FITRAT

MAHMUT SEZGİN MEMİŞ

Eğer salgın Zonguldak’ı da sarmamış olsaydı, güneş battığı zaman iftar programlarının vazgeçilmez sahnesini bu ramazan da hep beraber izleyecektik. Kömür tabanına serilmiş gazetelerin üstünde mütevazı sefer tasları ve kara eller… Başka bir sahnede ise kader, fıtrat ve reva söylemleri ile izlenen cansız bedenler. İşte böyle birbirine tezatmış gibi görünen iki sahne ile hem canlılık hem de ölüm ile biliriz aşağısını. Bu yazının konusu ise kapitalizmin iki yüzlülüğünü ortaya koymak değil. Daha önce hiç tanımadığımız, belki de tahayyül edemediğimiz bir şekilde, kültürel ve sosyal boyutuyla anlamaya çalışacağız aşağısını. Bu resmi anlamaya yakınlaştıkça yeraltındaki dayanışmayı, gizli/üstü-örtük direnişleri ve “fıtrat” olanın nasıl tepetaklak edilebileceğini de anlayacağız.

GERÇEK İLE EFSANE ARASINDA: UZUN MEHMET

Buharlı makinelerin Osmanlı deniz donanmalarındaki gemilerde kullanılması ile birlikte donanmanın büyüklüğüne paralel olarak dişe dokunur bir büyüklükte yakıt ihtiyacı da ortaya çıkmıştır. II. Mahmut’un emriyle ithalatı da artık gitgide pahalıya mal olmaya başlayan kömür, memlekette canhıraş aranmaya başlanmıştır. İşe yarayacağı düşünülerek de yeni terhis olan deniz erlerine bu gemilerin yaktığı kömürün (o zamanlar kullanılan adıyla yanartaşın) şeklen neye benzediği gösterilir. Memleketlerine dönecek olan erlere bu yanartaşın benzerini köylerinde, dağlarında, bağlarında aramaları tembih edilirmiş. İlgili taşı bulanların ise “ihsana gark” edilecekleri de ayrıca padişahlık makamından müjdelenmiştir.[1]

Memleketimizde bahse konu yanartaşı ilk olarak Zonguldak’ta kimin, nerede, ne zaman bulunduğuna dair farklı efsaneler hâlâ güncelliğini koruyor olsa da aktarılagelen sözlü ve yazılı tarihe dayanarak Zonguldak ve kömür denilince ilk akla gelen Uzun Mehmet oluverir.[2] Uzun Mehmet’in hikâyesi de II. Mahmut’un emri verdiği sıralarda bir gemide deniz eriyken başlamıştır. Terhis vakti yanartaşı defalarca inceleyen Uzun Mehmet memleketine döndüğü zaman hafızasına kazımış olduğu yanartaşı, dağda bayırda arar dururmuş. Günlerden bir gün, buğday öğütmek için gittiği Köseağzı değirmeninde, sıra beklenmekten usanıp civardaki bir dereye vakit öldürmeye inmiş ve orada suların getirdiği siyah renkli taşlarla nihayet buluşmuştur. Yanartaştan emin olmak için köylüden gizli saklı bir şekilde ocağa atıp yanmasını beklediği taşın alev aldığını gördükten sonra köylülere bir şey çaktırmayarak; değirmende buğdayını öğütmüş ve ertesi gün sabaha karşı tekrar olay mahalline gelerek ilk kazmayı kömür damarına saplamıştır. Tarih 8 Kasım 1829’dur.[3] Çuvallara doldurduğu yanartaş örneklerini kışı atlattıktan sonra İstanbul’a ulaştırabilmiştir. 5000 kuruşluk ödül ve 600 kuruşluk aylık ile ihsana gark eylenmiştir gerçekten. Ve memleketine dönmüştür.

