Bundan birkaç ay evvel HDP İstanbul Milletvekili Erol Katırcıoğlu AKP’yi Bolşeviklere benzetince sol tandanslı/tınılı sosyal medya mecralarında topa tutulmuştu. Aslında Katırcıoğlu (belki de farkında olmadan) bilhassa Batı’da yaygın bir kanaati, yani Bolşevizmi günümüzün aşırı sağ “popülizminin” bir tür atası kabul eden anlayışı memleket koşullarına uyarlamış oluyordu. Katırcıoğlu’nun beyanatından bir ay önce, Avrupa Konseyi Başkanı Donald Tusk da Polonya’da iktidarda olan (AKP ile aynı siyasal aileye mensup) Yasa ve Adalet Partisi’ni “çağdaş Bolşevizm” olarak tanımlıyordu. Polonyalı siyasetçiye göre geçmişte bu “siyasal barbarlar” (yani Bolşevizm) nasıl mağlup edildiyse bugünün “Bolşevikleri” (yani Yasa ve Adalet Partisi) de pekâlâ yenilebilirdi.[1]  

Komünizmi faşizmin ruh ikizi, geçmiş yüzyılın aşırılıklarından biri ya da kahverengi totalitarizmin kızıl versiyonu sayan “liberal totalitarizm karşıtlığının” günümüzde pek revaçta olduğu malum. Bu anlayışı bir adım öteye taşıyarak komünizm ile “klasik” faşizm arasında varsayılan simetriyi bugüne de teşmil etmek pekâlâ mümkün. “Aşırı” addedilen sol ve sağın “popülizm” etiketi altında birbirine eşitlendiği günümüzde, Bolşevizmle otoriter sağ “popülizm” arasında akrabalıktan dem vurulması şaşırtıcı değil aslında. Örneğin tarihçi Victor Sebestyen’e göre 1917 devrimi, House of Cards dizisinin bir tür Rus versiyonu, Lenin de Frank Underwood’un sinizm ve cinai hırslarının bir asır önce cisimleşmiş halidir.[2] Yakın zamanlı bir Lenin biyografisinin yazarı olan Sebestyen, Bolşeviklerin amaç için her türlü aracı mubah gören bir fanatikler topluluğu olduğu klişesini tepe tepe kullanarak Donald Trump’ın yalan, dezenformasyon gibi araçların kullanımında Lenin’le büyük benzerlik taşıdığını savunur.[3] Ona göre Lenin, “bize Batılı diktatörlükler kadar demokrasilerde de tanıdık olan demagog türüne aittir. O iktidar arayışında halka her şeyi vadetti. Karmaşık sorunlara basit çözümler sundu. Utanmazca yalan söyledi. Sonradan ‘halk düşmanları’ diye etiketlediği bir günah keçisi tanımladı. Kendisini, kazanmanın her şey olduğu şeklinde meşrulaştırdı. Lenin, onun zamanından yüz yıl sonra ‘gerçek-sonrası siyaset’ denilen şeyin isim babasıydı.”[4]

Komünizm faşizmin ayna yansımasıysa günümüzün “neo”, “proto” ya da “post” sıfatlı faşist ya da “aşırı sağ” akımları da pekâlâ güncel Bolşevizmin örnekleri sayılabilir. Böylece Donald Trump, Viktor Orban, Marine Le Pen ya da Jaroslaw Kaczynski gibi ahir zamanlara ait otoriter-sağ siyasal figürlerin aslında Batı sağının geleneğinden çok Bolşevizme yakın oldukları, hatta aslında Bolşevizmin yeni bir versiyonuna işaret ettikleri iddia edilebilir. Stalin devrine dair çok sayıda çalışması olan tarihçi Anne Applebaum’a göre bütün bu figürler, Lenin ve Bolşeviklerin demokrasiye karşı nefretleri, her türlü uzlaşmaya karşı çıkmaları, siyasal manipülasyon tekniklerinde uzmanlaşmaları ve belli sosyal grupları başka gruplar aleyhine kışkırtmaları, şiddeti bir siyasal araç olarak kullanmaları gibi bir dizi özelliği paylaşmaktadırlar. Applebaum, geçmişte nasıl Bolşevikler gibi “aşırı” bir grup merkez siyasetin buhranından yararlanarak iktidara gelmişse aynı tehlike bugün için de geçerlidir.[5]

