FATİH AYASOFYA’YA İLK KEZ GİRDİĞİNDE NE GÖRMÜŞTÜ?

MELİSHAN DEVRİM

Bugün Ayasofya’nın içini düşündüğünüzde, gözünüzün önüne gelen ilk imge, apsiste altın yaldızlı zemin üzerinde yer alan Meryem ve çocuk İsa tasviridir. Apsisteki bu mozaik kompozisyon Ayasofya’nın yapımından çok sonra, 9. yüzyılda Bizans’ın “Makedon hanedanlığı” adı verilen periyodunda, İmparator III. Michael ve I. Basil döneminde tamamlanmıştır. Söz konusu tasvir hakkında, 867’de Patrik Photios’un verdiği bir vaazın bulunması, bu tarihte Ayasofya’nın yeniden dekore edilmesinin tamamlandığı, apsis mozaiğinin de bu tarihten kalma olduğu şeklinde yorumlanır.

Ayasofya’daki mozaiklerin çoğunun binanın kendisinden daha yeni olmasının nedeni, 726-843 arasındaki “İkonoklazma” dönemidir. Bizans’ın bu döneminde tüm dini yapılarda olduğu gibi Ayasofya’da da bütün tasvirler yok edilmiş, pek çok binada heykellerin yüzleri ortadan kaldırılmış, çoğu kilisede İsa figürünün yerine sadece haç sembolü yerleştirilmiştir. İkonoklazmanın bitişinin ardından tüm dini yapılar, yeniden tasvirlerle donatılmış ama elbette o zamanlar ‘restorasyon’ diye bir kavram olmadığından, tüm yeni tasvirler yeni dönemin yeni üsluplarıyla yapılmıştır. Ayrıca Ayasofya’da İkonoklast dönemden kalma haç figürlerinin bazıları da günümüze ulaşmıştır.

Zemin katta yan neflerin tavanlarında bulunan tasvirsiz mozaikler 6. yüzyıldandır. Üst kat rampasına çıkan yerde bulunan mozaik figürlerse İkonoklast dönemde madalyonlarla kapatılmıştır.

FOSSATİLERİN BULDUKLARI…

9. yüzyılda, artık standart hale gelen orta alanı kubbeyle örtülü bazilika planında, İsa figürünün merkezi kubbe içinde yer alması ikonografik bir gelenekti. Ayasofya’nın kubbesine İkonaklast dönemden sonra yapılan İsa tasvirinin, 1346’da yok olduğu, çeşitli kaynaklardan teyit edilebilmektedir. Kubbenin çevresindeki pandantiflerde bulunan altı kanatlı melek figürleri (seraphim) kısmen günümüze ulaşmış ancak Bizans sonrası dönemde bu meleklerin yüzleri boyayla kapatılmıştır.

Ayasofya’daki diğer tasvirler 1847-1849’da Sultan Abdülmecit’in görevlendirdiği İsviçreli Fossati kardeşlerin tamirat ve yenileme çalışmaları sırasında bulunmuştur. Duvarlardaki alçı kaplamaları söktüklerinde keşfettikleri mozaiklerin bir kısmını kayıt altına alan Fossatiler, yapının cami olması nedeniyle bu mozaikleri yeniden örtmek zorunda kalırlar. Fossatilerin çizimleri, sonradan yapılan restorasyonlar için müthiş bir referans sağlar. Bu çizimlerde yer alan bazı tasvirler ise günümüze ulaşamamıştır.

Fossatilerin kaydettiği ama günümüze ulaşmayan tasvirler arasında, kuzey ve güney alınlık (tympanum) bölümlerinde bulunan peygamber ve aziz tasvirleri; galeri tonozlarında bulunan İsa’nın hayatından yemek sahnelerini içeren ve bu yüzden ‘festival ikonaları’ adı verilen kompozisyonlar; güvercin formundaki kutsal ruhun göğe yükselişini izleyen 12 Havari ve Meryem kompozisyonundan oluşan Pentecost ve vaftiz sahnesi yer alır. Bir galeri tonozunda ise İsa’nın çocuk yüzlü melekler (cherubim), seraphim ve dörtlü tasvirler (tetramorph) arasında betimlendiği “Pantokrator İsa” kompozisyonu bulunmuştur. Tymphanum’ların nişlerinde yer alan, ayakta duran kilise babaları figürlerinin bir kısmı günümüze ulaşmıştır. Kuzey tymphanum’da görülebilen Aziz John Chrysostom ve Ignatios figürleri 9. yüzyıldan kalmadır.