Uzun Mehmet dönemin Fen Heyeti’ni yanına almak için Başkent İstanbul’a tekrar geri dönmüştür. Kömürü daha önce bulduğu iddia edilen bir derebeyi, kıskançlıktan bir plan yaparak; Leblebici Han’da Uzun Mehmet’in kahvesine zehir kattırarak onu öldürtmüştür. Böylelikle Uzun Mehmet Zonguldak’ın ilk madenci şehidi sayılmış ve kömürü buluş hikâyesinin yapısı daha sonraları cumhuriyet dönemi ideallerin ve devletin oluşumuyla kendine özgü karakterine de ulaşacaktır. Vatanın itaatkâr ve üretken evladına teşekkür etmek, takdir etmek ve ödüllendirmek için; kömür damarına kazmasını salladığı her 8 Kasım’da okullarda adına müsamereler düzenlenecek, resmi makamlarca anılacak, adına hastaneler, parklar, heykeller dikilecektir.[4] Uzun Mehmet anlatısının inşası ve yayılması Zonguldak havzasında Türk ulus devletinin şekillendirilmesinde de tarih sayfasında yerini alacaktır. Tıpkı kahvenin, Yemen’in tepelerinde otlayan keçilerin tuhaf davrandığını gören bir çoban tarafından tesadüfen bulunması veya Sutter’in California’da altın bulması gibi önemli keşifler de tamamen rastlantısallık üzerinden benzer mitlere ve tarihlere sahiptir.

Uzun Mehmet’ten itibaren yaratılan madencilik mesleğinin “kutsallığı” üzerinden aslında madencilerin ölümleri de kutsanmaya, kaderleştirilmeye ve havzalarda kültürleştirilmeye başlanmıştır. Uzun Mehmet kömürü bulduktan yaklaşık 19 yıl sonra Zonguldak’ta madencilik faaliyetleri başlayabilmiş, üretimin başlamasıyla da birlikte gelen “uygarlık” bir süre sonra insan doğasıyla çelişkili bir hal almaya başlayınca yeni efsaneleri, kültürleri de beraberinde getirecektir.

Efsaneler, kültürler, belirli toplumsal koşullarda kendilerini farklı formlarda sürdürmeye devam ederler. Bu koşullardan biri de üretimin ve verimliliğin sürdürülebilirliği olduğunda fıtratın, kültürün neye malum olacağı belli olmaz.

MADENLERİN GERÇEK SAHİBİ KİM?

Kömür ocakları ile ilgili şimdilerde bile edebiyattan sinemaya, türkülere bir klişe haline gelmiş benzetme vardır: cehennem. Gerçekten de nefes almanın bile suni olarak sağlandığı, havasız, puslu, indikçe artan sıcaklık, çalışma yoğunluğu, çalışma saatleri, riskler, yaralanmalar, ölümler de göz önüne alındığında yerine oturan bir benzetmedir gerçekten cehennem. Eh tabi ki; yaşamla tezatlık oluşturan, canlılığa ait izler taşımayan mekânların başında gelen yeraltı dünyasının da bir sahibi ortaya çıkacaktır elbette: Arap.

Rivayete göre her ocağın da mutlaka bir Arap’ı olur. Arap aslında ocağın gerçek ve tek sahibidir. Besmelesini çekip duasını okuduktan sonra madene inen işçinin karşına çıkan Arap ‘bu ocağın sahibi kim, bu ocak kimin?’ diye sorguya çekermiş gözüne kestirdiği madencileri. Eğer madenci “falan şirketin falancası” gibi bir karşılık verirse Arap bu cevaba kızar, onu çarpar, boğar, yakar veya tahkimatları çökerterek madenciyi ocakta öldürürmüş. Ama Arap “ocak senindir” diyerek gönlünü hoş eden işçinin gücünün yetmeyeceği kadar kömür çıkarmasını da sağlarmış. Arap’ın yardımları sayesinde çok kömür çıkarmayı başarabilmiş işçinin, ona rastladığını arkadaşlarına bildirmesi de pek hayırla bitmezmiş. Dayanamayıp başından geçenleri anlatan madencilerin de çalıştıkları ocakta ise öleceği söylenirmiş.[5]

Evrensel Basım Yayın’dan çıkmış Yeraltında Kırk Beş Sene adlı kitapta şöyle kısa bir hikâye ile bahsedilir Arap’tan :

