EYLEM ATA GÜLEÇ: KADINLARIN GERÇEK HAYATTA OLDUĞU GİBİ ÖYKÜLERDE DE ENGELLENMELERİNE ÖFKE DUYUYORUM.

SÖYLEŞİ: ÇAĞLA ÇİNİLİ[1]

Ülkemizin tüm kıyı şeridinin kül olduğu, oldukça kötü bir haftayı geride bıraktık. Bir çoğumuzda ikinci senesini tamamlamaya doğru giden pandeminin, ekolojik felaketlerin, siyasal, ekonomik ve toplumsal krizlerin yorgunluğu var. Tüm bunları bir kenarda tutup etkinlikler planlamak ve bu etkinliklere katılmak zor. Yine de birbirimizden güç almak, yalnız olmadığımızı hatırlamak için imkanlar el verdiği müddetçe bir araya gelmemizi önemli buluyorum. Çünkü geleceğe yalnızca yıkım ve felaket bırakmamamız gerekiyor. Yaşadıklarımızı doğru anlamlandırmak bu noktada oldukça önemli. Kıyı şeridinde yaşanan yıkımın, kısa vadede ekonomik, sosyal ve ekolojik tahribat üzerinden somut olarak kendini göstereceğini biliyoruz. Orta vadede bölge halkının travmalarını sağaltmaya çalışmasını gözlemleyeceğiz. Uzak vadede ise yangınların kolektif bilinçdışına olan etkilerini şu anda hayatta olmayan gelecek nesiller üzerinde göreceğiz. Gelecek jenerasyon belki ekolojik duyarlılığı daha kuvvetli bireylerden oluşacak. Belki de ellerindeki maddi ve manevi tüm değerlerin bir yangınla kaybolacağının bilgisine sahip olan, bunun için de güven eksikliği yaşayan, yokluk bilinci yüksek ve kolayca tetiklenen anksiyete sahibi bireyler yetişecek. Esasında toplumsal olayların yahut felaketlerin asıl etkilerini uzak vadede ortaya çıkan sonuçlardan tespit edebileceğimizi düşünüyorum. Eylem Ata Güleç’in yeni kitabı Uzak Değil, tam da bu pencerede Güneydoğu’da yaşananların yakın, orta ve uzak vadedeki sonuçlarına sırasıyla eğilmemize olanak veriyor. Doğal afetler gibi siyasal ve sosyolojik krizlerin yalnızca yaşamakta olan insanlara zarar vermediğini, gelecek nesilleri de olumsuz etkilediğini biliyoruz. Uzak Değil’de yer alan öyküler bize bu minvalde bir inceleme yapma fırsatı veriyor.

Boşlukta Büyüyen 2016 yılında Nota Bene Yayınları’ndan çıktı. Uzak Değil ise 2021 yılında YKY’den. İki kitap arasında uzun bir süre ve derin bir söyleyiş farkı var. Boşlukta Büyüyen’in söylenecek son cümleyi sezdiren lakin söylemekten geri duran bir hali varken Uzak Değil’de söylenecek son sözün en başta ve yüksek sesle yer bulduğu bir üslup söz konusu. Aradaki beş yılda neler yaşandı?

Bu beş yılda hem kişisel hem toplumsal yaşantıda çok şey oldu. Çatışmanın şehrin ortasında yaşandığı günler geçirdik. Çocuklarımı bindirdiğim okul servisinden akşam inip inmeyeceklerinden endişe duyduğum günlerdi. Çünkü servisin geçtiği Silvan yolunda sürekli mayın patlıyordu. Demem o ki ‘olaylar’ kent halkının günlük yaşamını direk etkiler olmuştu. Bir caddeden beş dakika sonra ya da önce geçmeniz hayatta kalıp kalmayacağınızı belirleyebilirdi.

Ayrıca bu zamanda edebi açıdan dil ve anlatım tercihlerim açısından da farklılıklar oldu. Öykülerim satır aralarıyla da okunabilsin istedim. Yan yana dizili kelimelerin anlattığından daha fazlasını söylesin. Sezdirsin. Çağrışım yapsın. Bunun anlatmayı istediğim konularla ilgisi vardı elbet. Ağır şeyler yazdığımın farkındaydım ve uslüp iyi oturtulamazsa ortaya çıkacak ürün angaje, sloganik olabilirdi. Edebiyatın dışına düşebilirdi. El yordamıyla öykülerin içinden bir yan damar geçirmeyi denedim. Bu damar öykü baştan aşağı akarken imge yüklü tortuları taşıyacaktı. Ve bu okuma isteğini sürdürmeyi sağlayan merak unsurunu da yaratacaktı.

