GÖKSEL AYMAZ: HENÜZ VAKİT VARKEN… PARİS YANIP YIKILMADAN…

Fransa’nın başkenti Paris’te Seine Nehri üzerinde bir küçük adada bulunan Notre Dame (Kutsal Bakire/Meryem Ana) Katedrali, geçtiğimiz 15 Nisan’da, tam da Hıristiyan âleminin bu yılki Paskalya yortusu arifesinde, restorasyon sürecinde yaşanan beklenmedik bir öğle sonrası yangınıyla ağır hasar gördü.  37 şapel, 75 sütundan menkul, 130 metre genişliğindeki yapı, gotik mimarînin gözde örnekleri arasında geliyor. İlhamını orta çağdan alarak on dokuzuncu yüzyılda restore edilmiş olan katedral, 1991’de UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası listesine alınmıştı.

Notre Dame, başta Georges Duby olmak üzere, pek çok ortaçağ tarihçisi tarafından Katedraller Çağı olarak anılan on iki ile on üçüncü yüzyıl arası dönemde inşa ediliyor. 1160’ta yeni atanan bir piskopos, Maurice de Sally, bu mahalledeki nüfus ve ticaret artışını karşılamak üzere, Kutsal Bakire Meryem için bir katedral inşa etmenin uygun olacağını düşünüyor. Üç yıl sonra da, 1163’te eski bir manastırın üzerine katedralin yapımına başlanıyor. İnşaat tam 171 yıl sürdükten sonra nihayet 1334 yılında tamamlanıyor. O andan sonra da ortaçağ boyunca şehrin entelektüel merkezi oluyor.

Gerçi Notre Dame, henüz bir katedral değilken de böyle bir merkezdi. On ikinci yüzyılın başlarında tüm Orta Avrupa’dan öğrenciler, ilahiyat ve felsefe arasındaki ilişkiyi etüt etmek üzere Notre Dame Manastırı’na gelmekteydiler. Çünkü büyük Abélard buradaydı. Tarihçilerin Notre Dame’ın ünlü hocası olarak adlandırdıkları Abélard, henüz katedral inşaatı başlamadan, 1142’de ölmüştü.

Notre Dame, sanatın da cazibe merkeziydi. Tarihi yapının görsel ihtişamı, Henri Matisse’den Miquel Utrillo’ya, Pierre Bonnard’dan Maximilien Luce’ye, Paul Signac’dan Henri Rousseau ve Vincent Van Gogh’a ve hatta bizim Fikret Mualla’mıza kadar pek çok ressama ilham vermiş, çekici gelmiştir. Kendisi bizzat sanat tarihinin kıymetlisi olan katedrali sanat tarihinin kıymetli bir konusu yapan en meşhur eser ise, şüphesiz, Victor Hugo’nun Notre Dame’ın Kamburu romanıdır.

HUGO’NUN DEVRİMCİ ORTAÇAĞCILIĞI

Fakat bunlardan çok çok önce, dolaysız ürünü olduğu ortaçağ dünyasının sanat anlayışıyla da içli dışlıydı Notre Dame Katedrali. Kral İyi Philippe’in bir prensese evlilik teklifi için 1428’de Portekiz’e gönderdiği elçilik kuruluna, gelin adayının bir portresini yapmakla görevlendirilen Jan van Eyck’in de eşlik etmesinden ve buna benzer başka hikâyelerden, mesela, evlendirilmeye çalışıldığı biri Bavyeralı, biri Avusturyalı ve üçüncüsü Lorenli üç düşes arasında kararsız kaldığı için, yetenekli bir ressamı bu üç saraya gönderip gelin adaylarının birer portresini çizdiren genç 6.Charles’dan biliyoruz ki, ortaçağ sanatının gündelik yaşam içerisinde uygulamaya yönelik bir niteliği vardır. Sanatın ortaçağdaki bu niteliği, Johan Huizinga’nın anlattığına göre, bir mezar yapılması ve oraya bir heykel yontulmasını bekleyemeyecek kadar kendini güçlü biçimde hissettiren ölen kişinin bir görüntüsüne sahip olma ihtiyacı, kilise ve katedralleri birer performans alanına dönüştürmüştü. Bir cenaze töreninde, ölüyü hayattaki ve farklı yaş dilimlerindeki haliyle temsil eden tepeden tırnağa silahlı dört adam, muhtemelen, bir cenaze ayini esnasında Notre Dame’a da girmiştir.