“Elinde iki metre ötesini zar zor aydınlatan bir lamba ile Ethem Çavuş tek başına nefesliğe doğru iki yüz metrelik kör bir yolda ilerlemektedir. Çevrede çıt yoktur ve eski direk bağlarından çıkan mantarların kustuğu fosfor benekleri, yüzlerce göz gibi parlayıp sönmektedir. Tavandan düşen soğuk su damlaları, esneyen bağların çıkardığı seslerden dolayı; içine korku düşmüştür Ethem Çavuş’un. Panikleyerek, hızlıca koşmaya başlamıştır ve ansızın kafasına tokmak gibi bir şey inmiştir. Tam o an elinde sopasıyla Arap’ı karşısında bulmuştur. Ethem Çavuş’a “geri dön” işareti yapmıştır.” Bayılan Ethem Çavuş’u bulup, ayıltan arkadaşları hikâyenin ileri sayfalarında “bir daha ocağa gusül abdesti almadan inme” uyarısı yapmışlardır.

Ethem Çavuş Arap’tan ancak alnının ortasında irice bir şişlik ile kurtularak paçayı yırtmıştır. Doğayı dönüştürmek için kullanılan kültürel araçların kendileri de aslında yine doğadan türetilmişlerdir aslında. Çünkü ertesi gün arkadaşlarıyla olay mahallini kontrole gittikleri zaman Ethem Çavuş; baş hizasında direk bağlarından birinin sarkığına, koşarken kafasını oraya çarptığını anlamıştır. Yaratılmaya çalışılan bu ölüm, korku öğesi maden işçileri arasında günümüzde de diğer maden bölgelerinde örneğin; Soma’da da varlığını sürdürmeye devam ediyor. Aslında “Arap” efsanesi üstü kapalı, bulanık, hayal dünyalarından kurgulanmış bir fantezi değil; deneyimlerden beslenen ve tarihin içinde bir biçimde iş görmüş bir dizi potansiyeldir. Ancak tarihin olumlu ve olumsuz yanlarının birbiriyle bu kadar yakından ilişkili olduğunu düşünmek ıslah edici olduğu kadar bizler için çözümleyicidir de.

ARAP’TAN TOMMYKNOCKER’A

Galler, İrlanda ve İngiltere’nin madencilik tarihine göz attığımızda maden ocaklarının sahibinin kim olduğuna olan inanç evrensellik taşıyarak yine bizi benzer bir tanıdığa götürüyor. Britanya’nın Arap’ı; Tommyknocker[6]. İsmi ise; maden duvarlarından veya ahşap yapılardaki çatırdama seslerinden gelmektedir. Madencilere göre Tommyknocker iyi niyetli bir ruhtur ve temelde türlü muziplikler, şakalar yaparak madencileri yaşamı tehdit eden bir çöküşün yakında olacağı konusunda uyarır. Yaptıkları uyarılara teşekkür etmek ve gelecekteki tehlikelerden kaçınmak için, madenciler yemeklerinin son ısırıklarını yeraltında bir köşeye bırakarak bu uyarıcı ruha şükranlarını sunarlar. Bu inanış bir dönem sonra o kadar yaygınlaşmıştır ki; Amerika kıtasından Britanya’ya getirilen göçmen işçiler yönetimden talep olarak Tommyknocker’ın madenlerde olduğuna dair garanti bile isteyeceklerdir. Colorado’da Idaho Springs’teki Tommyknocker Bira Markası ve Fabrikası ismini bu efsaneye borçludur ve bira fabrikası faaliyet göstermeye ve ulusal olarak dağıtımına günümüzde de devam etmektedir.