Kitabında distopik bir evrenle açılan toplumsal krizlerden, krizlerin önce sosyal hayata sonra da bireysel bilinçdışına akan yönelimini takip ediyoruz adeta haritada bir noktayı büyütür gibi. Öyküleri seçer ve sıralarken hangi noktayı ön plana çıkardın?

Dosya haline getirirken öykülerin toplamına dışarıdan bakmak biraz zordur. “İncirin İnancı” dosyadaki en eski öykü olduğu için ilk sırada olmasını istemiştim. Uğurlama dosya için yazdığım son öyküydü ve kapanışı onunla yaptım. Diğer öykülerde acılı ama “yine de devam diyen” kadınlar öne, hayatın zorladığı çocuklar ortaya ve puslu erkekler arkaya dizildiler.

Feminist okumalara oldukça açık öykülerin var. Özellikle “Viyan” ve “Fent” öykülerinde psikolojik şiddetin “yok sayma ve görünmez kılma” yönünü inceleyerek sıkça rastlanılmayan bir yönünü ön plana çıkarmışsın. Bu kapsamda Uzak Değil kadınlarının mücadele alanı nedir?

Kadınların gerçek hayatta olduğu gibi öykülerde de engellenmelerine öfke duyuyorum. Kadın karakterlerimi yazarken toplumsal cinsiyet rollerini yeniden üretmemek temel tutumumdur. Aynı zaman da kadını kadının kurduymuş gibi ortaya koymamaya özen gösteririm. İki kadın arasındaki gerilimi yazarken bu söylediğim noktaları dışarıda bırakan bir yerde tutmaya çalışırım öyküyü. “Viyan” öyküm diğer öykülerden farklı olarak daha çok kurgu yaparak yazdığım bir öykü. Dikkatli olmayı gerektiriyordu çünkü iki tabloyu karşılıklı koyuyor ve onların arasındaki durumlar üzerinden aktarıyorum meseleyi. Öykünün sonunda kadınların aslında tablo olduğunu anladığında okur için öykünün iç gerçekliği bozulmamalıydı. Buna epey çalıştım doğrusu.

“Fent” öykümün ise şöyle ayrı bir yeri var. Yazım aşamasında olan bir öyküm sürerken bir erkek askerin bölgedeki bir Kürt kızına tecavüzüyle başlayan bir gündem oluştu. Bu konuda tepkiler oldu. Konuyu odağında uzaklaştıran ve Kürtlüğe hapseden kimi yazılar da yazıldı. Olan bitene karşı bir yazı yazdım ben de. Yayımlamadan önce arkadaşlarımdan bunu bir gazete yazısıyla vermek yerine edebiyatla yapabileceğim tavsiyesi geldi. Tam da elimde bir öykü varken oturup meseleyi elimdeki öyküye işlemeye çalıştım.

Öykü isimlerinin güçlü imgelere sahip olduğunu düşünüyorum. Şiirsel bir akışın tutturulduğu ilk üç öykünde özellikle öykü isimlerinin en az öyküler kadar kuvvetli olduğunu düşünüyorum. İsimleri yakalarken nereden yola çıkıyorsun?

Öykülere isim vermeyi çok seviyorum. İşin bu kısmını sona bırakırım çünkü öyküye isim vermek epey bir mesai istiyor. Hem de öykünün en en içinin ben de formüle edilişi zaman gerektiriyor. Hep söylenegeldiği üzere öykünün ilk cümlesiyle değil öykünün adıyla başlıyor öykü benim için. Hikâyenin odağını imleyen, çağrışımı yüksek bir veya iki kelimeyi yan yana getirmek istiyorum. Öykü yazılıp bittikten epey sonra gelip buluyor o istediğim sözcükler beni. Sanki ruhunu içinden çekip ta en başa çıkarmak gibi. Bazen biten öyküye olası isimleri not ederim. Sonra eleyerek gider ve birinde karar kılarım. Bazen de aniden not aldıklarımın tamamen dışında bir sözcük gelir ve kendini en başa koyar. O zaman şunu anlarım bu öyküye başka bir ad koyamam.