Ekim devriminin yüzüncü sene-i devriyesinde bu tema iyice yaygınlaşmıştır. Mesela BBC’nin devrimin yüzüncü yılı vesilesiyle hazırladığı ve Renny Bartlett’in yönettiği, Russia 1917: Countdown to Revolution adlı belgesel, “Lenin’in günleri yeniden mi geliyor” sorusuna tarihçi Simon Montefiere’nin yanıtıyla biter: “Bugünün dünyasında yaygın olan coşkun popülizm ve hakikat sonrası (post-factual) siyasete dair çok şey Lenin’e, o mutlak siyasal manipülatöre kadar geri götürülebilir. Lenin fanatik bir Marksist olsa da aslında pragmatizmin ustasıydı. O siyasetin kimin kimi kontrol ettiğine dair olduğunu ve amaçlarına ulaşmak için her yolun mubah olduğunu anlıyordu.”

Bolşevizmi ve devrimi sağ otoriterizmin güncel yükselişiyle bağlantılandırmaya dönük girişimlere daha “resmi” düzeydeki platformlarda da rastlanır. Mesela Avrupa Parlamentosu’nda 1917’deki “totaliter devrime” dair tartışmalar esnasında, AB’den Sorumlu Estonyalı Bakan Matti Maasikas, “popülist akımlar Avrupa entegrasyon sürecini tehdit ediyor. Bu hususu vurguluyorum, zira Bolşevik ideolojinin kökeni popülizmdir” diye konuşur. Litvanyalı parlamenter Sandra Kalniete ise 1917 devrimine dair konuşmasında, “yükselen otokratik eğilimlere ve sağ ve sol popülizm biçimlerine karşı Avrupa değerleri yeniden canlandırılmalı” demekten kendini alamaz.[6]

IŞİD’in atası Bolşevikler mi?

Bolşevizm ahir zamanlarda sadece radikal sağ popülizmle eş tutulmaz; Bolşevikleri IŞİD ile mukayese etmeye dönük de şaşırtıcı yaygınlıkta bir eğilim vardır. Bu, IŞİD’in Musul’u ele geçirerek beklenmedik bir yükselişe geçtiği dönemde yapılmaya başlanan bir kıyastır. Mesela Stephen M. Walt, Foreign Affairs’te şöyle yazar: “İslam Devleti, devlet kuran devrimcilerin uzun listesinde, Jakobenler, Bolşevikler ve Kızıl Kmerlerin izinden giden son örnektir.”[7]Jack Goldstone, Reuters’ta benzer bir yorumda bulunur: “İslam Devleti bir yüzyıl önceki Bolşevik rejimi gibi yükselen bir devrimci güçtür.”[8] Andrew Stuttaford, muhafazakâr yayın organı The National Review’de aynı izleği takip eder ve IŞİD’in Irak ve Suriye’deki konumunun iç savaşın başlarındaki yeni Sovyet rejimini hatırlattığını belirtir.[9] Tom Galvin de aynı benzetmeyi yapar: “IŞİD, Lenin’in yüzyıl önce benimsediği dünya çapındaki şiddet ve karmaşaya benzer bir tehdidi gündeme getiriyor. Her ikisi de aynı tipte insanlar için çekici geliyor: mevcut dünyanın onlara çok az şey vadettiğini hisseden genç, tatminsiz erkekler.”[10] Fox News’un “terörizm uzmanı” Walid Phares, “IŞİD Nazizm ve Bolşevizme benzer bir radikal ideolojiyi ortaya saldı” diye yorumda bulunur.[11] Amerikalı uluslararası ilişkiler yorumcusu Srdja Trifkovic ise İslamcı terörizmin Dar-ül İslam’ı Dar-ül Harp aleyhine genişletme stratejisini Bolşeviklerin enternasyonalizmi ve “devrimi ihraç” hedeflerine benzetir.[12]

