ESİR TANRILAR

Asur sarayının iç duvarlarını, kralın sınırsız egemenliğini “resimli destan” halinde anlatan kabartmalar süslüyor. Yakılan, yağmalanan köyler, talan edilen tarlalar, meyve bahçeleri, otlaklardan toplanıp getirilen hayvan sürüleri, gözleri önünde kafaları kesilen adamlara ağlayan ve o hengâmede çocuklarını korumaya çalışan kadınlar, develere ya da öküz arabalarına yüklenmiş ganimetler, kafileler halinde esirler, alâyıvalâ ile halkın önünden geçerek kralın ayakları altına götürülüyorlar. Köleleştirilmiş halklar bütün acıları ve çaresizlikleriyle sanki orada sonsuza dek resmigeçit yaparak, yalnızca tasvirleriyle değil, ruhlarıyla da kralın sınırsız egemenliğinin tanıklığına mahkûm edilmişler.

Ve onlarla birlikte tanrıları da geliyor! Şanlarına yakışır biçimde tahtırevanlar üzerine oturtulmuş olarak, esir edilen halkın tanrıları huzura çıkıyorlar…  Esir tanrılar!

Böylece, yeryüzüne ve gökyüzüne egemen olmanın sırları çözülüyor. Şiddeti, ekonomiyi ve ideolojiyi tek elde toplayan, tanrıları mülk edinmeyi de hak etmiştir.

Egemenliğin bu kadar basit unsurlar üzerinde ayakta durduğunu binlerce yıl öncesinden günümüze kadar kurulup yıkılmış her devlet iktidarı öğrenip uyguladı.

Bu üçayak, herhangi bir halkı vergi vermeye, köle gibi çalışmaya, asker olup savaşmaya razı edebilmek için gerekli bütün araçları sağlamaya yetiyor. Hemen herkesin ezbere bildiği gibi bunlardan birincisi, doğrudan doğruya sömürüye dayanan toplumsal üretim ilişkileri ve bunun üzerinde yükselen egemen sınıflardır. Ekonomik hayata hâkim olmak, onun süreçlerini denetlemek ve yönetmek egemenliğin vazgeçilmez işlevi, aynı zamanda dayanağıdır. Ürünün paylaşılması, kimin ne kadar hak alacağı ya da hiç almayacağı devlet eliyle düzenlenir.

İkincisi şiddet ve onun örgütlenmesidir. Silahlı güçler ve hapishaneler başta olmak üzere, bunları tamamlayan kurumlar ve araçlar şiddeti devletin tekeli altına alır.  Silah yalnızca devletin elinde bulunabilir; onun dışındakiler yalnızca özel izinle, devlet münasip görürse silah taşıyabilir. Kimse kimseyi hapsedemez, yasaktır; devlete serbesttir. Dövmek, sürgün etmek, kafa kesmek de öyle…

Üçüncü ve diğerleri kadar önemli dayanak ise ideolojidir. Kral, gücünü tapınılan bir güçten aldığını, onlarla konuşarak karar verdiğini, kendi kararlarının tanrının kararları olduğunu ileri sürer. Dolayısıyla, krala itaat, tanrıya, tanrılara itaatle aynıdır. Öyleyse itiraz etmek, boyun eğmemek, krala isyan etmek de tanrılara karşı işlenmiş suçlardır!

Aslan Avlamak

Asur sarayının duvar kabartmaları arasında önemli bir yer tutan aslan avı sahneleri, elbette yalnızca kralın zevklerinden birini anlatmıyor. Savaşa gider gibi hazırlanmış seçkin askerler eşliğinde, çift atlı savaş arabasına binmiş olarak kral aslan avına çıkıyor. Bir kabartma yüceler yücesi kralı, tek eliyle aslanı boğarken gösteriyor. Oklarla, mızraklarla öldürülmüş aslanlar, tıpkı esir halk ve onların tanrıları gibi, halkın gözüne sokula sokula saraya taşınıyorlar. Belki “aslan kebabı” diye bir yemek vardı sarayın mutfağında ama sırf yemek amacıyla götürülmüyor saraya. Bu da kuşkusuz iktidar bağlamında bir güç gösterisidir. “Hayvanlar âleminin kralı” olan aslanı avlamak, bir başka ülkenin kralını yenmeye eşdeğer olmalıydı!

Tanrılar ve aslanlar, kralın azametine, kudret ve kuvvetine, yeryüzünde ve gökyüzünde sınırsız egemenliğine tanıklık etmek için birleşiyorlar! Tanrılar esir edilerek, aslanlar öldürülerek halka aynı şeyi söylüyorlar: İtaat et!

