Geç neoliberal dönemde cinsiyeti tartışmak

Kadın cinayetleri, çocuk istismarı, çocuk gelinler, kürtaj, pornografi, translar, kuirler, LGBT+ alfabede harf, “insan”da huzur bırakmayan konular. Üstelik bu konuları dillendiren genelde kendisine “bayan” denmesine bile itiraz eden, eşitlik talep edip 8 Mart yürüyüşlerinde erkek görmeye tahammül edemeyen kadınlar hatta “kadın mıdır kız mıdır bilinmeyenler”. Onlar da yetmezmiş gibi bir de Onur adını verdikleri yürüyüşlerde ortalığa saçılan bu kez de erkek midir kadın mıdır belli olmayan “sap”kınlar var. Bu arada “Onur” ne de güzel bir “erkek” ismi değil mi? Endişelenmeyin kadın ve erkek isimleri ile ilgili fazlası ile banal ve ajitatif örneği verip işte gördünüz mü sadece erkekleri böylesine sıfatlara layık görüyorsunuz demeyeceğim. Yaşadığımız ve anlatmaya çalıştığımız her şey fazlasıyla banal ve ajitatif zaten. Hepimiz toplumsal cinsiyet düzeni ile doğallaşan bir şiddet ile sarmalanmış durumdayız.

Sorun şiddetin “norm”alleşmesi hatta hem toplumsal hem hukuksal açıdan bir norm olarak kabul edilmesi. Hegemonik erkeklik biyolojik cinsiyete bakmaksızın herkese korku salıp itaat üretiyor. Ancak her gün önümüze çıkan birbirinden trajik olaya, rakam olarak bile korkutucu bir boyuta ulaşmış tabloya rağmen cinsiyete dayalı şiddeti bile tartışmak kolay değil. Ne vakit toplumsal cinsiyetten söz açmaya çalışsak aynı soru ile karşılaşıyoruz: Ekonomik kriz hepimizi yaşayamaz hala getirmişken, ülke toplumsal olarak kutuplaşmışken hukuk devletinin dahi ortadan kalktığı böylesine bir atmosferde bu tartışmanın yeri ve zamanı mı?

Sol muhalefet bu soruyu genelde olabildiğince naif şekilde ama tartışmaya yer vermeyen bir kesinlik içerisinde dile getiriliyor. Zaten bütün sorunlarımızın kaynağı kapitalist sistem değil mi? Bir devrime bakmıyor mu her şeyin değişmesi? Şimdilik biraz huzur versek? Tek kurtuluş yolu zincirlerinden başka kaybedecek şeyi olmayan herkesin bir araya gelmesi değil mi? Kadınmış, erkekmiş, geymiş, kuirmiş, hele bir de siyahi mülteci bir geymiş. Hepimiz ezilen değil miyiz? Zincirleri birbirine dolayıp hepimizi hareketsiz hale getirmekten başka ne anlama gelir bütün bu tartışmalar? Sadece muktedirlerin işine yaramaz mı? Kime nasıl hitap edeceğimizi şaşırmışken nasıl birlik olup mücadele edebiliriz? Doğrusunu söylemek gerekirse bence tüm bu eleştiriler ve hatta suçlamalar bol atıflı tarihsel materyalist açıklamalarla süslense bile ancak “hayatın yeşil ağacı”nı çoktan bir yana bırakmış idealist bir zihnin ürünü olabilir ancak. Üstelik bu idealist zihin ideolojik kaygılarla kapılarını güncel tartışmalara kapattığından olsa gerek neoliberal küresel dönüşümden, güvencesiz esnek üretim şekillerinden, çocuk işçiliğin ve ev içi emeğin bu yeni sistemde oynadığı rolden de sanırım bihaber. Zincirlerimiz gerçekten bir hayli karışmış durumda ama bunu yapan sistemin ekonomik alt yapısını toplumsal cinsiyet veya ataerkil sistemle birlikte okuyarak daha derinlikli bir tartışmanın konusu haline getiren kapitalist sömürüyü, cinsiyetçilik, ırkçılık, post emperyalist tartışmalar, bölgesel savaşlar ve mülteci krizleri ile yan yana getirerek keşisimsel bir analizle ortak bir mücadele hattı örmeye çalışan feministler ya da kuirler değil, neoliberal kapitalist sistemin ta kendisi. Çünkü yapılması gereken durumu yok saymak değil çözümlemeye uğraşmak.