1. LEO’NUN TÖVBESİ

Ayasofya’da İkonoklast dönem sonrasında uygulanan kompozisyonların aynı süsleme programı çerçevesinde üretildiği, İznik’te bulunan Koimesis (Meryem’in ölümü) Kilisesi’nin 1922’de yıkılmasından önce çekilmiş fotoğraflarından anlaşılmaktadır. İznik Koimesis Kilisesi’nde Ayasofya’da olduğu gibi Meryem ve çocuk İsa tasviri apsiste yer almakta, apsisin iki yanındaki bema kemerinde karşılıklı olarak iki çift melek bulunmaktadır, bunlar da Ayasofya’da olduğu gibi altın yaldızlı zemin üzerine yerleştirilmiş sade figürlerdir. İznik’teki örnekte Meryem ayakta betimlenmişken Ayasofya’da tahta oturmuş pozdadır.

Ayasofya’da Makedon hanedanlığının imparatorlarını betimleyen üç tasvir günümüze ulaşmıştır. 10. yüzyıldan kalma tasvirlerden birinde İmparator VI. Leo olduğu düşünülen bir figür, tövbe eder şekilde İsa’nın ayaklarına kapanmış pozdadır. VI. Leo, ilk üç eşinden hiç çocuğu olmayınca kilise kanunlarına göre yasak olduğu halde, 906’da dördüncü eşiyle evlenmiş ancak rivayete göre 912’de ölüm döşeğindeyken bu yaptığına tövbe etmiştir. 920’de Konsül kararıyla Ayasofya’ya eklenen bu tasvirde, dördüncü evliliğin yasak olduğu, imparatorun diz çökmüş pozda ve intikam meleğiyle birlikte betimlenmesiyle anlatılmıştır. Kompozisyonda Meryem’in bulunması ise Meryem’in bu günah için şefaatçi olacağına gönderme yapmaktadır. VI. Leo öldüğünde, dördüncü evliliğinden dünyaya gelen VII. Constantine henüz çocuk olduğu için yerine geçen Alexander’ın tasviri ise kuzey galerisindeki arkadın arkasında kalan dar bir alanda mozaik olarak yer alır. Alexander 912-913 arasında imparator olduğundan bu mozaiğin bu tarihlerde yapıldığı kabul edilir.

Narteksten güneybatı holüne geçen kapının üzerinde bulunan alınlıkta ise Konstantinopolis’in kurucusu I. Constantine ile I. Justinian,  Meryem ve çocuk İsa’ya şehrin maketini sunarken betimlenmiştir. 10. yüzyılda yapıldığı tahmin edilen bu kompozisyon, Bizans sanatı açısından sıra dışıdır. Mevcut imparator yerine şehrin kurucusu ile Ayasofya’yı yaptıran iki eski imparatoru içeren tasvirde Meryem, Konstantinopolis’in koruyucusu olarak merkezde yer alır.

AYASOFYA’DAKİ ERMENİ MİMAR

İkonoklazma döneminden sonra gelen 9 ve 10’uncu yüzyıllardaki Makedon hanedanları dönemi, sanatın ve mimarinin yeniden canlanması anlamında ‘Makedon Rönesansı’ olarak adlandırılır. Aynı çağlarda, üçüncü yüzyılda kurulan ve 10’uncu ve 11’inci yüzyıllarda Bizans gibi bolluk dönemine kavuşan Ermeni Krallığı ile Bizans arasında da ciddi bir etkileşim söz konusudur. Ermenistan Kralı I. Gagik’in mimarı Trdat, 989’da Konstantinopolis’teki Ayasofya’nın kubbesini tamir etmiştir. Yedinci ve dokuzuncu yüzyıllar arasında Ermeni taş işçilerinin çalışmak için Konstantinopolis’e göç ettikleri bilinmektedir.

