibi çabucak kuruluverirken, Alex ve annesi (Paula) arasında bitmeyen çatışma kısırdöngüye dönüşüyor. Paula, bir hippie, 68’te yükselen cinsel özgürlük ve kimlik siyasetinin timsali bir aktivist, lakin bir o kadar da şiddet mağduru. Kızının uğradığı şiddeti kendi yaşadıklarına kıyasla küçümsüyor. Hollywood burada ikinci dalga feminizm ve yeni sosyal hareketler eleştirisini (Andie MacDowell’ın müthiş oyunculuğuna rağmen) karikatürize bir Paula karakterine yüklüyor.

Alex’in çocuğunun velayetini geçici olarak Sean’a veren hâkim bir kadın. Aynı durumdaki kadınlar işbirliği yaptıklarını kanıtlamak için ebeveyn okuluna yönlendiriyorlar, onlara çocuklarını nasıl beslemeleri gerektiğini öğretense bir erkek. Dizi bunları ironik olarak yüzümüze vuruyor, ama şiddetin bu kadar yaygın olduğu bir toplumda sığınma evi dışında kadınlar arası dayanışma niye kurulmuyor? Bu sorunun cevabını vermiyor.

Sınıfsal çelişkilerin dışlanmasına dair en çarpıcı sahnelerden bir diğerini “Barefood Billy” (Çıplak Ayak Billy) lakaplı bir soyguncunun, annesi öldüğü için, satılığa çıkarılan evini temizlemeye gittiklerinde görüyoruz. Billy’nin annesi tarafından istismar edilmiş bir çocuk olduğunu keşfediyorlar. Alex, kendi babasının annesine şiddetini Billy’nin gizli sığınağında hatırlıyor. Onunla empati kuruyor, böylece şiddet sınıfsal ve ataerkil sıfatlarından sıyrılıyor apolitik, psikolojik bir sapmaya dönüşüyor.

Rekabetçi yoksullar, merhametli zenginler

Kapitalizmin göbeğinde debelenen Alex, sosyal yardım almak için saatlerce kuyrukta beklemesine, günde iki-üç eve temizliğe gitmesine ve bir yandan annesine göz kulak olmaya çalışmasına rağmen isyan etmiyor. Her şeyi kuralına uygun yapmak için debeleniyor, ama talihsizlikler bir türlü peşini bırakmıyor. Kendi derdi yetmiyormuş gibi Sean, Paula, Paula’nın ilişkileri Alex’i sürekli dibe çekiyor. İş bulduğu “Değerli Temizlikçiler”in başındaki Yolanda da, ona en pis işleri kilitleyen iş arkadaşı Kelly de ona asla acımıyor. Anaokulu ücretini geciktirdiği için öğretmen tarafından sürekli azarlanıyor.

Bu korkunç koşullarda ona en işe yarar desteği verenler merhametli zenginler. Yolanda’nın zenginlerin asla arkadaşı olamayacağı uyarılarına ve kimi zaman aşağılanmasına rağmen zengin avukat Regina ile (evdeki şarapları içmesine, kaşmir hırkasını giymesine, sonsuzluk havuzunu kullanmasına rağmen) dayanışma kurması çok daha kolay oluyor. Zenginler ona ucuza ev de kiralıyor, Maddy’i okula da kabul ediyor. Hatta Regina’nın bilgisayarından üniversite başvurusu dahi yapabiliyor. Sean’ın yanına dönerek ikinci kez düştüğü şiddet sarmalından kurtulmasına Regina yardım ediyor. Velayet davasını zengin ve başarılı bir avukat bedava üstleniyor.

Diziye ilham veren Stephanie Land’ın hikâyesinde böyle hayat kurtaran zenginlerin olmadığını belirtmekte fayda var. Dizi yapımcıları Regina’yı zengin bir siyahi olarak kurgulayıp hedef şaşırtıyor. Daha açıklayıcı olması için gerçek hikâyeye göz atmakta fayda var.