Tanrıların Kardeşliği

İnsan, animizm çağlarından başlayarak, her varlıkta etki gücüne sahip bir ruh bulunduğuna inanmıştı. Zamanla sınıflandırmayı öğrendi. Tanrıları işlevlerine göre birleştirdi. Rüzgâra, şimşeğe, yağmura ayrı ayrı kimlik vermektense hepsini birleştirip bir fırtına tanrısı yarattı… Yine de pek çok tanrı vardı. Krallar, halkın yarattığı her tanrıyı kendi tanrıları olarak, tam bir iman ve sonsuz faydacılıkla benimsediler. Örneğin Hitit krallığı, Anadolu’nun en eski tanrı ve tanrıçalarını, “resmi tanrılar ve tanrıçalar” olarak onaylamış, farklı halk topluluklarının inançlarını da ortak inanç torbasına doldurmuştu.  Böylece o dönem Anadolu halkı, “Bin Tanrılı Halk” olarak tarihe geçti.  İnançları birleştirerek tekel altına almak, yönetim politikaları bakımından, egemen sınıfların en büyük buluşlarından sayılmalıdır. Ne var ki, birleştirilmiş tanrıların kendi aralarındaki ilişkiler, tıpkı insanlar arasındaki ilişkiler gibi karmaşıktı ve oldukça yakışıksız biçimler alabiliyordu. Birbirlerine düşmanlıkları, üçkâğıtçılıkları, çapkınlıkları, hırsızlıkları mitoloji literatürünü zenginleştiriyordu; ama yönetenlerin ilgilendiği tek yön, hepsinin kendilerini desteklemesiydi. Değil mi ki iktidarlarının dayanağı kılınmışlardı, kral da onları onurlandırmakta kusur etmezdi. Bir uçtan ötekine, bütün ülkeyi tapınaklarla doldurdular, kayalara resimlerini oydurdular, her yerde onların yanına kendi adlarını ve tasvirlerini de koydular. Tanrılara tapan halk, ona da tapmış oldu. Tanrıları tümüyle kendinin kılmak, hükmedilen halkın inancını tekel altına almak demekti.

Tanrılarına El Konulan İnsanlar, El Koyanın Kulu Olurlar

Tek elde toplanmış yetkilerle ülke yönetmenin elbette çok karmaşık pek çok siyasal unsuru vardır. Siyasal güç sahibi olmak, yalnızca siyaset içinde kalınarak gerçekleşemez. Siyasal egemenlik, toplumsal, ekonomik, kültürel pek çok unsuru kapsayan çok boyutlu bir bağıntılar bütününe hâkim olmayı gerektirir. Parçalardan biri olan kültürel egemenlik, büyük ölçüde ideolojik unsurlardan oluşur. Böyle kapsamlı bir hâkimiyet için, din, aile, vatan kavramları başta olmak üzere, yönetilenleri ortak kaygılar ve duyarlıklar ekseninde birleştirebilecek ve toplumsal yaşamın hareket halindeki bütün unsurlarını ve ilişkilerini etkileyebilecek kavramların ve mümkün olduğu kadarıyla bunların karşılık düştüğü nesnelliklerin tekel altında tutulması gerekir.

Ve asıl önemlisi, bütün bu kavramlar ve ilişkiler, zincirleme olarak, etrafında şekillendikleri eksenin hareketi gereği, hiyerarşinin en üstündeki güce bağlanırlar. Bu ilk akla gelebileceği gibi Tanrı’dır. Oysa politikanın biçimlendirdiği ve koşullandırdığı bütün açısından bakılınca, Tanrı’dan önce, politik şef gelir. Ondan sonra ise zaten bu dünyanın işleri bitmiştir!

Tanrıların teke indirilmesi, politik gücün tekel altına alınmasının aracı olarak işlev kazanmıştır. Bir tanrıdan umudunu kesenin başka bir tanrıya başvurması şansı da ortadan kalkmış, onların yerini üfürükçüler, muskacılar, tarikat şeyhleri almıştır. Nihayetinde, onların bağlantılarının da son düğüm noktası yine dünyevi büyük şef olunca, biraz dolambaçlı da olsa, döngü yine eskisi gibi tamamlanır.

“Kula kulluk” denilen şey, yönetici politika tarafından tanrıların esir edilmesiyle sağlanmış olan bir bağımlılıktır. Kurtuluşun yolu, ezenlerle ezilenler arasındaki ekonomik, siyasal ve kültürel zincirlerin tümünün kırılmasından geçmektedir. O zaman tanrılar da, esir edilmeyecekleri, kana, zulme, sömürüye, ahlaksızlığa, yalana bulaştırılmayacakları bir yere huzur içinde çekilebilirler.

PAYLAŞ