GÖKÇE OKAY: ÇIKIŞ NOKTASINDAKİ İLK, SAF DUYGUNUN PEŞİNDEKİ SANATÇI

NİLGÜN TUTAL

“Bir duygu, bir düşünce, bir mesele…meselelerim vardır, bunlar genellikle insan olmakla alakalıdır. İnsanın insanla ve çevredeki her varlıkla ilişkisi, o aradaki duygu ve düşünceler benim konularımdır. Kendimi bir ritme kaptırır önce işime yüklenirim. Dağılırım, dağıtırım ama bir yerde sakinleşmek gerekir ve bu sefer de tam tersi bir prosedüre doğru gitmeye başlarım. Karşımda duran heykel veya resmi çıplaklaştırmaya fazlalıkları atmaya ve ilk çıkış noktamdaki duyguyu bulmaya çalışırım.” (Gökçe Okay)

“Tensel biçimiyle aşk mı? Weil buna hayır der. Ya dostluk? Kuşkusuz evet ama sadece Maurice Blanchot’nun tanımladığı anlamda dostluğa evet, der : “Öteki’ne açık olmak, ondan sorumlu olarak Ötekini keşfetmek, asla yakamdan düşmeyen Öteki’yle uyanış ve ötekiyle şaşkınlıktan kurtuluş ve aydınlanma, Öteki’nin Yüceliğinden ve onu benden daha çok İyiye yakınlaştıran şeyden (Pascal’ın dediği gibi cinsel bir arzu olmadan) haz almak.”[1]

Gökçe Okay  Delagrange 1990-1995  yıllarında Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü’nde lisansını yaptı, okulu birincilikle bitirdi. 1995-1999 yıllarında Ecole Nationale Supérieure des Beaux Arts de Paris’de (Paris Güzel Sanatlar Okulu) güzel sanatlar eğitimi aldı.

2019 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi’nde  heykel dalında Heykel Sanatında Belleğin İfadesi Olarak Kumaş Kullanımı başlıklı yüksek lisans tezi ile yüksek lisans derecesini aldı.


Nilgün Tutal, Gökçe Okay

Bu tezde temel savı, 1960’lı yıllarda heykel yapan sanatçıların, özellikle kadın sanatçıların (…) eserlerinde kullandıkları yöntem dikiş, malzeme de kumaş olduğu için kadının özel alanıyla sınırlandırılan ve  bu nedenle değeri çok takdir edilmeyen deneyim ve pratikleri sanatla ifade etmekte gösterdikleri cesaret olduğuna dayanıyordu. Örneğin tezinde söz konusu olanın sadece malzemenin kumaş olmasından kaynaklanmayan, ama belleğin bu malzeme ve yöntem üzerinden yeniden inşa ediliyor oluşundan gelen önemini örnekleriyle gözler önüne sermiştir[2].

Tez Marie Noel’in Şarkı şiiriyle açılıyor:

Kapımdan içeri girdiğinde

Sırtta gölge, parmaklarda kış

Ağır bir çarşafın kenarını dikiyordum

Kim bilir ne kadar zamandır buradaydım?

Ve dikiyordum, dikiyordum, dikiyordum…

Kalbim! Sen ne yapıyordun? [3]

Bu dizeler Okay Delagrange’ın sanatçı hassasiyetine çok iyi tanıklık ediyor. Nasıl mı? Beraber keşfedelim…

Okay Delagrange resim, sinema ve psikanaliz ile sanatı konu olan ulusal ve uluslararası atölyerlere katıldı, eserler verdi. 1993 yılından itibaren ulusal ve uluslarası heykel, resim, camaltı gibi farklı sanat alanlarında sergiler açmaya başladı. 2011-2016 yılları boyunca tiyatro dekor ve kostümü ile sergi kürotarlüğü de yapan Okay Delagrange, aynı zamanda 2009 yılından bu yana içlerinde Bilgi Üniversitesi ve Fransız Pierre Loti Lisesi gibi kurumların da yer aldığı farklı kurum ve kuruluşlarda güzel sanatlar eğitmenliği yapmaktadır.