1025’te tahta geçen II. Basil’den 1204’te Konstantinopolis’in Latin işgaline uğramasına kadar geçen dönemdeyse Komnenos ailesi hanedandır ve ilk kez bu dönemde Bizans, Türk akınlarıyla mücadele etmek zorunda kalır. 1043’te Rus donanması Konstantinopolis önüne geldiğinde, IX. Constantine Rusları yenmiş ancak barışı kalıcı hale getirmek için Rus imparatorunun kızı Kievli Yaroslav ile evlenmiştir. Bu evliliğin meyvesi ise Kiev’de inşa edilen yeni bir Ayasofya olur. Kuzeydeki sınırlar bu şekilde güvence altına alındığında Rusya ile tekrar problem yaşanmamış ancak Türk boyları Peçenekler, Kumanlar ve Oğuzlar kuzeyden akınlara başlamıştır. Batıda Normanlar Yunanistan ve Arnavutluk bölgesine ilerlerken doğuda Selçuklular Anadolu’ya bu dönemde giriş yapar. Malazgirt Savaşı’nda neredeyse tüm Bizans ordusu yok edilip İmparator IV. Romanos ele geçirilir. 1080’lerde Selçuklular İznik’e kadar ulaşmış durumdadır. 1081’de I. Alexios Komnenos’tan sonra hanedanlık beş jenerasyon boyunca babadan oğula geçer. Venedikli, Cenevizli ve Pisalı tüccarlar bu dönemde Galata’ya yerleşir. 11. ve 12. yüzyıllarda Bizans’ın tek sorunu Selçuklular değildir. Bulgarlar ve Sırpların ayaklanmaları da bastırılır. Bu dönemde Peçenekler ve Normanlar yenilgiye uğratılır. Ancak Patrik Photios ile Katolik kilisesinin lideri Papa Nicholas arasındaki eski anlaşmazlıklar 1054’te yeniden açığa çıkar. Bu sefer Patrik Michael Keroularios ile Papa IX. Leo birbirlerine sert mektuplar yazarlar. Müslümanlar 1077’de Kudüs’ü ele geçirdiğinde, şehri geri almak için ilk Haçlı seferi düzenlenir. Bizans ise destek vermek zorunda kaldığı bu haçlı seferlerinden hiç de memnun değildir. 1097’de Haçlılar İznik’i geri aldıklarında şehri Bizans’a iade ederler ama 1098’de Antakya’yı ve 1099’da Kudüs’ü ele geçirdiklerinde bu şehirlere el koyarlar ve Bizans’ın Haçlılar ile işbirliği böylece son bulur. İkinci, üçüncü ve dördüncü haçlı seferlerinde artık Bizans bir haçlı müttefiki değildir.

ÜÇ BİZANS

Zaten 1204’teki dördüncü haçlı seferi, Konstantionopolis açısından Latin işgali haline gelir. Bizans hanedan ailesi İznik’e sürgüne gönderilir, ailenin bir başka kolu Yunanistan’da Epiros’ta kalır. I. Andronikos Komnenos’un Gürcistan’da büyüyen torunları, Trabzon’da Bizans Krallığı’nı kurarlar. Bu esnada Selçuklular Konya’dadır, Anadolu’ya Moğollar gelmiştir ve üç ayrı merkezde Bizans hanedanları mevcuttur. Trabzon’daki Bizans hanedanlığı kısa süre sonra Konya’daki sultanlığın ve ardından Moğolların hakimiyetine girer. Epiros’taki hanedanlar Bulgarlara direnemez. İznik’tekiler ise Türklerle ticaret yaparak varlıklarını sürdürür. Temmuz 1261’de Venedik donanması Konstantinopolis’ten ayrıldığında, şehir tekrar kolayca Bizans hakimiyetine geçer. Konstantinopolis’te 57 yıl süren Latin hakimiyetinden fazla bir iz yoktur çünkü haçlılar yeni bina yapmakla uğraşmamıştır. Sadece Kalenderhane Camii’ne eklenen ve 1990’larda keşfedilen Assisili San Francisco tasviri gibi bazı izlere rastlanmıştır. Ayasofya’dan gümüş ve altın kutsal ekmek kabının alınması haricinde Latin işgali döneminin yapı üzerinde kayda değer bir izi bulunmaz. İznik’teki Bizans sürgün hanedanlığı ise 1065’te İznik Ayasofyası’nı yeniden inşa eder. Trabzon’daki Bizans sürgün krallığı muhtemelen I. Manuel Komnenos (1238-1263) döneminde yine orta nefi kubbeyle örtülü bir Ayasofya daha üretir. 2013’te camiye çevrilen Trabzon Ayasofyası’nda, bu imparatorun mezarının üzerinde namaz kılınıyor olması garip bir çelişkidir. Benzer şekilde Trabzon’daki Fatih Camii de aslında 1214-1235 arasında yapılan Theotokos Chrysokephalos bazilikasıdır.

