EZGİ ÖRNEK: KENTİNİN VE KENDİNİN PEŞİNDE

“Bir masada Adnan Özyalçıner

Yenikapı’nın tarihini yazmakta

Şair, nasıl unutursun o günleri?”

Refik Durbaş, İstanbul Hatırası

Panayır’dan  Torik Akını’na öykülerinde İstanbul’la yaşayan ve onunla yaşlanan, sokaktan yana tavrıyla meselesi olan bir yazardır Adnan Özyalçıner. Yer yer gerçeküstücülüğün kendini gösterdiği, kentteki bireyin hayatta kalma çabasını inatla ve umutla sürdürdüğü öyküleriyle ‘kent yazarı’, ‘kentli yazar’ portresi oluşturur. 1950 yılından evvel yazılan metinlerde genellikle mekânın ruhundan uzak, seyirlik kent tasvirleri ağır basarken daha sonra yazılan metinlerde yapıcılar ve yıkıcılar arasında kalan kente mücadeleci bir ruh adanmıştır.  Adnan Özyalçıner’in içine doğduğu, kaleme sarıldığı 1950 Kuşağı ise meseleleri, kurgulama biçimleri ve çatışmalarıyla zaten ‘kabul görülen’e karşı tavır almış, aykırı davranarak kendi gerçeğini yaratmıştır. Dolayısıyla Adnan Özyalçıner’in ve Demir Özlü’nün metinleriyle kent, yeni bir kimlik kazanmış olur. Her iki yazarın kullandığı başlıklarla dahi metinlerini kent izleği bağlamında okumak mümkündür. Özyalçıner’in  “bir öykü” diye nitelediği İstanbul, 50’li yıllardan bugüne âşıklar şehri değil, geçirdiği değişimlerle elbette ki politik bir şehirdir. Fotoğraf gerçekçiliğini bir yana bırakan yazar, izini sürdüğü tarihiyle İstanbul’un öyküsünü baştan yazar.