Özel olan kamusaldır

Stephanie Land’ın hikâyesi dizideki kadar parlak değil. İki yaşındaki kızı Mia ile şiddet gördüğü evden 2009’da ayrılıyor, o zaman 29 yaşında. İki yılını kızına bakmak için evlere temizliğe giderek geçiriyor. Sonunda 2015’te temizliğe gittiği evlerdeki gözlemlerini “İki yılımı evleri temizleyerek geçirdim. Gördüklerim nedeniyle asla zengin olmak istemiyorum” başlıklı bir yazıya döküyor. Vox editörlerinin ilgisini çekiyor, makaleye 500 dolar vermeyi teklif ediyorlar. Bu onun temizlik yaparak kazandığı paranın çok üzerinde. Yazı çok okunuyor, çok paylaşılıyor lakin gelen tepkiler olumlu değil, aksine nefret dolu. Bir temizlikçi anonim de olsa başkalarının mahremiyetini ifşa etmeye nasıl cüret eder?

Ona temizliğe gittiği evlerde aptal demişler, hamamböceği demişler “Ne fark eder ki paramı verin yeter” diyor. 11 ay sonra yayıncılar kapısını çalmaya başlıyor. Kitabı New York Times’ın en çok satanlar listesine giriyor. Tecrübeli bir yazar değil, ama hikâyenin neden ilgi çektiğini şöyle anlatıyor: “Ben çok makbul, çok hoşa giden bir fakirim, çünkü beyazım. Yazdığım kitabı okuyanların kuzeni ya da komşusu olabilirim… Oysa ev işçilerinin çoğunluğu beyaz olmayan kadınlar… Beyaz olduğum için beni dinliyorlar, ama diğerlerinin sesi duyulmuyor… Sosyal güvenlik sisteminin işlemediğine dair çokça konuştum ama bu ülkede siyahi ya da göçmenseniz bunların tartışılması imkânsız.”

Stephanie Land’in Eylül 2021’de Time dergisindeki yazısının başlığı “I Left Poverty After Writing ‘Maid.’ But Poverty Never Left Me” [Maid’i Yazdıktan Sonra Yoksulluğu Bıraktım. Ama Yoksulluk Beni Hiç Bırakmadı]. Land 2009’daki toksik ilişkisini terk ettikten sonra başka biriyle evleniyor, yeniden çocuk sahibi oluyor, fakat yine şiddet görüyor ve ayrılıyor. Kitap sözleşmesini yaptığı zaman biri 2 diğeri 9 yaşında iki çocuğu var. Saati 9,25 dolara çalışıyor, temizlik şirketi benzin masrafı da dâhil ona 6 dolar ödüyor. Gıda, kreş ve konut yardımı alıyor. Çoğunlukla öğün atladığını, taze ve güzel yiyecekleri çocuklarına sakladığını söylüyor. Devletin verdiği kartla bir gün markette kızına yaban mersini aldığında çevredekilerin bakışlarını şöyle tarif ediyor “Aman Tanrım, yaban mersini almış! Bunlar 5 dolar. Neden sadece üzüm almadın?”

Land’ın evden ayrılışının, 2008’deki konut kredilerine dayalı finansal krizin hemen ardından olduğunu hatırlamak gerek. “Ev benim kurtarıcımdı. Konut güvenliği, evsiz kaldıktan ve bir düzineden fazla kez taşınmaya zorlandıktan sonra en çok ihtiyacım olan şeydi. Açlık katlanılabilirdi, ama çocuklarımın uyuduğu evi kaybetme korkusu, hiç bitmeyen, akıllara durgunluk veren bir kaygı krizine neden olmaya yetmişti. Açlık sizi değiştirir. Vücudunuz sizi pençelemeye başlarken, mideniz öfkeyle çalkalanırken, yemek üzere oldukları süslü yemeğin fotoğrafını paylaşanlar artık arkadaşınız değildir…”