1261’de Konstantinopolis’in Latinlerden geri alınmasıyla Palaiologos ailesinin çağı başlar. Bu dönemde Trabzon’da yapı etkinlikleri devam eder. Konstantinopolis’teki Kariye Manastırı gibi yapılar baştan aşağı yenilenir. Palaiologos döneminin sanatı, sadelikten anıtsallığa geçilen bir dönemdir. Ayasofya’nın güney galerisinde merkezi bölümde yer alan Deisis sahnesinde Vaftizci Yahya ile tahtta oturan Meryem ve çocuk İsa görülür. Bu panonun alt kısmında muhtemelen bunu sipariş edenlerin betimlemesi bulunuyordu ancak günümüze ulaşmamıştır. 1261’den sonra Ayasofya’ya yapılan Deisis panosunun diğer imparatorların betimlendiği bölümde yer alması, bu panonun Konstantinopolis’in Latinlerden kurtuluşunu anma amacını taşıdığını düşündürür. Kariye Manastırı’nda bulunan mozaikler de Ayasofya’daki Deisis panosuyla aynı üsluptadır. Figürler ince uzun, kafaları küçük, bedenleri adeta kemiksiz gibi dümdüz, elbise kıvrımları ise aşırı detaylıdır. Guatrlı boyunlarının gölgesi, yüzlerine endişe ve kasvet katar.

OSMANLI’NIN YÜKSELİŞİ

Öte yandan 13’üncü ve 14’üncü yüzyıllarda Anadolu’daki Türk beyleri, Selçuklu’dan bağımsızlıklarını kazanmak için Anadolu’da iyice batıya doğru ilerler. 1326’da Osman Bey Bursa’yı başkent yaptığında Osmanlı Devleti kurumsal anlamda başlamış olur. Andronikos’un torunuyla arasında başlayan iç savaşta, torununa müttefik olan John Kantakouzenos, Palaiologos soyuyla taht kavgasına tutuşur. Makedonya’yı ele geçirmiş olan Sırplar, Selçuklular ve Osmanlılar’dan destek alan Kantakouzenos, Osmanlı’nın Balkanlara geçişini sağlar. Artık Bizans, Balkanlardaki Osmanlılara vergi öder duruma düşmüştür. Bu tarihten itibaren kurulan ittifaklar ve küçük çapta savaşlar, Malazgirt’te bütün ordusunu kaybettiğinden beri sadece paralı askerlerle kendini koruyabilen Bizans’ı iyice zayıflatır. Konstantinopolis düşene kadar, Bizans’ın başlıca müttefiki aslında Osmanlılar olur. V. John’un, babası Andronikos’a isyan etmesinde ona yardım eden kişi I. Murat’tır. I. Murat V. John’un tahtı ele geçirmesini sağlamıştır. John’dan sonra tahta geçen II. Manuel, Sultan Beyazıt’ın sarayında gidip gelen biridir. Moğol hükümdarı Timur’un Ankara Savaşı’nda Beyazıt’ı yenmesi, Konstantinopolis’in bir süre daha Bizans’ın elinde kalmasını sağlar. I.Beyazıt’ın oğlu Çelebi Mehmet ise başlangıçta II. Manuel’le barış yapar ancak 1421’de öldüğünde, Osmanlılar Konstantinopolis’i almayı planlamaya devam eder.

II.Murat Konstantinopolis’i kuşattığında, 1438’de V. John’un torunu VIII. John, Papa’dan yardım ister ancak bu söz kağıt üzerinde kalır. Ortodoks doktrini konusundaki tartışmalar ise Moskova’daki ruhani temsilciliğin, “Üçüncü Roma” olarak tanımlanmasına neden olmuştur ve Bizans’a Rusya’dan destek gelmez.