Ayrıca; Tatar Türklerinde ıslık çalarak, kedi gibi miyavlaması, bebek ağlaması, ayı bağırması ya da köpek uluması gibi sesler çıkararak tehlikeyi madencilere işaret eden Şahta İyase, Çin ve Hindistan’da büyüler ile madenlerin korunduğuna dair inanç, Fransa ve Belçika’da madenlerin koruyucusu Aziz Peran ve halkın dağdaki keşiş dediği Hoemmerling Usta ile göçükleri haber veren Beyaz Hanım, Gana’da altın madenlerine inmeden önce kendilerine dualar edilen ruhlar, Rusya ve Ukrayna Donbass’ta ölen bir madencinin hayaleti olan ve gaz sızıntılarını önceden görebilme yetenekli “Shubin” gibi bir madenlerde bir çok yaratılmış efsaneler arasındandır.[7]Coğrafyamızda da madene inmeden önce eş, dost, akraba helallik istemeler, maden ocağına girerken dini ritüeller, abdestsiz ocağa inmemeler, vardiyası bitene “geçmiş olsun” dileklerinin sunulması; yeraltından çıkamayabilecek olmanın gerçekliği ve oraya ait bir unsur olma; yeraltının Arap’ı, Aziz’i, Hayaleti, Tommyknocker’i, Shubin’i olabilme tehlikesinin karşılığı olarak karşımıza çıkmaktadır. Aslında bu efsaneler; işverenler açısından ezen, sömüren, öldüren pozisyonda oldukları yerlerde bile; düşmanlığın veya tehlikenin başka türlü yerlerden gelebileceğinin bir ifadesi oluveriyor.

Yine aynı şekilde maden bölgelerimizde doğan erkek çocukların kıçlarını kömüre sürtmek gibi “kömürden geldiğini bilsin ve kömüre gitsin” diye kaderci bir ritüel de vardır. Bunun ileri yaş versiyonu da eğer bir erkek madene inmez, korkar, tembellik eder ise o yörede erkekten sayılmaz ve evliliğine mani oluşturacak versiyonuna dönüşecektir.

Peki işçi sınıfının payına düşen efsaneleşmiş mitlerde ve gelenekselleşmeyle form bulan kapitalist tahakküme boyun eğmesi ve uyum sağlaması mıdır? Elbette kader birliği içinde yaşayan işçilerin de işverenlerine karşı daha net taleplerle, muhalefeti örgütleme ve dayanışma içinde hareket etme potansiyeliyle örnekleriyle dolu tarih. Fakat ben bu yazıda, genellikle bizlere “kaçamakça” gibi görünen gündelik politik tavırların, alışkanlıkların daha dirençli bir biçimde nasıl yorumlayacağımıza ve anlayabileceğimize odaklanıyorum. Çünkü üretim ilişkilerinin perde arkasında gizli muhalefetin, gizli dayanışmanın da yaratıldığı sınıfsal mevziler, alışkanlıklar yerüstünde olduğu kadar yeraltında da var.

PUB KÜLTÜRÜ

Bir dönem Avrupa kültüründe meyhane, pub, taverna ve barlar dünyevi otoriteler tarafından ve kilise tarafından yıkıcılık mekânları olarak görülmüştür. Bizim buralarda halen böyle. Örneğin; madencilerin alkolün cesaret kattığı bir “özgürlük atmosferinde” buluşmalarına karşılık; Kuzey Kutbu’ndan önceki Dünya’nın en kuzeyindeki Svalbard kasabasında bile madencilerin favori içkisi olan bira üretimi 1928 yılında çıkarılan kanunla yasaklanmıştır. Elbette yasa madencilerin bira tüketimini engellemeyi amaçlıyordu.[8] Çünkü bira tüketilen bu mekânlar, madenciler için yaratılan resmi kültürle arası uzak olan popüler kültürün oyunlarla, şarkılarla, kumarla, küfürle ve düzensizlikle biçimlenmiş olarak aktarıldığı ayrıcalıklı yerlerdi. Peter Burke, örneğin İngiliz popüler kültürünün bir gelişim merkezi olarak meyhanenin önemine ilişkin kanıtların karşı konulmaz düzeyde olduğunu yazar. Daha sonraları, kilise ile pub arasında rekabetten söz edecek kadar meseleyi ileriye taşımıştır. Yukarıda Tommyknocker Bira Fabrikası örneğini vermiştim. Aynı durum Alman, İngiliz, İrlanda, Danimarka bira kültürü için de benzer tarihsel, kültürel namlara sahip.