İsimsiz
Raku heykel, ahşap ayak
24x14x10 cm

Yaptığı sanatsal sergi ve faaliyetlerin hepsini burada sıralamaya gerek yok[4]; gözüme çarpanlar, özellikle de altını çizmek istediklerim şunlar :  Fransız kadın şair Marie Rouget’nin bir şiirinden esinlenerek 2017’de açtığı kişisel serginin adı “çok titredim de mi kırdım”  şairin bir şiirine atıf yapmaktadır. 2018 yılında Derin Uykusuzluk  isimli sergisi için yaptığı eserlerde Suriyeli mültecileri, savaşı ve göçü işler.

Sanatçı Okay Delagrange sinemacı Jean-Luc Godard ile Robert Bresson’dan, şair Marie Rouget’den, felsefeci Simon Weil’den etkilenerek sanat yaptığını söylediğinde, kimini yakından bildiğim kimini ise, -örneğin Simone Weil ve Marie Rouget gibi- benim için pek de tanıdık olmayan ve özenle okumadığım  yazar, şair, sinemacı, felsefeci kadın ve erkek önemli figürlerin konuşmamıza sızacağını hemen anladım; sonsuzdu mutluluğum.

Hal böyle olunca Okay Delagrange’a kadın, insan, sanat, politika, yaşam, zaman, arkadaşlık, aşk/sevgi, yalnızlık, mutlak iyi, değer, Tanrı, İsa, Hıristiyanlık, Marksizm, faşizm vs gibi çağımızı da hâlâ yakından ilgilendiren konulardaki fikirleri hakkında hem kişisel hem de sanatsal olarak ne düşündüğünü sorarak başladım konuşmaya…

İsimsiz (yazıda kaşık diye bahsedilen)
Ahşap yontma 160cm.

Gökçe Okay Delagrange farklı materyaller kullanıyor. Heykel, resim ve camaltı işleri var. Weil dünyadaki tek gücün saflık (purete) olduğuna inanırmış; örneğin en güzel mimariyi saf, ham taşlarda buluruz, işlenmemiş  ağaçtır güzel olan dermiş; ve yapay (artifice) olanın güzelliği bozduğunu düşünürmüş… İş yaparken bu saflık, doğallık senin için ne anlama geliyor (Burada örneğin kaşık heykelini düşünüyorum)?

Sen ilk Simone Weil’e gönderme yaptın ama benim aklıma Simone Weil ile birlikte Robert Bresson’un Weil’in saf olana tutkusuna benzer şekilde tüm filmlerinde imge, söz, edim, oyunculuk, diyalog, görüntü fazlasını atarak işini yapması geliyor.

Ben nasıl çalışıyorum?

Ben bir işe başlarken, önce duygu belirir. Ama bu sadece başlangıçtır ve fikir, ritim, karmaşa, bekleme ve sadeleştirme gelir ardından ve o yolu kat edip tekrar ilk duyguyu bulma zamanı kendini bana dayatır.  Bir iş üzerinde vakit harcarım, pratik olmayı sevmiyorum. Zordan giderim, kulağı ters elle göstermek gibi. Yani yontucuyum gerçekten. Önce yüklerim. Sonra sadeleştiririm.

Örneğin sevdiğim ve etkilendiğin Fransız kadın şair Marie Rouget’nin çalışma tarzı da böyledir. Çalışmam uzun bir zamana yayılır. Hatta bu konuda eleştirilirim çokça, “at şurayı gitsin makineyle,” derler.  Yontarken makine kullanmamayı tercih ederim, mümkün mertebe elle yavaş yavaş yontarım.  Hız yolumu belirliyor. Bunu istemiyorum.

Weil’i ise senelerce sanki dua okur gibi okudum. O yüzden fikirleri evet, tartışılabilir; ama beni en çok cezbeden yanı daha çok stili olmuştur. Weil’in stili bir fikre giden yolda oyucu, mezar kazıcı ve döngüsel bir zaman anlayışına yaslanan, ağır, ciddi, kasvetli, bunaltıcı, temkinli, ama arayıştan ve inanmaktan hiç vaz geçmeyen gölgeli bir var oluşu imler. Hayatının sonuna doğru, filozof ve matematik dâhisi ağabeyi; “Dikkat et, doğru bilgi yazmıyorsun,”dediğinde, Weil’in cevabı “ne fark eder ki,” olmuştur. Bunu çok iyi anlayabiliyorum. Yani bu yolda yaptığı şey sanattır; elindeki malzemeyle öyle bir sonuca doğru gider ki, o sonuca gidişte artık malzemenin hiçbir önemi kalmamıştır.  İseviliğini de bu anlamda seviyorum, yani acıyı kullanma şeklini, acıyı sevebilme kapasitesine hayran kaldım hep, kalmaya da devam ediyorum. Weil’in acının yanında olmak istemesini anlıyorum.

