1. Doğa güçleri karşısında yaşamın örgütlenmesi, “kutsallığın”, üretimin kolektif örgütlenmesinin sanatla sembolik düzlemde anlamlandırılması ve yeniden üretilmesi yoluyla, organik bir bütünlük içinde sağlanıyordu. Bu bütünlükten dolayı, “totem”in içinde korku, inanç, dayanışma, şenlik, toplumsal örgütlenme, din iktidar ve psişik varlık estetiğin tüm ortaklığına ait her tür veriyi bulabiliriz. Kutsallığın ve üretimde iş bölümünün sınıfsal ayrışması sonucunda soyut iktidar kutsallık ilişkilerini dayattıkça, beraberinde sanatın da “yüksek kültür” ve “halk kültürü” olarak, “iktidar söylemi” ve “eleştirel dil” ayrışmasını zorunlu kılmıştır. İnsani organiklikten, soyut-metafizik olana (giderek Kant ve Hegel’de özneleşen) doğru evrilen iktidar-şiddet, din-estetik evrimi, feodalitedenkapitalizme tüm kültürelliğin yapısal omurgasını ve ideolojilerini doğrudan oluşturur. Modernite de tüm anlamıyla soyutlanan, meta-üretim dünyasındaki bu sınıfsal ayrışma, “birey olma” ve “özgürlük” kavramlarıylaüretilen dolayımlılık içinde sanatın özerkliği olarak kendi tarihini çoğaltır.

 

  1. Sanatta politik olma ilişkisi geniş anlamdadil, form, imge ve söylem olarak; dar anlamdapiyasa, statüko, ideoloji ve devletle çift taraflı kurgulanan bir ilişki içinde doğrudan veya dolayımlı tüm etken ve edilgen siyasi bağımlılıkları içerir. Son tahlilde sanatın politik olarak “ne”liği sanatçı öznenin farkındalığının ötesinde devlet ve sermaye birikiminin tarihsel, sosyal örgütlenişinin içinde failli veya mağduru olarak yer aldığı konuma göre belirlenir. Bu yer alıştaki kendiliğindenlik ya da kendindenlik ölçütü tercihi belirleyicidir, normatiftir.

1980 öncesinin dünyada devlet ve sınıf eksenli geriliminin net kavranabilir konumu, siyasi hedefleri ve eleştiriyi kolaylaştırıcı unsurlardı. Neoliberal düzende politik olanın dolayımlılığı okunamaz kıldı. Bu söyleme saklanan yeni iktidar dilinin teknolojiyi arkasına alan popülist ve pragmatik yöntemleriyle kitleselleşen etkinliği konvansiyonel yöntemleri ötekileştirip devre dışı bıraktı.Şeyleştirme, minörleştirme, arzu ve indirgenmiş beden politikaları arkasına saklananiktidar mekanizmalarının büyük resmi maskeleyerek görünmez kılması, siyasi mücadeleyi de atıllaştırdı.

Bu anlamıyla sanat her zaman egemen söyleme karşı direnen ve dayatan alternatif söylemler de geliştirebilmiştir. Sovyet avangardı, paylaşım savaşları karşıtı dil, 68 özgürlük söylemlerinin anti-emperyalist bağlamları, Meksika sanatı, Sitüasyonistler ve post-kolonyal itirazlar bunun yakın örnekleridir. Geriye doğru Paris Komünü ve öncesinde Courbet ve çevresi, Ortaçağ kilise baskısına karşı karnavalesk-grotesk yaşam savunusu antik çağın tragedya ve komedya eleştirelliği konuşulabilir.

 

  1. Günümüz sanat siyaset ilişkisinin neoliberalyeni dünya düzeninde değişen yapısının “postmodern” ve “güncel sanat” tanımlı çizdiği çerçeve, minör etnik kültürelliğin, heterojen küreselleşmenin çerçevesine oturtulduğu “çoğulculuk” anlayışının kendini demokrasi olarak sunduğu bir dönemden geçti. Serbest piyasa akışkanlığına denk getirilen bu “demokrasi” havariliği ulus-devlet, aydınlanma ve planlamacılık karşıtı söylem birlikteliği, bugünkü iktidarı hem küresel açıklık hem de yerel muhafazakârlık paradoksuna sürükledi. İskender Pala’nın sunduğu “muhafazakârmanifesto”nun trajik yanı bu anakroniden kaynaklanır. Bugün ulusalcılık-muhafazakârlık geleneğine geri dönen siyasi manevrayla bu durum daha da karmaşıklaşan “şeyleşme” sürecine girdi. Tarihi dizi-film mantığı içinde regresif, nostaljik sıçramalar İslami “Disneyland” kültürünü üretti. İslam’da bilim, El-Cezeri, sergileriyle parlatılan hamaset belediye etkinliklerine indikçe “kitsch” bile denemeyecek yetersizliklerin örneğini oluşturur. Paralelinde Yeni Osmanlıcılık olarak yeme içme kültürüne, törensel gösteriden, hediyelik eşya sektörüne, şehir tiyatrolarından, güncel sanata kadar her alana “Türkieri” (28. Mehmed Çelebi’nin Fransa ziyaretinden sonra Avrupa’da görülen Türk modası) benzeri ortak bir dile dönüştü. Bu eğilim eleştirel dili bile içine aldı. Bir yandan otokratik şiddet, diğer yandan ölü kültür beslemeleri eleştirel dili “kisch”liğin ötesinde soyut-metafizik geri çekilmelere bıraktı. Anlatımcılık üstüne kurulu kavramsal göndermeler, modernite ve ulusçuluk karşısında “mangalda kül bırakmayan” güncel sanat dili, uslu çocuk pozlarında “ince” sanat peşinde “boş gösteren”e dönüştü. Durumun kendisi ironikleşirken, Kantçı metafiziğe sığınan geometrik soyut dilin geri çağrılmasına sığınmayı bile bir tür kaçış manevrası olarak okumak mümkün.