Memleketimizdeki madenci havzalarına dönecek olursak; belirli barlar gece vardiyasında çalışan işçilerin buluşma noktası haline gelmiştir. Vardiya öncesinde işçiler bir araya gelip birkaç bira içip kendilerini yeraltına hazırlıyorlar. Fakat, bu bira içme ritüelleri ağır çalışma koşullarına hazırlıktan, hoş sohbetten, geyiklerden çok daha fazlasını temsil ediyor. İşçiler arasında içilen biranın miktarı bile aynı zamanda mesleğinde gerektirdiği “erkeklik” ve güç, kuvvetin de sınanması haline gelebiliyor. Yeni yetme bir mühendis olarak bu barlardan birinde yetkin bir madenciyle aramda geçen bir diyalogda işçi, birayı hızlı içebiliyor olmamı taktir edip “burada daha da hızlı içmeye alışacaksın” ifadesinde bulunmuştu. İşçinin bu zorlu çalışma koşullarıyla ne kadar baş edebildiğinin bir göstergesi olan bu “ritüel” bazen iş başında da su görünümlü alkoller ile bir oyuna dönüyordu. Gece vardiyalarına sarhoş giren işçi sayısının azımsanmayacak sayıda olması elbette yönetimin de “farkında değilmiş” gibi davrandığı bir geri adıma dönüyordu. Bu yönetim ile işçiler arasındaki karşılıklı tavizler yönetim için işin ve çalışmanın bekası, işçiler için ise üstü-örtük[9] bir direnç olarak devam ediyor.

ÇEREZ VE İSKAMBİL

Madene indikten sonra üretimin yapılacağı ayağa gitmek için işçilerin kat etmesi gereken ortalama 10-15 dakikalık bir yol vardır. Belli bir hiyerarşiye göre madenciler faytonda yerini alır. Yeryüzünden uzaklaştıkça ocaklara gitmek için kullanılan bu faytonlar ulaşım amacından daha çok hayat muhakemesinin de yapıldığı karanlık bir yolculuğa dönüşüyor. Bu yolculuğun herhangi bir vagonunda en geveze işçiden bile yolculuğun ilk birkaç dakikasından sonra bir ses çıktığını duymadım. O sessizlik o kadar dokunulmaz bir an ki, işçiler adeta bu sessizliği bozmamak adına gizli bir anlaşma yapmışlardır. Birbirlerine karşı hissettikleri sorumluluk ve ihtiyaç duygusu onları aynı işin bir parçası oldukları gerçeğine daha da yakınlaştırır. Bu duygu onları daha da ciddileştirir.

Sigara içme yasağı katı kurallarla, acı deneyimlerle yasalaşmıştır kömür madenlerde. Meyhanedeki sigara ikram etme nezaketinin yerini tulum ceplerinden çıkan çekirdekler, leblebiler, karışık çerezler almaya başlar. Gündelik yaşamın alışkanlıklarından izole edilmiş madenciler, kültürlerini madene taşıyıp belki de denetimin en sert olduğu alanda bile kontrole karşı kendi kurallarını dayatırlar. Bunun bir diğer örneği ise kömür damarlarına gizlenmiş iskambil desteleridir. Yeraltında telefonun çekmemesi ve çeşitli teknik nedenlerden dolayı da bir tehlike yaratması bahis alışkanlığının yeraltına inmesini engelliyor. Eh internet üzerinden canlı olarak takip edilemeyen maçlar pek de heyecan yaratmıyor olsa gerek. Bu boşluğun yerini alacak şekilde başka bir oyun ortaya çıkar. Kafa lambaları sabitleştirilerek denetçilerden gizli saklı bir şekilde molalarda veya “kaytarma”larda iskambil oynanır. İskambil oynarken madencileri “suçüstü” basmak neredeyse imkansızdır. Çünkü denetime gelen mühendis lambasını kapatsa bile, uzak mesafelerden bile tulumundaki fosforlardan tanınır ve iskambil desteleri ışık hızıyla yok edilir. Denetimciler ve yöneticiler tarafından da bilinen bu üstü-örtük kaytarma kültürü bir kabul olarak devam eder durur.