Ayrıca aynı inanma ve arayış yolculuğunu Marie Noel’de de buluyorum. Noel de Tanrıya isyan ediyor, bir çocuğun ölümünden sonra annenin isyanını dile getirişinde ortaya çıkan duygunun ve ruh halinin infilak etmesine benziyor inanmak ve isyan etmek. Kendi yaşam ve sanat deneyimimde hep şöyle hissederim: Acı gelebilir, her an gelebilir. Hiç bir zaman güvende değiliz. Bu bir hakikattir. İnsanlığın saf halidir ve hiçbir şey bizi bu acının olası ortaya çıkışından koruyamaz. Sanırım bunu hatırlatıyor bana hem Simone Weil hem de Marie Noel.

Kaşık heykeline gelince, heykel benim için ışık ve mekândır. Bu heykeli saçma bir ışıkta göster, sadece kaşık olur. Ama difüz bir ışık, onu heykel yapar. Heykeltıraşın işi zordur. Çünkü atölye dışına çıkmak tehlikelidir. Heykel bir obje değil, bir ışık gölge dilidir. Bu iki ögeyi birlikte tutan formdur Orada görürüz ışığı. Maalesef artık günümüz heykelinde böyle bir anlayışla karşılaşmıyoruz.


Kadın olmak, sanat yapmak, kadına dair sorunların politik, ekonomik, etik ve cinsel kimlik boyutları dikkate alındığında mümkün mü ? Doğal olarak ben de kadın sanatçı değil sanatçı olunacağını düşünüyorum ama…  Dilbilimci, psikalanist ve edebiyatçı Julia Kristeva anlamında eril/dişil farkına ve bilinçdışının cinsiyetsiz olduğuna inanıyorum ancak… Erkek egemen bir düzende sanat pratiği kadın ya da dişil duyarlılığı zorunlu kılıyor, sanki ? Sen bu konuda ne düşünüyorsun ve sanatınla dişil/eril olmak ya da kadın olmak arasında bir bağ kuruyor musun ? Varsa ne bu bağ? Hangi işlerinle örneklendirebilirsin ?

Jeanne d’Arc geliyor hemen aklıma, erkek elbisesi giyiyor diye yakıldı. Kadın elbisesi giymesini istediler. Bunu kabul etmiş olsaydı, Tanrısına karşı gelmiş olacağını düşündü, reddetti ve yakıldı.  Kadın olmak işte böyle bir şey… Sanatçı olmak ve kadın olmak… Kadın değiliz sonuçta. Erkek de değiliz. Bize verilen vücudu yaşarız ve özgürce yaşamalıyız. Memelerimizi saklamadan, ortaya koyarak ve “buyuz biz, buyurun,” diyebilmeliyiz.

Sanatta 60’lı yıllardan sonra kadının toplumdaki, sanat alanındaki yeri sorgulanmaya başlandı. Kadına dair diye adlandırılan dikiş nakış gibi eylemler, artık bir sanat eylemi, sanat malzemesi olabiliyor. Kadın sanatçılar bunu yaptı. Erkekler yapmadı. Çok uç noktalara kadar gidildi. Medea[5] yeniden gündeme getirildi. Kadının kutsal rolü gözden düştü. Ama bu bir mücadele ve devam ediyor, sanat da buna destek veriyor. Hepimiz erkek egemen toplumlarda bastırılmaya çalışılan kadının varlığını hemen her alanda hissediyoruz. “Feminist sanatçıyım” lafını hiç sevemedim. “Kadın sanatçının” bir başka versiyonu bu niteleme de. Sonuçta, ilk hamile kadın heykelini yaptığımda, özellikle erkek arkadaşların çok duygulandığını gördüm. Ama bu hamilelik çocuğa değildi. Ama hayır, onlar öyle olsun istiyorlardı. Garip bir duygu içine giriyorlardı. Çocuğa hamile değil heykel dediğimde, garipseniyordu. Kadın işte, başka neye hamile olur ki!