Diğer yandan muhafazakârlar bakımından bu tartışmanın kendisi zaten “doğaya” aykırı. Cinsiyet düzenine karşı çıkmak doğayı reddetmek demek. Kadınsan kadınsındır. Erkeksen erkek. Toplumda herkesin belli rolleri ve uyması gereken kurallar vardır. İnsan topluluğunun devamını sağlayan zaten bu sayede ortaya çıkan düzendir. Düzende zaman zaman aksaklıklar olabilir. Sapmalar olabilir, suç işlenebilir. Dolayısıyla “doğal” olanı reddeden ya hasta ve sapkındır ya da suçlu. Şüphesiz ne sapkınlık ne de suçluluk sadece hukuk çerçevesinde belirlenmez. “Fıtratları gereği” iki zıt kutup olan kadın ve erkekten kurulu ikili cinsiyet sistemi ve ancak topluluğun devamı için meşru görülen heteroseksüel cinsel ilişki bütün toplumsal normlar tarafından içerilir. Toplumun biricik “yapı taşı” olan aileden başlayarak toplumsallaşma süreci içinde bu normlar içselleştirilir. Tam da bu nedenle, benzer süreçler içinde büyüyüp gelişen her birimiz için en kolay çözüm “doğal” olana yönelmek, ortaya çıkan sorunların düzenin bozulması sonucu olduğunu kabul edip düzeni “muhafaza” etmeye çalışmaktır.

Muhafazakârlık deyip geçmeyelim, neoliberal küresel sistemin yarattığı sorun ve çatışmalar karşısında muhafazakarlık dünya çapında güç kazanıyor. Ancak yeni muhafazakârlık geleneksel muhafazakarlıktan farklı olarak otoriter bir popülizme karşılık geliyor ve yabancı düşmanı milliyetçi bir söyleme dayanıyor. Vatandaşların haklarını koruyan ve finans piyasalarını düzenleyen hukuksal düzenlemelerin geç neoliberal sistemin ihtiyaçları doğrultusunda tek tek ortadan kaldırılması yitip giden güzel günlere yönelik muhafazakar arayışları çoğaltırken, derinleşen ekonomik kriz ve solun güçlü bir alternatif geliştirememesi nedeniyle ABD’den Hindistan’a, Macaristan’dan Polonya’ya Rusya’dan Türkiye’ye pek çok ülkede muhafazakar popülist rejimler değişen dünyada kendini giderek tehdit altında hisseden “çoğunluğa” hitap ediyor. Meşruluğunu hak ve özgürlükler yerine otoriter liderlerden alan bu rejimlerin “çoğunluğu” korumak için ortaya attığı politikaların başında ise iş güvencesinin, sosyal hakların ve yardımların kısıtlanması ve ekonomik eşitsizlikten sorumlu tutulan yabancıların, mültecilerin, kadınların ve LGBT+’ların düşmanlaştırılıp dışlanması geliyor. Yeni sistemde iktidarların kamusal alanı tekelci medya yoluyla belirlemedeki güçleri düşünüldüğünde bu düşmanlaştırmanın zaten yapısal olan şiddeti artırması kaçınılmaz.

Türkiye’de cinsiyete dayalı şiddetteki ve mizojinik ve homofobik söylem ve politikalardaki artış genelde siyasal İslam’ın artan hakimiyeti ile açıklansa da, aslında durum muhafazakar popülist iktidarlarla yönetilen diğer ülkelerdenkinden pek de farklı değil. Örneğin, Avrupa’daki sağ popülist parti ve hareketler üzerine yapılan kapsamlı bir araştırma, bu sağ popülist yapıların başlıca politik konu ve stratejisinin muhafazakâr aile yapısı olduğunu ve bu ailenin erilliğe, heteroseksüelliği, beyaz ırka ve dindarlığa dayalı olarak tanımlandığını ortaya koyuyor . Tanıdık geldi mi? Bir başka örnek, bu ay içinde Macaristan’da üniversitelerdeki toplumsal cinsiyet çalışmalarının ekonomik olarak rasyonel olmadığı ve değer-merkezli toplum yapısına zarar verdiği gerekçesi ile kapatılması. Türkiye’de KHK’larla ihraç edilen barış akademisyenlerinin büyük bir bölümünün feminist olduğunu hatırlatmama gerek yok sanırım. Yine de ikna olmadıysanız en iyi örneği sona sakladım: Temmuz ayında Bulgaristan Anayasa Mahkemesi kısa adı İstanbul sözleşmesi olan Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’ni “cinsiyetlerin biyolojik ve toplumsal boyutlarının birbirinden ayırarak insan soyuna ilişkin ikili cinsiyet anlayışının dışına çıktığı” ve “biyolojik cinsiyetten başka cinsiyetlere hukuki tanıma sağlayacağı” gerekçesi ile Bulgaristan Anayasası’na aykırı buldu. Yeni Akit gazetesi haberi “Türkiye’nin Başına Bela Olan İstanbul Sözleşmesi’ne Bulgaristan’dan Red” başlığı ile verdi.