Konstantinopolis, Fatih’ten önceki dönemin kuşatmaları da sayıldığında 31 yıl boyunca sürekli savaş teyakkuzunda kalmıştır. Bu esnada Bizans’ın ülke sınırı, sadece şehrin dış surlarından ibarettir ve savaştan kaçanların surların içine sığınmasıyla kentin nüfusu giderek artmıştır. Konstantinopolis’in surlarını delen büyük toplar, esasen Macar bir mühendisin icadıdır. Macar mühendis bu icadını, bir silah tüccarı aracılığıyla ilk olarak XI. Constantine’e satmak istemiş ancak imparatorun buna yetecek parası olmadığı için aynı topla Konstantinopolis ele geçirildiğinde XI. Constantine, başkentinin sokaklarında savaşarak can vermiştir.

Özetle Bizans’ın sonunu getiren olay, sadece Fatih’in stratejik zekası değil, Konstantinopolis’teki Avrupalı tüccarların Macar icadı olan büyük bir topun nasıl yapılacağı bilgisini Fatih’e satmasıdır. Avrupalı tüccarlar, surların içine hapsolmuş küçük bir devlete vergi ödemek yerine, artık Balkanlara kadar yerleşmiş olan Osmanlıların hakimiyetinde barış içinde yaşamayı tercih etmiş olmalıdır.

AYASOFYA’NIN BİTMEYEN TAMİRATLARI

Konstantinopolis düştüğünde, geçmişi kentin kuruluşu kadar geriye giden Ayasofya, işlevi değişmiş olsa da yaşamaya devam eder. 360 yılında Konstantinopolis’in kurucusu I.Constantine’in inşa ettirdiği ilk kilisenin yerine 404’te II. Theodosius tarafından yaptırılan ikinci Ayasofya, 532 yılında kentin hipodromunun bile büyük hasar görmesine sebep olan Nika isyanında yok olur. Yerine bugüne ulaşan bina inşa edilmiştir. I. Justinian 537’de isyandan 5 yıl sonra, bugünkü Ayasofya’nın açılışını yapar. Bizans’ta henüz ‘mimar’ diye bir meslek tanımı olmadığından, Ayasofya aslında mühendis olan iki ‘Aydınlı’nın eseridir. Trallesli (Söke) Anthemius ve Miletoslu (Didim) Isidore, Bizans tarihçisi Prokopius’a göre, ünleri Pers diyarına kadar yayılmış iki matematikçidir. Üç nefli bazilika planında merkezde oluşan haç şeklindeki alanın üstünün kubbe ile örtülmesi, orta nefin geri kalanının yan kubbelerle ve pandantiflerle bağlanmasını içeren planda, ortadaki kubbe esasen dört büyük ayağa oturur. Merkezi kubbeli bazilika planı, Ayasofya’dan önce, 527-536 arasında onun çok yakınında yapılan St. Sergius Bacchus Kilisesi’nde (Küçük Ayasofya Camii) karşımıza çıkar. Ayasofya’da ise merkezi kubbe ve bazilika planından oluşan sentezin en kristalize örneği üretilmiştir. Ancak yapıda statik bir hata vardır ve İstanbul’da ne zaman büyük bir deprem olsa Ayasofya’nın kubbesinde sorun çıkar. Kubbe ilk kez yapım aşamasındayken, ikinci defa ise henüz I. Justinian imparatorken çökmüştür.

Fatih Sultan Mehmet, Konstantinopolis’i fethettiğinde, Ayasofya’nın içine girince gördüğü tasvirler, az önce bahsettiklerimiz ve muhtemelen biraz daha fazlasıdır. Apsiste tahtta oturan Meryem ve Çocuk İsa, bema kemerlerinde melek figürleri, pandantiflerde altı kanatlı melekler, narteks ve galeri bölümlerinde farklı dönemlerden kalma birçok figürlü tasvir ile 6. yüzyıldan kalma bazı dekoratif mozaikler düşünüldüğünde, müze olduğu dönemde bizim gördüklerimizle Fatih’in Ayasofya’ya girdiğinde gördükleri arasında fazla bir fark yoktur.