Weil’de bedenden, tenselselden bir vazgeçiş önce entelektüel dava, ardından politik dava ve daha sonra da tinsel bir dava adına önemli bir deneyim ve tercih konusu olmuş ? Her şeyi, yani kitleselleştirici politikaların öncelikle devrimcilerin ve başkaldıranların iktidar buyruğuna boyun eğenler, iktidarı sevenlere kolay dönüştüğü bir dünyada içsel yolculuk, mutlak iyi ve değer denilen aşkınlığı zorunlu bir yolculuk olarak koymuş Weil önüne… Beden ya da ten, aşk, ötekiyle bağ olmadan özne oluş tek başına anlamlı ? Ki Weil nihayetinde bunu tıpkı bir Azize gibi herkesi karşılıksız sevmek olarak dinlerde, özellikle de Eski Yunan’dan kopmamış bir Hıristiyanlık da aramaya koyulmuş? Dinler ve sanat ve kadın olmak, tensel değil de tinsel sevgi gibi kavramlar senin için bir şey ifade ediyor mu? Sanatında bunun yansımaları ve etkileri var mı, varsa neler bu etkiler ?

Yukarıda da dile getirdiğim gibi “kadın sanatçı” deyişi, beni, bilmiyorum, rahatsız ediyor mu? Bir gün bir arkadaşım yapacağı filmden söz ederken, “kamerada bir kadın gözü istiyorum,” demişti. Elbette sanatçı sanatçıdır. Ama kadın ve erkek de farklı yapıdadırlar.  Sanatçı bunu düşünmez. Dışarısı koyar bu başlığı. Sanatçının yapma gerekliliği vardır. Erkek veya kadın olması fark etmez sanatçının. Açıkçası bilemiyorum. Bunda bir küçümseme görmüyorum. Benim için önemli olan, dişil ve eril bütünlüğü yakalamaktır.

İsis ve Osiris adlı sergimde bunun üzerine bir çalışma yaptım. İsis Osirisini arıyordu. Bütünlüğü arıyordu. Eril yanını. Benim bir meselemdi bu.  Marie Noel’in şiirlerini bir erkek yazabilir miydi? Bilmiyorum… O kadar dişi ki! Elbette bir erkeğin dişi yanı güçlü olabilir. Veya tersi. Kendimle alakalı olarak bu tarz düşüncelerle uğraştım, ama kadın sanatçı, erkek sanatçı ayrımı dediğim gibi dışarıdan geliyor.  Bunu da çok umursamıyorum. Hatta bir analist bana, “heykel gibi eril bir alanda çalışmayı seçmemin tesadüf olmadığını,” söylemişti. Evet, eril bir alan, ama dikkat edelim erkek değil eril bir alan söz konusu olan. Ben heykel yaparken, dışarıda bırakmaya meyilli olduğum erilliği tamamlayabiliyorum. Belki böyle. Toplum baskısı ayrı bir konu, o her alanda var. Kadını bastırmak başka bir şey. Ailemde hiç görmedim. Dışarıda o yüzden bu konuda hep geç uyandım. Ama evet, bu var. Erkekler arasındaki dayanışma, çok acayip bir şey. Kadının doğurganlığı kıskanılıyor, bu çok açık. “Doğuruyorsun, neden bununla uğraşıyorsun, niye sanat yapıyorsun,” gibi saçma sapan sorularla karşılaştım. Açıkçası aklıma bile gelmemişti heykelimin hamile olduğu şeyin, çocuk olarak düşünülebileceği. Sanat bir gereklilikten dolayı yapılır, zevkten değil. O yüzden dışarısı hep şaşırttı beni. Aklıma bile gelmeyen durumlarla karşılaştım. Sanat elbette kadın direnişine yardım eder. Ama bu bir enformasyon şekli değildir. Sanat bilgi vermez. Ama evet, direnişe yardımcı olur.  Gilles Deuleuze’ün dediği gibi “ölüme tek direnen şeydir sanat.”