Bu başa bela sözleşmeye İstanbul Sözleşmesi adının verilmesinin sebebi İstanbul’da imzaya açılmış ve 2011 yılında ilk olarak sözleşmeye ön ayak olduğunu övünçle ifade eden Türkiye hükümeti tarafından imzalanmış olması. Hali hazırda CEDAW (Kadınlara Karşı Her Tür Ayrımcılığın Önlenmesi Uluslararası Sözleşmesi) ile birlikte toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak için ortaya konan en önemli hukuki düzenlemelerden biri kabul edilen sözleşme artık tabiri caizse anavatanında sadece muhafazakar basın tarafından değil, sözleşmeye bizzat imza atan siyasiler tarafından eleştiriliyor, sözleşme ve sözleşmeye dayanarak hazırlanan 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi Yasası ailelerin parçalanmasına zemin hazırladığı gerekçesi ile yürürlükten kaldırılmak isteniyor. Buna sebep bu düzenlemelerin sürekli dillendirildiği gibi kadınların eşlerini keyfi olarak sokağa atabilmelerini sağlaması ya da sürekli yoksulluk nafakaları nedeniyle yoksullaşan erkekler değil. Zaten bahsi geçen uzaklaştırma şiddeti önlemek için verilen bir koruma tedbirinden ibaret. Ne kadar uygulandığını kadın cinayetlerine ilişkin rakamlara bakarak anlayabilmek mümkün. Boşanmış erkeklerin kıyamet koparmasına neden olan nafakalar ise genelde 200-250 TL civarı. Kimseyi yoksul ya da zengin etmeyecek tutarlar. Üstelik çoğu zaman ödenmeyen, eş sigortasız çalışıyorsa tahsil edilemeyen, kadın boşanmada kusurlu görülürse zaten talep edilemeyen tutarlar bunlar. Kadının boşanmada kusurlu sayılması için ise kendisine sürekli fiziksel şiddet uygulayan kocasına bir kez tokat atması yahut “Ne biçim erkeksin sen!” demesi bile yeterli. Zaten eşine tokat atan ya da böyle bir cümle söyleyen kadın eşi tarafından öldürüldüğünde fail haksız tahrik indirimlerinden bile yararlanabiliyor.

Anlatmaya çalıştığım şey hukukun cinsiyete yaklaşımının muhafazakâr bakış açısından hiç de farklı olmadığı aslında. Hukuk ancak “sapma” ortaya çıktığında ya da uyuşmazlık olduğunda yani kamusal alanda güvenlik riski oluştuğunda ve düzen bozulduğunda devreye girer. Düzen devlettir, düzen toplumdur, düzen toplumsal kurumlardır, ailedir, ikili cinsiyet sistemidir. Üstelik aile denildiğinde artık hukuki müdahalenin sınırlı olduğu özel alana girilmiş olur, cinsiyet ve cinsellik ise bu alanın en mahrem bölümüdür. Görülmemelidir, duyulmamalıdır, konuşulmamalıdır. Mahrem alan o kadar karanlıkta kalmıştır ki, bireyselliğin tartışılmaz bir değere sahip olduğu, cinselliğin iyiden iyiye piyasalaştırıldığı neoliberal dünyada dahi toplum içinde insan kendi bedenine hala yabancıdır. Beden ve cinsellik doğanın kontrolünde kabul edilir. Kamusal alandaki erkek egemenliği özel alanda erkek egemenliğine bağlıdır. Kadın sadece gerektiğinde özel alandaki erk tarafından korunur. Liberal hukuk söylemine karşın modern hukuk da diğer toplumsal normlarla aynı toplumsal cinsiyet sistemini içerir ve sürdürür. Geleneksel normların ve toplumsal cinsiyet düzeninin özel alanda korunması itaatin öğretilmesi ve bakım yükünün ücretsiz ev içi emekle karşılanması bakımından sistemin ihtiyaçlarına uygundur. Ancak hukuk toplumsal normlarla uyumlu düzenlemelerle bir yandan toplumsal kontrolü sağlayıp düzeni muhafaza ederken diğer yandan değişime açık yapısı nedeniyle iktidara araçsal imkânlar sunar. Bu nedenle, iktidarın meşruluk arayışı içinde olduğu süreçlerde toplumsal mücadeleler hukuki kazanımlar getirebildiği gibi, ekonomik sistemin ihtiyaç ve arayışları da farklı hukuki düzenlemelere neden olabilir.