Belki de Fatih, Ayasofya’nın bu görüntüsünden çok etkilendiği için bu katedralin ismini değiştirip onu kendi camisi haline getirmeye veya onu yıktırmaya kıyamamış olabilir. Şehri alır almaz, Ayasofya’nın cami olduğunu ilan etmiştir ama başka bir bölgede kendi adına bir cami yaptırmaya da başlamıştır. Bunun için seçtiği alan ise tıpkı Trabzon Ayasofyası gibi aslında altında mezar olan bir kilisedir. I.Constantine’in mozolesini içeren kilisenin yerine I. Justinian tarafından yaptırılan 12 Havari Kilisesi’nin bulunduğu alanda bugün Fatih Camii yer alır. Şehri ele geçiren sultan, şehrin kurucusunun mezar anıtı ve kilisesini yıktırıp üstüne kendi camisini yaptırmıştır.

Neden her yeni hükümdarın kendine ait bir mabet için eski egemenle aynı yeri tercih ettiğini sorguladığımızda bu soruya mantıklı bir cevap bulamayız. Bunu sadece İslamiyet’teki ‘fetih hakkı’ olarak açıklamak da mümkün değildir çünkü Hıristiyanlar da pagan yapılarına karşı aynı davranışı sergilemiştir. Ancak muhtemelen en baskın duygu, kendinden önceki dinler için kutsal bir yere yeni yapı inşa ederek veya dönüştürerek onları da kapsamaktır.

HER PADİŞAH AYASOFYA’DA İZ BIRAKMAK İSTER

Ayasofya, Osmanlı’yı gerçekten çok etkilemiştir. Hiçbir sultan bu yapıyı sadece kendisine ait görmemiş ama bu lokasyonda kendisine dair bir iz bırakmaya çabalamıştır. Ayasofya’nın Osmanlı döneminde başına gelenlere kısaca göz atmamız, bu yapının her sultanı etkilediğini bize kanıtlar. Örneğin II. Bayezıt döneminde Ayasofya’ya bir minare ve yeni bir mihrap eklenmiştir, üstelik her yerine tamirat da yapılmıştır.

Kanuni döneminde çöken kubbe sorunu Mimar Sinan’ın eklediği payandalarla çözülmüş, bunun haricinde mihrabın yanına iki şamdan eklenmiş ve Ayasofya Hamamı yapılmıştır.

1. Selim döneminde cami çevresine tamiratlar yapılmış ve istinat duvarı eklenmiştir. II. Selim’in Ayasofya çeşmesi ve kendi türbesi de aynı yere yapılan katkılar arasındadır.

III. Murad döneminde Bergama’dan getirilen Helenistik döneme ait iki küpten şadırvan yapılmış, şehzadeler için türbeler eklenmiş, hünkar mahfili, müezzin mahfili gibi ekler yapılmıştır.

III. Mehmed döneminde de genel bakım ve tamir işleri yapıldığı kayıt altına alınmıştır. I. Ahmed döneminde yine kubbe tamiri yapılmış ve III. Mehmed için türbe eklenmiştir. IV. Murad döneminde yine tamirattan geçen yapıya I. İbrahim’e atfedilen bir sebil eklenmiştir. IV. Mehmed döneminde 1648 Depremi’nde Ayasofya’nın minaresi yıkılınca yine kapsamlı bir tamirat işi çıkmıştır. III. Ahmed döneminde hünkar mahfili genişletilmiş, I. Mahmud döneminde yine bir kısım tadilat yapılıp kütüphane kurulmuştur. III. Mustafa döneminde türbeler ve sebiller tamir edilmiş, I. Abdülhamid döneminde kütüphane, imaret ve kaldırımlar onarılmıştır. III. Selim ve II. Mahmud bile Ayasofya’nın tamirat işlerinden kurtulamamıştır. Sultan Abdülmecit döneminde, 1851-1861 arasında Fossatiler tamir işini üstlenmiş, bu esnada yukarıda bahsettiğimiz eski mozaikleri keşfetmişlerdir. Ancak Ayasofya’nın tamiratları 19. yüzyılın geri kalanında da bitmez. Abdülaziz döneminde türbelerden ana binaya kadar her yere tamirat yapılmış, minarelerden cami kapısına kadar her şey elden geçirilmiştir. II. Abdülhamit döneminde kubbeye yine tamirat gerekmiştir. Sıva ve badanalar yenilenmiş, imam odalarından mahfillere kadar her yere tadilat yapılmıştır. II. Abdülhamid döneminde yapıya yeni bir kapı açılmış ve yeni demir kapı kanatları takılmıştır.