“Ötekinin hayali” ( Le reve de l’autre)
Kağıt tabak üzerine dikiş
çap: 26cm.

Simon Weil arkadaşlığı arzu etmek bir hatadır diye düşünmüş, arkadaşlık karşılıksız bir neşe olmalı tıpkı sanatın bahşettiği gibi bir neşe ? Bu tür bağlar kurdun mu işlerini yaparken, sanat, arkadaşlık ve karşılıksız neşe ve haz kaynağı olmak : Le reve de l’autre adını verdiğin eserinde bunu nasıl hissetin ve yorumladın ? Ve yalnızlık ? Çünkü her öteki hayali, bir hayal kırıklığıyla son buluyorsa –ki buna katılıp katılmamak konusunda emin değilim- yalnızlık, yaratmak ve içsel/sanatsal yolculuk arasındaki gidiş gelişleri ve ruh hallerini nasıl hissediyor, yaşıyor ve sanatına aktarıyor Gökçe Okay Delagrange?

Bir zamanlar bir arkadaşıma benim dostum olur musun diye sormuştum. Sonradan anladım ki, bu istenmez. Arkadaş olunur ya da olunmaz. Bir lütuf gibi bir şeydir dostluk.

Le reve de l’Autre’a (Öteki Hayali/Düşü) gelince; birinin hayaline kapıldığında, beklenti ile o kişiye yaklaşırsın. Bu beklenti de bizatihi bir lütuf olan arkadaşlık, dostluk ya da sevgi dediğimiz bağı yok eder. Demek ki, kendi hayal ettiğimiz şeye ötekini, sevgilimizi, dostumuzu onu onun içinde eritecek şekilde dahil ettiğimizde, onu öldürürüz. Dolayısıyla ben ile öteki arasında aşılmaması gereken bir mesafe vardır; ancak bu mesafe korunur ve her iki kendilik de kendi hayaline kendini gerçekleştirmek, kendini var etmek için sahip çıkarsa,  – belki de bunları yaparken  dost, arkadaş, sevgili, kim ise o sevilen, dost, arkadaş varlığını diğerinin kendini gerçekleştirmesine tanık olarak armağan ederse-, gerçek, hakiki anlamda beraber olmanın –asla bir olmamak anlamında- hazzı ortaya çıkabilir. İşte benim bu eserim,  iki kendiliğin birbirini yok etmeden yan yana ya da beraber kendi hayallerini kurabilme hazzına ya da imkan/şansına dair bir eserdir.


Görsel sanat öğretmenliği yapıyorsun, öğrencilerin var? Bu konuda ne düşünüyorsun ? Sanatçının ve entelektüelin bir rolü varsa oynayacak çağımızda, bu ne olmalı?

Sanat eğitimi veriyorum. Ciddiye de alıyorum. Ancak öğrenciler sadece sanat tekniklerini öğrenmek için bana gelmiyor. Çünkü aslında çoğunlukla benim onlarla sanat aracılığıyla beraber iş yapma pratiğim için de geliyorlar daha çok sanki. Örneğin bir öğrencim, on üç yaşlarında, erkek. Çizim tekniklerini olabildiğince iyi öğrenmeye çok hevesli. Ancak şu anki haline göre, sanatla ilgili bir alanda eğitimi düşünüyor görünmüyor. Peki ne yapıyor bu teknikleri böylesine incelikli bir şekilde arzuyla öğrenmek isteyerek ? Bana kalırsa, bu öğrenme yolu ve deneyimi onu başka bir yol ve deneyime açık hale getiriyor. Bu genç öğrencim için, benimle bu teknikleri öğrenme zamanı ve deneyimi, yaşamında belki de eksikliğini hissettiği bir belirsizlik ihtiyacını karşılık geliyor. Sanat okuyacağı daha şimdiden belli olan ve bu işi öğrenmek için benimle ders yapan öğrencilerim de yok değil, tabii ki.

Tez ile alakalı olarak
( Heykel Sanatında belleğin bir ifadesi olarak kumaşın kullanımı)
tel ve kumaştan yapılmış üç figür ve yerleştirmeleri.