Görüldüğü gibi Bolşevizm cihatçı şiddetin bir metaforuna dönüştürülmüştür adeta. Bu benzetme belli ki kalıcı olur ve devrimin yüzüncü yıldönümünde yeniden tedavüle girer. Amerikalı popüler tarih kitapları yazarı Arthur Herman’a göre Lenin, terör ve zor yoluyla yeni ve daha iyi bir dünya yaratabileceğine inanıyordu. Herman için Lenin’in totalitarizm ve nihilizmi birleştiren zihin dünyası, günümüzde IŞİD ve El Kaide’de vücut bulmaktadır.[13] Biraz evvel andığımız Andrew Stuttaford da devrimin yüzüncü yılı vesilesiyle kaleme aldığı yazısında, Bolşeviklerin dünyayı kanla temizlemeye dair binyılcı inanışını bugün IŞİD’in temsil ettiğini ifade eder.[14] Tarihçi Niall Ferguson, Washington’daki Komünizmin Kurbanlarının Hatırası Vakfı’nda yaptığı konuşmada, İslamcıların Bolşeviklerin başarısını tekrar etme riski olduğuna dair inancını aktarır.[15] Ferguson bir başka konuşmasında, “Orta Doğu’da hilafet kuran heriflerin” küçümsenmemesi gerektiğini, çünkü bulundukları konumun “kabaca Bolşeviklerin 1917’deki durumuna” benzediğini belirtir.[16] Tarihçi Orlando Figes de bu koroya katılarak 1917 devrimine dair popüler kitabının yeni önsözünde, “IŞİD’in kullandığı bütün yöntemler –devrimci bir devlet kurmak için savaş ve teröre başvurma, takipçilerinin tabi olduğu fanatik bağlılık ve askeri disiplin ve propagandanın etkili biçimde kullanılması– önce Bolşevikler tarafından iç savaş sırasında mükemmelleştirilmişti” diye yazar.[17] Leon Aron da The New York Review of Books’ta IŞİD’in tıpkı Bolşevikler gibi “küçük bir aşırılıkçı grup” iken geniş toprakları işgal eden ve dünyanın dört bir yanında taraftar toplayan bir harekete dönüştüğünü aktarır. Bolşeviklerin “binyılcılığının” (iki hareket arasındaki ideolojik farklara karşın) IŞİD’in bir tür öncülü olduğu iddiasını yineler.[18]

Kimden hesap sormalı?

Bolşevizmin ahir zamanın felaketlerinin bir öncüsü sayılması basit bir teşbihte hata değil elbette. Şu son otuz küsur yılda devrim fikrinin itibarsızlaştırılması ve devrimin hafızasının likidite edilmesi sürecinde egemenlerin ne kadar yol kat ettiğinin meşum bir işareti. Devrim cinai bir suç, Bolşevizm de komplocu bir kriminal örgütten ibaretse onu günümüzün otoriter rejimleriyle, aşırı sağla, hatta hatta cihatçı-mezhepçi şiddetle özdeş kılmanın yolu açılır. Bu yolu döşeyen liberal totalitarizm karşıtlığı, komünizm ile faşizmi özgürlüğün Janus başlı düşmanı, modern totalitarizmin iki ayrı örneği sayar. Buna göre, komünizm de tıpkı faşizm gibi içkin olarak totaliter bir teori ve pratiktir; komünizm ile faşizmin “suçları” arasında bir “simetri” vardır. Dolayısıyla günümüzde, Enzo Traverso’nun deyişiyle, “devrimi düşünmek bile suçla özdeşleştirilmiştir; devrim otomatik olarak ‘komünizm’ kategorisine indirgenmiş ve yirminci yüzyıl tarihinin ‘totalitarizm’ bölümünde arşivlenmiştir. Devrim Terörle özdeşleştirilmiş ve Terör de canice bir ideolojinin tutarlı bir şekilde gerçekleştirilmesine indirgenmiştir. […] Yeni Restorasyon’un tarihçileri komünizmi içkin olarak totaliter bir ideoloji ve pratik diyerek topyekûn mahkûm etmeye giriştiler. Her türlü özgürlükçü boyutundan yoksun kalan komünizm belleği tiranlar yüzyılının arşivinde sınıflandırıldı.”[19]

Gerçekten de günümüzde 20. yüzyılın tüm felaketlerinden, barbarlıklarından devrimleri ve elbette devrimcileri (“aşırılıkları”) sorumlu tutmak çok popüler. Toplama kamplarının, kitlesel kıyımların ve totalitarizmin baş sorumlusu artık devrimler, özellikle de Fransız ve Rus devrimleridir. Dolayısıyla 21. yüzyılın gerçek ve muhtemel felaketlerinin de faturasının şimdiden “Bolşevizme” kesiliyor olması şaşırtıcı değildir. Sanık sandalyesine oturtulanlar cellâtlar değil, kendi kaderlerini ellerine alma cüretini gösterenlerdir artık.