KÜÇÜK YARALANMALAR, MUTLULUKLAR VE TEBRİKLER

Kristal yapısından dolayı keskin yüzeylere sahip olan kömür düşme, sürtünme, çarpmadan dolayı madencilerde çiziklere, kesiklere, yaralanmalara sebep olabilmektedir. Çiziklerden ötürü nasırlaşmış, sert elleriyle alışık olduğumuz madenci imajının sırrı da biraz bundan kaynaklanır. Ufak bir yaralanma sonrasında simgesel bir kazanımmışçasına bir mutluluk yaratır bu yeraltında. Yaralananın birkaç gün istirahat, rapor alacağı veya iş yükü daha rahat bir pozisyona geçeceği kabulüyle revire götürülen işçiye takılarak ve gülerek geçmiş olsun dilekleriyle imalı bir şekilde sataşırlar. Bu durum elbette yıllar içerisinde edinilmiş, uğruna mücadele edilmiş hiç de önemsenmeyecek bir hak, kazanım olarak karşımıza dimdik durmaktadır. Bazı durumlarda ise revire gidebilmenin, iş bırakmanın/iş yavaşlatmanın taktiği haline gelir. Üzerine belki de hiç konuşulmamış, sözsüz bir anlaşmadır bu. Suistimal edilmeyerek revir sıranın kendisine gelmesini bekler madenciler.

Fıtrat haline getirilmeye çalışılanın ötesindeki güç ilişkilerini görerek; emeğin denetim ve kontrolüyle birlikte işçilerin geliştirdiği direnme pratiklerini sayısız örneklerle tanımlayabiliriz. Maden işçilerinin geliştirdiği bu bireysel direnme stratejileri bilincin henüz kendiliğinden halini yansıtıyor. Yine de bu bilinç de statik değil değişim halindedir. Madenciler yeraltında git gide derinlere ilerlerken; kendi hareket alanlarını da genişletirler. Yine de mütevazılığın ihtiyatın sembolüdürler. Kömür tabanına serilmiş iftar menüleri, ambulans sedyeleri, kirlenmesin diye çıkartılan çizmeler, kirlenmesin diye oturulmayan servis koltukları ve yüzü gözü siyah madenci portrelerinin madenci ölümlerinden çok daha vurgulanması bu nedenledir. Bu boyun eğme görüngüsü, şehitlik, kahramanlık ve fıtrat mitleri de madencilerin kendi gerçekliklerini kapitalizmin bütünselliğinde kavramalarıyla beraber ortadan kaybolacaktır.

 

[1]Mehmet Seyda, Yanartaş, Evrensel Basım Yayın, Ekim 2016, İstanbul.

[2] 1803-1863 tarihleri arasında yasamış olan Fransız Coğrafyacı F. A. Garnier Ereğli`den başlayarak Çaycuma’ya kadar uzanan bölgeyi “kömür rezervleri” olarak belirtmesi Fransızların Uzun Mehmed’ten önce de kömürün yerini bildiklerini bizlere söylüyor.

[3]A.g.e

[4]Karadeniz Ereğli Kaymakamlığı,“8 Kasım Uzun Mehmet’i Anma ve Kömürün Bulunuş Gününde Uzun Mehmet ve Maden Şehitlerimiz Anıldı”, erişim : 29 Nisan 2020.

[5]Ahmet Naim, Yeraltında Kırk Beş Sene, Evrensel Basım Yayın, Hazırlayan: Sina çıladır Haziran 2014, İstanbul.

 

[6]Legends Of America, Tommyknockers of the Western Mines, erişim: 29 Nisan 2020

[7]Berna Ayaz, Ahmet Günaydın, ZonguldakMadencilikMesleğiGeleneğineBağlıOluşanMemoratlarÜzerine Bir Değerlendirme, Motif AkademiHalkBilimiDergisi, 2019, Cilt: 12, Sayı: 26, s. 305-316.

[8]Euronews, Dünya’nın en kuzeyinde bira üretimi, erişim : 29 Nisan 2020

[9]Tahakküm ve Direniş Sanatları, J.C.Scott, Yale University Press, 1990.