Ve diğer etkiler neler ? Neden ? Niçin ?

Jean-Luc Godard, ama özellikle de Robert Bresson. İkisi de sinema dilini kullanıyorlar. Az laf ve akan görüntüler. Mesala Godard’da biri bir şey anlatırken, arkadan bir araba geçer, gürültüden ötürü ne söylendiğini duyamazsınız. Hayatta da böyledir. İki sinemacı için de estetik önemlidir. Estetik, burada durmam gerekiyor dediğin yerdir. Bresson da abartı yoktur.  Hatta bundan o kadar nefret eder ki, mesleği oyuncu olanı kullanmaz aktör olarak. Diyalogları çekimden önce o kadar çok tekrar ettirir ki, bütün abartıyı, bütün oyunculuğu sonunda kaldırır ve “gerçek burada belirir,” der.

Bresson’un Jeanne d’Arc’ın Davası’ndan çok etkilendim. Picpoket filminde ellerin ifadesi çok etkiliydi. Bütün film sanki bu eller üzerinden gidiyor, ilerliyor, anlatılıyordu. Ellerin sinematografik anlatımı…Bir Köy Papazının Güncesi filminde son söylenen cümle çok etkili: “Sonuçta her şey lütuftur.”


Gökçe Okay Delagrange’a bize kendisini ve sanatını açmayı kabul etme lütfunu gösterdiği için, samimi ve açık bir şekilde düşünce, fikir ve hislerini ifade ettiği için ve bakılmaya doyulmayacak kadar güzellikte eserler ürettiği için kendi adıma ve Yeni E adına içten teşekkür ederim. Konuşulacak konu çok…

Ben de çok teşekkür ederim. Güzel bir deneyim oldu. Okuduk, konuştuk ve hatta beraber yazdık.

[1] Christiane Rancé, Simon Weil, Le Courage de l’impossible, (İmkansıza Cesaret Etmek) Paris :Seuil, 2009, s.34. Çev. Nilgün Tutal

[2] Tezde kumaş malzemesini kullanan öncü sanatçılar ve eserleri bellek kavramı bağlamında incelenmiştir. Kumaşın, aşağıda adı geçen sanatçılar tarafından düşünsel ve teknik olarak kullanım biçimleri çalışılmıştır: Üretim sürecine odaklı kullanım için Annette Messager ve Louise Bourgeois, hazır nesne olarak kullanım için Christian Boltanski, malzeme olarak kullanım için Etienne Martin, Josheph Beuys, Mona Hatoum, Beden ile ilişkili olarak kullanım için de Rebecca Horn ve Jana Sterbak gibi sanatçıların eserleri tezde çözümlenmiştir.

[3] André Blanchet, Marie Noel, s.114, çev. Gökçe Okay Delagrange

[4] Bkz gokce_okay@ yahoo.fr instagram: gokce_okay

[5] Medea Antik Yunan’ın en büyük büyücülerinden biridir. İlaç ve zehir yapmakta ustadır. Bütün gücünü erkek egemenliği için kullanır; kocasının ve babasının iktidarını yüceltmek için erkek kardeşine kötü büyü yapar ve öldürür. Gürcü bir prensestir; yurdunu ve ailesini Yunan kocası için terk eder.  Kocası kendisini Corinthia prensesi ile aldattığında, kocasından öç almak için kendi çocuklarını bile öldürür. Feministler için sembol olması da bu trajediye, yani annelik simgesini çocuklarını öldürerek kırmasına bağlı olarak oluşmuştur. Passoli’nin Medea’yı konu alan filmi ise bu mitolojik figürü sessiz, konuşmayan, tek bir çığlığı dahi zor atan, ötekileştirilmiş, yalnızlaştırılmış, çocuklarını öldüren cani bir tragedya kahramanı olarak resmeder. Julia Kristeva ise Medea’nın, için annelik v e dişilik gücünü erkek egemenliği için kullanmış olması onun ataerkil sistemde lanetlenmesinden ve anneliği reddetmesinden kaynaklanır. Bu anlamda Medea, bedeninden tiksinilen, sıradan, yalnız, acı çeken, erkek dünyasının kendi kaderine terk edilmiş kadının modern temsilcisi olarak görülebilir.