Yazdıklarının ilgi görüp bir kitaba dönüşeceğini hatta bir Netflix dizisine ilham olacağını hiç düşünmemiş. Şimdi görece daha rahat, iki kızıyla mütevazı bir hayat sürüyor, fakat popülerlik başka soruları beraberinde getirmiş. “Sanki yoksulluk bir tercihmiş gibi, insanlar yoksulluğun sabah kalkınca verilen bir karar olduğunu sanıyorlar” diyor. Dahası “Neden kürtaj olmadınız?”, “Yaşadığınızın şiddet olduğunu düşünüyor musunuz?”, “Çocuklarınız nasıl etkilendi?”, “Neden bir kez daha çocuk yaptınız?” gibi sorulara da muhatap olmaya devam ediyor.

Stephanie ile Alex’in hikâyesi pek çok yerde ayrılıyor. Stephanie’nin kitabında anlattığı aşağılanma hikâyeleri dizide epey törpülenmiş ve gerçek hayatta elbette zenginler fakirleri kurtarmıyor. Onun yerini dizide annesinin kaderini tekrar etmeyen, yoksulluğu ve şiddeti alt eden Alex’in kahramanlık hikâyesi almış. Dizide annelik çok ön planda, burada Maddy’i oynayan Rylea Nevaeh Whittet’in sevimliliğinin de etkisi var kuşkusuz. Sığınma evindeki dayanışmanın da en önemli ayağı annelik, kadınlar şiddete çocukları için katlanıyor oysa onlar için mücadele etmeliler, anne olmayan şiddet mağdurlarının hikâyeleri arada biraz kaynıyor. Çok doğru şekilde altı çizilen bir başka olgu var, o da istismardan bir kerede kaçılamayabileceği. Alex’e istismarın ne olduğunu anlatan Danielle şiddet gördüğü eve geri dönüyor. Alex buna anlam veremiyor, ama o da sonra dönecek. Sığınma evinin yöneticisi Denise’in ifadesiyle “pek çok kadın yedi denemeden önce ayrılmayı başaramıyor”. Bu kısım, anlamayanlar için şiddet konusunda tekrar dersi niteliğinde, çok çarpıcı, çok yararlı.

İkinci kez kapısını çaldığı sığınma evinden Alex artık daha güçlü çıkıyor. Ancak gücü dayanışmadan değil, çok çalışmasından kaynaklı. İsyan etmedi, icabında bedavaya çalıştı, ama bu ona yeni kapılar açtı. Alex, kızıyla birlikte Montana’ya edebiyat okumaya gidiyor ve birden sosyal sistem, ikisinin de hayatını kurtaracak denli, tıkır tıkır işlemeye başlıyor.

Hollywood için, güçlü, sert, tuttuğunu koparan, iktidarla mücadele eden erkekler artık maliyetli olmaya başladı. Her gün birinin taciz, istismar sabıkası ortaya çıkıyor. Zaviyeyi kurtarmak için kadın kahramanlara, hem de sadece hükümetleri değil, patriyarkayı da bir yere kadar sarsan, ama hâlâ sistemle uyumlu kadın kahramanlara ihtiyaç var. Üçüncü sezonuyla bu senenin iddialı bir başka dizisi Succession’daki “kirli” medya patronu Logan Roy’dan alıntıyla bitireyim: “İnsan doğasını ben yaratmadım ama ne okuyup ne izlediklerini biliyorum. Bu insanların gerçekten istediğiyle ekmeğimi kazanıyorum. Sakın bana insandan bahsetme. Bilmesem bir haftaya beş parasız kalırdım.”

Kaynaklar:

Serpil Sancar, Erkeklik: İmkânsız İktidar, Ailede, Piyasada ve Sokakta Erkekler, Metis Yayınları, 2008

Constance Grady, “The author whose story inspired Netflix’s Maid on why welfare is broken”, 18 Ekim 2021, https://www.vox.com/culture/22727892/stephanie-land-interview-maid-netflix

Stephanie Land, “I Left Poverty After Writing ‘Maid.’ But Poverty Never Left Me”, 30 Eylül 2021, https://time.com/6102655/maid-stephanie-land-poverty/