PROTOKOL CAMİSİ

Ayasofya, 19. yüzyıla kadar imparatorluğun yönetim merkezi olan Topkapı Sarayı’nın dibinde olduğu için, saray camisi olarak görülmüş ve genelde protokol tarafından kullanılmıştır. Divan toplantılarına katılacak divan ricali sabah namazını Ayasofya’da kılıp ardından saraya geçme adetini edinmiştir. Osmanlı sultanları ise sadece bazen, bayram ve cuma namazlarında veya önemli dini günlerde Ayasofya’ya gitmiştir. Böyle durumlarda, sultanların sadece hünkar mahfilini kullandığı tahmin edilir. Osmanlı kayıtlarında, özellikle son dönemde her sultanın her gün ne yaptığına dair ayrıntılı bilgiler bulunur, bunlar incelendiğinde sultanların günde beş vakit Ayasofya’yı kullanmadıkları görülür. Örneğin padişah cenaze namazı kılarsa veba gibi hastalıkların şehirden gideceğine dair oluşan bir batıl inanç sebebiyle II. Mahmud, Ayasofya’da birkaç kez ikindi namazı sonrası cenaze namazı da kılmıştır, ama her gün değil.

Ayasofya’nın cami olması, elbette kadınların bu yapıya erişimini kısıtlayan sebeplerden biridir. 19. yüzyılda saray bahçesinde gezmek için bile padişah fermanına ihtiyaç duyan harem sakinlerinin Ayasofya’yı ziyaretine dair eski bir kayıttan söz edilir. 1695’te camii harem mensuplarının ziyareti için dört tarafındaki sokakla birlikte boşaltılmış, çarşılara kadar her yer kapatılıp etrafa içoğlanlar dizilmiş, böylelikle Valide Sultan ve erkanı Ayasofya’da öğlene kadar vakit geçirebilmiştir. 17. yüzyılda cuma namazının Ayasofya’da kılınması demek, caminin içinin askerlerle dolması anlamına gelirdi. Cuma namazı çıkışında ise sultanın kapıdaki halka sadaka dağıtması adettendi.

19. yüzyıla doğru Topkapı Sarayı’nın yönetim merkezi olmaktan çıkması ve sultanların sahilsaraylara taşınmaya başlamasıyla Boğaziçi kıyılarına yeni camiler inşa edildi. Ayasofya’nın tamiratları listesi, bu yapının her sultan döneminde tamir edildiğini, bu yüzden de çoğu zaman kapalı olduğunu ve sürekli kullanılmadığını kanıtlar. Kısacası Osmanlı döneminde Ayasofya’nın cami olması, bu camiden tüm tebaanın faydalandığı anlamına gelmez, aksine protokol yapısı olduğunu, harem mensuplarının bile özel önlemlerle onu ziyaret edebildiğini gösterir.

Ayasofya’yı herkesin nefesini kesecek kadar mistik bir mekana çeviren ise aslında onun Cumhuriyet döneminde müze ilan edilmesinden sonra, uygulanan restorasyonundaki mantıktır. Yapının geçirdiği tüm evreleri aynı anda sergilemek için belli yerlerde Hıristiyan ikonografisinin, belli yerlerde ise İslami öğelerin sergileniyor olması, bu yapının dünya üzerinde iki semavi dinin görselliğini bir araya getiren tek anıt olmasını sağlamıştır.

YENİ BİR ‘İKONOKLAZMA’ DÖNEMİ Mİ?

En azından bu yazının yazıldığı Temmuz 2020’ye kadar durum buydu…

Şimdi ise Osmanlı döneminde kurulan vakıfların, kuruldukları dönemin kanununa tabi olduğunu duyuran Danıştay’ın, 1934’te Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘Atatürk’ soyadını aldığı günde attığı imzasını içeren Bakanlar Kurulu kararını iptal etmesiyle ortaya çıkan ‘cami’ statüsü, Ayasofya’nın yeni bir İkonoklazma dönemine şahit olabileceği endişesini bütün dünyada yaratmış durumda.