İstanbul’u anlatmaya çocukluğunun da geçtiği Haliç civarındaki işçi mahallelerinden başlar. Panayır (1960), ilk öykü kitabı olmasına karşın yarım asırı aşan okunurluğunu, yaşanan gerçekliğin özgün biçimde anlatımına borçludur kuşkusuz. Kenar Mahalleden başlığı altında dergilerde kalan ilk öykülerindeki hayat dolu mahalleler, 2000’lerde yazılan öykülerde yerini korkunç yapıların arasında yıkılmayı bekleyen mahallelere bıraksa da kendi gerçekliğiyle hikâyeleştirdiği mesele değişmez. Panayır, Rilke’nin, yaşanacak yer diye gelinen dünyanın, ölünecek yer olduğunu anlatan satırlarıyla başlar. Özyalçıner’in sur dibinde yarım kalan öyküleri de bu sonucu doğurur bir anlamda. Yıllar sonra yazdığı Torik Akını’ndaki öykülerde de sonuç aynıdır. Öykü kişisi önce kendi keşfettiği mahallesini sahiplenir, yavaş yavaş değişimine tanık olur ve icat edilen hızlı kentleşmeye karşı o da savunma geliştirir. Kapitalist düzenin beraberinde getirdiği zoraki kentleşme, toplumsal çıkmazlara, bireyin kayboluşuna, en sonunda yaşam ve ölüm sorgusuna neden olacak ki mezarlık sık sık öykü kişisinin yolunun düştüğü ya da düşündüğü bir mekân olarak belirir. Zaten yazar da Panayır’ın önsözünde buradaki öykülerle, ölüm ve ölüme karşı koymayı ele aldığını ifade eder. Panayır’daki “Sonuç” üst başlıklı iki öykü, kitabın özeti niteliğindedir. Giriş mahiyetindeki diğer öykülerle, surların öte yanından başlayan, zamanla yok olacak İstanbul’un pek de bilmediğimiz ara sokaklarındaki yaşama odaklanır. Özyalçıner, başkenti diyebileceğimiz İstanbul’u, tanıdığı, el değmemiş hâliyle anlatmayı borç bilmiştir sanki öykülerde. Kentleşmeden önceki İstanbul yaşamına ait birçok değer üzerinde ayrı ayrı durmuş, hem şehrin hem de toplumsal yaşamın mâzisini kurcalamıştır. Kitaba adını veren ilk öykü “Panayır” da bu geçiş döneminin, çadırlar sökülünceye dek süren büyülü zamanın öyküsüdür. Çadırlar, çığırtkanlar, deniz kızları ve palyaçolarla yok edilen panayır kültürü, insanların hayal kurabildikleri renkli sokakları da beraberinde götürür. Her öykü, bir şeylerin eksildiğini, yitirildiğini alıştıra alıştıra verirken son iki öykü, değişimin ve zamanın eziciliğinin sonucunda çevresi tahrip edilerek yaşama arzusu da alınan bireyin çarpıcı öyküsüdür. “Beton Kırlıklar” ve “Cam Bardaklar” öyküleriyle yazar, kentleşmeden önceki ve sonraki İstanbul’un panoramasını, inşa edilen yeni kente yabancı düşen bireyin gözünden çizer. Yıkıcılar, denizi ve kırları kapattığını düşündükleri evleri dinamitler oysa orada yaşayanlar için evler, denizi ve kırları koruyucu bir konuma sahiptir.  Bu yolla şehirde, yaşam yıkıcılar ve yapıcılar olmak üzere oluşan iki taraf, yıkılamayan gecekondularda hâlâ karşı karşıyadır. Bu bağlamda yarım asır evvel yazılan öykülerin hâlâ güncelliğini koruduğunu belirtmek gerekir.Vaktiyle uçurtma uçurulan kırlıklara beton dökülmüş, bitmeyen eski bahçelerin kuruduğu öyküler almıştır yeri. Fabrika düdükleriyle gün doğmadan uyandıkları kentte yapay ışıklarla gece ve gündüz ayrımı kalmamış, süs niyetine bir deniz, kimsesiz konaklar ve deli otlar bırakılmıştır ortada. Yetmemiş kanlı mahzen taşları parlatılarak ziyarete açılmıştır. Yaratılan ihtiyaçlara göre fabrikalar kurulmuş (!) fakat bu uğurda toprak da işleyene küsmüş ve çağın ‘bozulan ekolojik dengesi’nin temelleri atılmıştır. Göğün bile yeniden biçimlendirildiği bu yeni şehirde herkesin seyredebileceği bir ay ve tüm evlere çıkan kusursuz asfalt yollar tasarlanmıştır. Dışarıda bakılacak pek bir şey kalmamışken tam gaz giden araçlar da insanların dalıp gideceği düşlere bile izin vermiyordur. Torik  Akını’nda (2017) yer alan, “Bir gökdelenin tersten görünüşü”, “Kâğıt mendiller”, “Durak”, “Otobüs”,  “Gizli Bahçe” gibi çoğu öyküde kentte yollara düşmüş, kendini yok olan İstanbul’a adamıştır. Panayır’daki öykülerin günümüze uzanmış hâlidir buradaki öyküler. Üniversitelerin özerk olduğu dönemden parkların halka kapatıldığı döneme dek kente, taşları oyularak işkence edilmiş, çocukların uçurtma uçuracakları kırlar kalmayınca metrobüsler için ellerine kâğıt mendiller tutuşturulmuştur. “Kâğıt mendiller” öyküsü de gökyüzü yerine metrobüs duraklarını izleyen bir çocuğun uçurtmanın ve kuşların peşine takılması üzerine metrobüsten kaçışı üzerine kurulur. Fakat çocuğu yere savurarak geçen uçak ne kuş bırakmıştır ne de uçurtma. Yazar öykünün sonuna düştüğü notta “Ya şimdi?”, diye sorar. Şimdi, oturduğumuz gökdeleni yalnız içinden görüyoruz. Yazar, bir sonraki “Gizli Bahçe” öyküsünde çocuğun yerine geçerek göz alıcı yeşil bir bahçenin peşine düşer. Metrobüsten inip Panayır’da uzun uzun anlattığı mahallesindeki bahçedir belki de bu. İstanbul’un değişen yapısıyla toplumsal yapısı da alt üst olmuş fakat bu kargaşa arasında bir gizli bahçe hayalini diri tutmayı başarmıştır Özyalçıner. Son dönem öykülerinin bir özelliği de bu hususta ortaya çıkar; ilk öykülerde mahallesine dair benimsediklerini son öykülerde düşlemek zorunda kalır. Geçmişin, gençliğinin peşinde mahallesine, kendine varmak ister. Demir Özlü, Özyalçıner’in asıl İstanbul ruhunu yakaladığını, yazılmamış birçok meselesiyle ele aldığını söyler. Oysa Beyazıt’ın, Sahaflar Çarşısı’nın, Yenikapı kahvelerinin, Beyoğlu’nun ruhu yıkılan kentle toz duman olup havaya karışmıştır. Yine de dumansız hava sahası için başlatılan bir mücadele vardır. Sultan Selim’den Haliç’i seyreden yazar için özelleştirmeye kurban giden şehirdeki mücadele geçmişe yolculukla anlamlı hâle gelir. Hem kayıp tarihi hem yazılan yeni tarihiyle İstanbul, Özyalçıner’in bitmeyen öyküsüdür.