“İncirin İnancı” öyküsündeki kahraman Zübeyde ile birlikte Persephone mitinin izlerini sürdüm. İncir ise Persephone ile özdeşleşen meyvelerden biri. Senin için incirin özel bir anlamı var mı? Öykünün ismi neden “İncirin İnancı”?

İncirin benim için özel bir yeri var. Babaannem incir ağacına kutsallık atfederdi. Çeşit çeşit meyve ağacının bulunduğu bahçemizde incir ağacı evliya muamelesi görürdü. Evimizin önünden geçen nice insanı avluya alan ve incir ağacının altına oturtan bir kadındı babaannem. Hızır Alehisselam geldi diyerek bir kahvaltı tepsisi hazırlatır konuğunu yedirip içirip uğurlardı.

Diyarbakır karpuzuyla bilinir ama dut ve incir de şehirde epey bol yetişen meyvelerdir. İncirin İnancı öyküsündeki karakter gençliğinden orta yaşa kadar incir gibi yavaş yavaş olgunlaşır. Öykünün anlattığı toplumsal zorlanmalar, çatışmalı ortam bir bakıma onun olgunlaşma sürecine denk düşer. Baştan itibaren kurduğu aile düşü de olgunlukla yeni bir aile anlayışına evrilir. Zübeyde’yle evli olmadan da Bengi ortak çocukları olmadan da ailedirler artık.

Çocuk psikolojisinin birinci tekil kişi ile verildiği öykülerin de var kitapta. Genellikle pedagoji ve çocuk kitaplarında rastladığım bu durum Füruzan ve Tomris Uyar öykülerinde hafızamda yer etti. Seni de bu listeye ekleyebileceğimi gördüm Uzak Değil ile. Üç çocuk annesi, bir zamanlar çocuk olmuş ve öğretmen bir kadın olarak çocuk dünyasına girerken yararlandığın, beslendiğin kaynaklar neler?

Bu konuda pedagojik okumalarım var ya da bu karakterleri yazmak için yazar okuması yaptım diyemem. Çocuk yetiştirmede tutumlarımı biçimlendiren bir pedağojik yaklaşımım var elbette. Metinlere de yansımış olabilir. Ama sanırım kendi çocukluğuma sık yolculuk etmekten, öğrencileri iyi gözlemekten ve kendi çocuklarımdan öğrendiklerimin etkileri daha fazla. Anlattığım konular dolayısıyla çocuk karakter yazmak o ruhu yakalayabilmeyi gerektiriyor. Zihinsel bir özdeşim, onun gibi düşünebilmek, tepkilerin ya da tepkisizliğin yaşına uygun olması gibi. Burada da dil çok önemli. İyi oturtulamazsa çocuklar üzerinden duygu sömürüsü yapmaya dönüşebilir ve bu benim edebiyat adına en korktuğum şeylerden biri.

Ufukta yeni çalışmalar var mı?

Doğrusu yeni bir şeyler yazma cesaretim yok. Yazdıklarımın iyi olmaması kaygısını eskisinden daha çok hissediyorum. Ve ayrıca sanki yazmam gerekenleri yazdım ve bitti. Şu an böyle hissediyorum. Uzak Değil’in öykülerinden önce başladığım bir iş var. Bilgisayarda öylece duruyor. Ona dönebilirim belki. Ama bu da pandeminin seyrine dolayısıyla okulların açılmasına bağlı. Çocuklar evdeyken geri çekilecek, kafamı toplayacak ortamı bulamıyorum. Bu vesile ile anne ve öğretmen meslektaşlarımı tebrik etmek istiyorum. Ne yaşadığımızı biz biliyoruz!

[1] Eylem Ata Güleç ile Çağla Çinili arasında gerçekleşen bu söyleşi, 7 Ağustos Cumartesi günü Emin Türk Eliçin Kültür ve Sanat Vakfı’nda (ETEV) yapılan söyleşinin bant kaydından çözülerek kısaltılmıştır.