Feminist mücadele içinde de hukukun araçsal yapısı pragmatist bir yaklaşımla kullanılarak önemli hak kazanımları elde edildiği gibi, doksanlı yılların sonu iki binli yılların başına denk gelen geç neoliberalizm derinleşen gelir eşitsizliklerini, feminizm ve LGBT+ yanlısı, ırkçılık karşıtı, çok kültürcü özgürlükçü bir söylemle örtmeye çalışırken hem ulusal hem uluslararası planda önemli hak ve özgürlükler hukuken güvence altına alınmıştır. Örneğin, Türkiye’de 90’lı yılların başından itibaren gelip kitleselleşen feminist mücadele ile önemli hukuki kazanımlar elde ettiği gibi, bugün artık popülist otoriter bir yönelim içinde olan neoliberalizmin başlangıcı kabul edilen ve “ilerici” neoliberalizm olarak adlandırılan dönemde pek çok uluslararası insan hakları düzenlemesi ile birlikte toplumsal cinsiyete yer veren ilk hukuki metin olan İstanbul Sözleşmesi de yürürlüğe girmiştir. Bu düzenlemenin AKP gibi bugün hak ve özgürlüklerle yan yana anılması oldukça güç bir siyasi partinin politikaları çerçevesinde gündeme gelmesi bu nedenle şaşırtıcı olmadığı gibi, o dönemde dahi sözleşmenin iç hukuktaki yansıması olan 6284 sayılı yasanın Türkiye’deki feminist hareket bakımından yetersiz görüldüğü hatırlatılmalıdır. Yasa sözleşmeden farklı olarak adından başlayarak kadın yerine aileyi korumayı öne almış, ev içi şiddet yerine aile içi şiddet teriminin tercih edilmesi iktidarın toplumsal cinsiyet konusunda tutarlı bir bakışa sahip olmadığını ortaya konmuştur. Neoliberalizmin geçirdiği dönüşümü zaten mevcut olan muhafazakâr karakteri ile birleştirip öncü bir otoriter popülist yönetim haline gelen AKP’nin bugün geçmişte küresel sisteme uyum sağlamak niçin attığı adımları geri almaya çalışması da bir o kadar “doğal”dır.

Asıl sorun, bir yandan Türkiye’deki otoriter dönüşümü ve artan şiddeti, küresel dönüşümden kopuk şekilde muhafazakarlık-laiklik, emperyalizm-antiemperyalizm gibi sınırlı tarihsel ve teorik bilgilere dayalı ikiliklerle çözümlemeye çalışmak diğer yandan ise ortaya koyduğu güçlü ve direngen muhalefete rağmen feminist ve kuir mücadeleyi reformist, işbirlikçi yahut yersiz olarak yaftalamaya çalışmaktır. Kabul ettirilmeye çalışıldığının aksine ne ırkçılık karşıtlığı ne feminist ve LGBTİ+ mücadeleleri ilerici neoliberalizm ile doğan “yeni toplumsal hareketler” olmadığı gibi, bu toplumsal mücadelelerin elde ettiği hukuki kazanımlar sergiledikleri özverili ve kucaklayıcı muhalefetten ayrı düşünülemez. Üstelik hukukun bir mücadele aracı olarak kullanılması ile elde edilen hak kazanımları toplumun çeşitli kesimlerinin muhalefetten dışlanmasına neden olacaksa buna kutsallara baş kaldırma pahasına Avrupa işçi sınıfı ile başlanmalıdır. Önemli olan tarihsel bir birikime dayalı, pratikteki mücadele deneyimleri ve teorideki tartışmalarla birlikte genişleyen renkli ve büyük bir toplumsal mücadele hattı oluşturmaksa cinsiyet tartışmaları için hiç de erken olmadığı açıktır. Mevcut tartışmalara ciddiyet ile kulak verildiğinde olağanüstü hal sürecinde dahi sokakları doldurmaya başaran bu güçlerin sergilediklerinin renkli bir gösteriden ibaret olmadığı kolaylıkla anlaşılacaktır.

KAYNAKF. CEREN AKÇABAY
PAYLAŞ