Yüz yıl önce katledilen Rosa Luxemburg, devrimin hemen akabinde Bolşeviklere dönük ciddi eleştirilerde bulunmaktan çekinmezken onları tarihsel bir kırılmaya “cüret etmeleri” dolayısıyla heyecanla övüyordu. Günümüzde ise kınanan, eleştirilen, itham edilen tam da bu cürettir. Oysa Daniel Bensaid’in dediği gibi, “hesap soruyor olmamız gerekenler, karar verme anında buna cüret edememiş olanlardır. […] Başarısız ve ihanete uğramış devrimlerin bedelini ve zaman risk alma zamanıyken kaçıp gidenlerin sorumluluğunu kim açıklayabilir? Almanya ve Avrupa için 1918-1923 arasında tamamlanmadan sonlandırılmış devrimin nasıl bedellerle sonuçlandığını kim söyleyebilir?”[20]

Tarih “olmuş olandan” ibaret değilse eğer şu soruyu sormak meşrudur: Faşist barbarlığın müsebbibi Fransız Devrimi’nin “genel irade” ile yolunu açtığı totalitarizm dalgası ya da Rus Devrimi’nin yarattığı siyasal saflaşmanın “aşırılıkları” mıdır? Yani devrimlerin olmuş olması mıdır yoksa mesela Almanya’da 1918-1923 yıllarında devrimin gerçekleşmemesi, gerçekleşememesi midir? Rusya’da başlayan işin Avrupa’nın geri kalanında tamamlanamaması mıdır? Eğer illa lüzumluysa kimden hesap sorulmalıdır? Yüzyıl önce Alman devrimi protofaşistlerin, yani müstakbel nazizmin kadrolarının önünü açan sosyal demokrasi tarafından ezilmişti. Yüz yıl sonrasının neo ya da postfaşizmlerinin önünü açansa sağı ve “soluyla” günümüzün (Tarık Ali’nin deyimiyle) “aşırı merkezidir”. Polonya’dan Türkiye’ye, Brezilya’dan Filipinler’e, Avusturya’dan Hindistan ve ABD’ye günümüz melanetlerinin öncülü de müsebbibi de aşırılıkçı “Bolşevizm” değil, sağı ve “soluyla” o liberal merkezin kendisidir…

Bir hatırlatmayla bitirelim: Liberalizm, sistematik köleciliğin ya da emekçilerin (1845-1852’de İrlanda’daki “büyük kıtlık” misali) açlıkla terbiye edilmesinin savunusunu, mülkiyet ve özel alanların devletin “despotik” müdahalesine karşı korunması adına üstlenebilen bir düşünce sistemiydi. “Kendi başına bırakılsa”, yani mesela köle ve sömürge haklarının ayaklanmalarının (Haiti Devrimi) ve emekçilerin direniş ve mücadelelerinin (Ekim Devrimi) basıncı olmasa, doğumundan gelen bu seçkinci-aristokratik niteliğini muhtemelen muhafaza edecekti.[21] Bu anlamda liberal-parlamenter demokrasilerin doğuşu, liberalizmin kendi doğrusal evrimiyle değil, bu iki tarihsel dalganın karşı basıncıyla mümkün oldu. Bu iki mücadele dalgasının (elbet şimdilik kaydıyla) geri çekilmiş olması, bizatihi devrim fikrinin itibarsızlaştırılması, meydanı sağa, yani liberalizmin seçkinci damarıyla güya ona karşı olan radikal-aşırı sağın otoriter-muhafazakâr “popülizmine” bırakıyor. Sağın sağla mücadelesi sürecindeyse liberal-parlamenter demokrasiler çürüyor. Devrimsiz kalan “demokrasi” kendi kendini yiyip bitiriyor.

Not: Devrim fikrinin itibarsızlaştırılması ve devrimin belleğinin likidasyonu hakkında daha geniş bir tartışma için Doğan Çetinkaya ile birlikte kaleme aldığımız Gelecek 1917 Tarih Devrim Kültür başlıklı kitaba (Habitus Kitap, 2018) bakılabilir.