 

  1. 1980 öncesi devletçilik üzerine kurulu bir sanat piyasası 80 sonrası bankalar ve özel sektör merkezli “serbest piyasa” söylemine doğru, yine yukardan aşağı inşa edilme sürecidir. 90’lı yıllarda bienallerle küresel megapollerde yaygınlaşan organizasyonlara entegre yerli “küratörlük” kurumlaşması, bugün üç beş kişinin sultasından çıkıp çoklaşmış olsa bile devam eden bir“yol gösterici, ayıklayıcı sistem olarak etkisini sürdürüyor. Politik olanın “kavram”, tarihi olmayan imge kolajı alanına çekilip, formu terk ettiği süreçte konvansiyonel olarak ötekileştirilen eleştirel dilin alanı işgal edildiği gibi, dolaşım ve gösterme araçlarını ele geçiren sistem, beslenme kanallarını da kapatmış oldu. Bu yüzden gerçek bir sivilleşmeden dolayısıyla “bağımsız” inisiyatiflerden, sivil toplum öznesi olarak söz etmek imkânsızlaşır. Pazarda yer kapma adına bir araya gelmiş gruplaşmalar olarak tanınmaları daha doğru olur.

 

  1. Bugün iktidarda olan siyasi yapının paradoksunu aktarmıştım. Bu çerçevede yerel veya ülke kapsayıcılığında her hareketle, “Yeditepe Bienali”, Hasan Bülent Kahraman öncülüğünde “Sütlüce” çıkışlarında gördüğümüz gibi tribüne oynayan geleneksel el sanatlarıyla harmanlanmış kaçışlarla şekillendirildi. Bu oportünizme karşın, asıl bakılması gereken yer Cumhuriyet’in özellikle Özal döneminden sonra şirketleşmiş, “liberaller” kadrosu ve temsilcilerini ele alırsak (Gezi Direnişinden sonra Can Paker’in söylemlerini unutmadan) TÜSİAD’ın siyasi kekemelik ve kültürsüz(kurumlar anlamında) kentsoyluluğuAKM’lerden AVM’lere çekilmiş olsa da, temsiliyeti olmayan bir “görünmez el” olarak iktidarla beraber büyüdüklerini görebiliriz. Asıl koalisyon ortaklığının bu evlilikte tanımlanması, tüm müzeler, özel galeriler, fuarlar etkinliğinin “boş gösteren” nicelliğini açıklıyor sanırım. Bu görünmez işgal gerçek eleştirel dilin mağdur ve faile yönelik politik eleştirelliğini örterek kapatırken, rahatsız olduğu noktada açık şiddet yöntemleriyle akademik alana bile uzanarak müdahale edebiliyor.

 

  1. Kültürel alanda “piyasalaşan” sermaye grupları, yaratılan yeni “Yuppie”, “CEO” sıfatlı üst orta sınıfının kentsel dönüşümden ürettiği rantiyenin, koltuk arkalarını “anlamlandırma” sürecinde, sermaye büyütme gayretinde çalışıyorlar. Bu icat edilmeye çalışılan “burjuva değerler” için düzenlenen “koleksiyonculuk” eğitimleri henüz gerçek bir ihtiyaçtan oluşmuyor. Öte yandan küreselleşmeye entegre hevesleri kursaklarında kalan kültürel aktörler, ulusal siyasetin içe kapanma ve yalnızlık politikaları arasında çaresiz konumdalar. Büyük sermaye gruplarının sanat piyasasından köpük-borsa yaratma ihtiyaçları aynı şekilde tıkanmış durumdadır. Çünkü bir gerçeklik üzerine oturmayan arzular, taşeronluk ilişkisine bağlı müdahalelerle spekülasyon yaratabilecekleri “sanatçı özne ve yaratıcı güç” tabanından yoksundur. Sahte “şoklamalar” ancak günü kurtardığı için her fuardan sonra unutulan “yıldızlardan” geçilmeyen, teknolojik atraksiyonların değişik malzeme kullanma eğilimlerinin giderek artışı bu pazarın göstergesidir. Önümüzdeki yakın süreç bu boşluğu neyin ve kimin dolduracağını göreceğimiz zaman dilimi olacaktır.