1985’te İstanbul’un Tarihi Yarımada bölgesini bütün halde Dünya Mirası Listesi’ne kaydeden UNESCO, camiye çevrilirse bu kararını gözden geçireceğini, Ayasofya’nın müze statüsüyle bu listede yer aldığını hatırlatan ve diyalog talebinde bulunan açıklamalar yaptı. Ancak Danıştay, UNESCO ile böyle bir diyalog kurmadı.

1991’den beri içinde namaz kılınabilecek alan bulunan, minarelerinden 30 yıldır ezan okunan Ayasofya’nın müzeye çevrilmesinin iptali davasında, Danıştay karar metnini okuduğumuzda dikkati çeken bir detay var: Davacı, UNESCO’nun sayfasında Ayasofya’nın cami olarak tanımlandığını iddia ediyor. Ancak UNESCO’nun web sitesinde hiçbir şekilde ‘cami’ ya da ‘kilise’ ibaresi geçmiyor, siteyi kurcaladığınızda da böyle bir ibareye rastlamıyorsunuz. UNESCO’nun “World Heritage” adlı dergisinin Haziran 2016’da yayınlanan ve sadece Türkiye’ye ayrılan sayısında ise ‘Hagia Sophia’ ibaresinin yanında ne cami, ne kilise ne de müze kelimelerinin hiçbiri yer almıyor.

UNESCO’nun bugüne kadar Ayasofya için yaptığı incelemelerin raporlarını özetlemeye çalışırsak bu yazıyı bitirmek mümkün olmaz, sadece tek bir örnek yeterli olur. Kasım 1993’te İstanbul’a gelen UNESCO heyetinin sadece Ayasofya için hazırladığı raporun başlığı şöyle:  “Hagia Sophia Anıtının Mevcut Durumu Hakkında Rapor ve Korunması ve Restorasyonu için Verilen Tavsiyeler.”

Özetle UNESCO’nun ve uzmanların gözünde Ayasofya bir anıttır. Cami ya da kilise değildir. Bir anıtın müze statüsüyle korunması ise bütün dünyada kabul gören bir yaklaşımdır. Bugün Vatikan Sarayı’nın bile büyük bölümü müze olarak gezilebilmektedir ve Papa bile Vatikan’ın müze statüsünü bir ‘egemenlik ihlali’ olarak görmemektedir. Davacının, Danıştay’ı hangi kanıtla UNESCO’nun Ayasofya’yı ‘cami’ saydığı konusunda ikna ettiği meçhul. Ancak UNESCO’nun yaptığı açıklama, Danıştay’ın UNESCO’dan bu iddiaya dair görüş istemediğini zaten kanıtlıyor.

Ayasofya’nın müze halini görenlerdenseniz ne mutlu. Bundan sonra Ayasofya’ya namaz kılmaya gidenler, -perdelerle, lazer ışıklarla ya da başka bir şekilde- kapatılması beklenen tasvirleri göremeyecekleri için, Fatih Sultan Mehmet’in Ayasofya’ya ilk girdiği anda gördüklerine benzer bir görüntüyü deneyimleyememiş olacaklar…

Kaynakça:

S.der Nersessian (1978), Armenian Art: Londra; P.Charanis (1963), Armenians in the Byzantine Empire: Lizbon; G. Ostrogorsky (1968), History of Byzantine State: Oxford; S.Runciman (1965), The Fall of Constantinople: Cambridge; D.M.Nicol (1979), The End of the Byzantine Empire: Londra; D. Obolensky (1974), Byzantine Commonwealth: Londra; Lyn Rodley (1999), Byzantine Art and Architecture An Introduction: Cambridge; David Talbot Rice (1963), Art of the Byzantine Era; Ahmed Akgündüz, Said Öztürk (2006), Kiliseden Müzeye Ayasofya Camii, Osmanlı Araştırmaları Vakfı.

Danıştay’ın Ayasofya kararının tam metni, 12 Temmuz 2020: https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2020/07/12/danistayin-ayasofya-kararinin-tam-metni/

UNESCO resmi sitesinde İstanbul’un tarihi alanlarının sayfası ve belgeler [Erişim tarihi: 13 Temmuz 2020]: https://whc.unesco.org/en/list/356 ; https://whc.unesco.org/en/list/356/documents/