[1] EU’s Tusk Likens Polish Government to Contemporary ‘Bolsheviks’, https://www.voanews.com/a/donald-tusk-european-council/4653495.html

[2] Josef Joffe, “The First Totalitarian”, https://www.nytimes.com/2017/10/19/books/review/victor-sebestyen-lenin-biography.html

[3] “Vladimir Lenin Biographer: ‘He Is the Godfather of Post-Truth Politics’”, http://time.com/5013096/vladimir-lenin-biographer/

[4] Aktaran, Roland Elliott Brown, “How Lenin manipulated the Russian Revolution to his own ends,”https://www.spectator.co.uk/2017/03/how-lenin-manipulated-the-russian-revolution-to-his-own-ends/ Sebestyen son kitabı şudur adı zaten içeriğini ele vermektedir: Victor Sebestyen, Lenin: the Man, the Dictator and the Master of Terror, (New York: Pantheon Books, 2017).

[5] Anne Applebaum, “100 years later, Bolshevism is back. And we should be worried,” https://www.washingtonpost.com/opinions/global-opinions/bolshevism-then-and-now/2017/11/06/830aecaa-bf41-11e7-959c-fe2b598d8c00_story.html

[6]https://multimedia.europarl.europa.eu/en/legacy-of-1917-totalitarian-bolshevik-revolution_I146380-V_v

[7] Stephen M. Walt, “ISIS as Revolutionary State,” https://www.foreignaffairs.com/articles/middle-east/isis-revolutionary-state

[8] Jack Goldstone, “A strategy for defeating Islamic State from an unlikely source,” http://blogs.reuters.com/great-debate/2015/03/11/for-islamic-state-war-hints-look-to-the-bolsheviks/

[9] Andrew Stuttaford, “ISIS: A Bolshevik Precedent?”, http://www.nationalreview.com/corner/418698

[10] Tom Galvin, “When dealing with ISIS, past lessons from communism apply,” http://thehill.com/blogs/congress-blog/foreign-policy/240239-when-dealing-with-isis-past-lessons-from-communism-apply

[11] Walid Phares, “ISIS has Unleashed A Radical Ideology, Like Nazism and Bolshevism”, https://radio.foxnews.com/2015/06/26/isis-has-unleashed-a-radical-ideology-like-nazism-and-bolshevism/

[12] Srdja Trifkovic, “Islamic Mindset: Akin to Bolshevism”, https://www.chroniclesmagazine.org/islamic-mindset-akin-to-bolshevism/

[13] Arthur Herman, “One Hundred Years of Hell”, http://www.nationalreview.com/article/453469/russian-revolution-centenary-100-years-communist-hell

[14] Andrew Stuttaford, “The Bolshevik Beacon to Humanity”, http://www.nationalreview.com/corner/453296/bolshevik-beacon-humanity

[15] Niall Ferguson, “The cautionary tale of the Bolshevik revolution”, https://www.bostonglobe.com/opinion/2017/11/13/the-cautionary-tale-bolshevik-revolution/M7KZAXSCDbHwBaiGaZo3gJ/story.html

[16] Niall Ferguson, “Our turbulent times: Niall Ferguson on Trump, Brexit and ISIS”, https://www.theaustralian.com.au/news/inquirer/our-turbulent-times-niall-ferguson-on-trump-brexit-and-isis/news-story/96331d9c02c25d043984b74d18dc119c

[17] Aktaran, Rob Sewell, “Once Again: In Defence of Lenin – a reply to Orlando Figes”, https://www.bolshevik.info/once-again-in-defence-of-lenin-a-reply-to-orlando-figes.htm

[18] Leon Aron, “Kingdom Come: Millenarianism’s Deadly Allure, from Lenin to ISIS”, http://www.nybooks.com/daily/2018/02/13/kingdom-come-millenarianisms-deadly-allure-from-lenin-to-isis/

[19] Enzo Traverso, Geçmişi Kullanma Kılavuzu, çev. Işık Ergüden, (İstanbul: Versus Kitap, 2009), s. 77-80.

[20] Daniel Bensaid, “20. Yüzyılda Devrimin Yazgısı Stalinizm ve Bolşevizm,” LevTroçki, Stalinizme Karşı Bolşevizm içinde, çev. Sanem Öztürk, (İstanbul: Yazın Yayıncılık, 2008), s. 31.

[21] Bu hususta bkz. Domenico Losurdo, Liberalism: A Counter-History, (London: Verso, 2014).