Siyasi açıdan ise, ortaçağ kraliyetinin odağında yer almış olsa da, 14 Temmuz 1789’da şüphesiz Devrimin binası Notre Dame değildi, Bastille’di, Versailles’di, İnvalides’di. Notre Dame, Fransız Devrimi’ni “korkunç çan sesleri” ile izlemişti sadece. Kraliyetle ilişkileri nedeniyle Fransa’daki bütün katedralleri gözden düşüren Fransız Devrimi, Notre-Dame’ı da manevi bir yıkıma uğratmıştı. Devrim, “Rahiplerin Sivil Temel Yasası” gereğince kilise mallarına el koymuş ve din adamlarını Konvansiyona bağlılık yemini etmek zorunda bırakmıştı. Bu çerçevede, Robespierre’in sahip çıktığı Pierre Dolivier gibi birkaç “Jakoben papaz” dışında genel olarak rahipler Devrim döneminde soylularla aynı muameleyi gördü. Piskoposluk makamında yeni düzenlemelere gidilmiş, katedral sayısı 83’e indirilmiştir. Napoléon Bonaparte, biraz daha tenzilata giderek, piskoposluk sayısını 52’ye düşürdü. Notre-Dame, hep bu 83 ve 52’nin içinde kalsa da Notre-Dame piskoposu, siyasi iradeye itaat eden, denetlenebilir bir yüksek memur seviyesine getirilmiş oluyordu. Napoléon’un 1815’teki düşüşünün ardından gelen Restorasyon dönemi ve sonrası bu tasarrufa tepki dönemiydi. Mesela 1832’deki karşı devrimci ayaklanmada Paris sokaklarında isyancılar, “Kralımız ve iyi rahiplerimiz, çok yaşa!”, “Kralımızı, rahiplerimizi isteriz!” sloganlarını haykırıyordu. Bilindiği gibi düşüncede ve sanatta romantizm akımının güçlendiği bir dönemdir bu ve dönemin romantikleri, Chateaubriand gibi sağcı romantikler de, Shelley gibi solcu romantikler de, yahut Wordsworth ve Coleridge gibi Fransız Devrimi’nden umduğunu bulamamış soldan sağa savrulan devrimciler de, Rönesans ve Aydınlanma’nın ümitle bahsettiği ilerleme ve modernleşmenin hayal kırıcı sonuçları karşısında, ortaçağa hayranlık duymaktaydılar. Katedralin yüzlerce yıllık ahşap çatısı ile birlikte yanıp yıkılan ana kulesinin, (Fransız yazar ve mimar Eugène Emmanuel Viollet tarafından) on dokuzuncu yüzyılda eklenmiş olması da bu noktada dikkat çekicidir. Semâyı işaret eden bu gotik kule, semavi özlemlerden ziyade burjuva gururunun işaretidir. Anlaşılacağı üzere, on dokuzuncu yüzyılda ağırlıklı olan muhafazakâr ortaçağcılıktı, onun üstünlüğünün yanında ilerici ortaçağcılık çok fazla etkin olamamıştır. Kralcılıktan aşırı sola yönelen Victor Hugo ve onun Notre Dame’ın Kamburu romanı, bu hususta istisnadır.

Charles Baudelaire’in “Yüce ormanlar, beni katedraller gibi korkutuyorsunuz” diye yazacağı bir dönemde (ki gotik katedral hep bir ormanla mukayese edilmiş, ona benzetilmiştir), Notre Dame’ın yeniden itibar kazandığı an, Victor Hugo’nun meşhur romanını 1831’de yayımladığı andır. Romanda başkahraman, Notre Dame’ın taştan yapısıydı, diğer kahramanlar bu yapının içinde ve etrafında söz almaktaydı.

İNANÇLA MANTIĞIN BİREŞİMİ OLAN BİR GÖRSEL SİSTEM

Notre Dame, Paris’in bütün ihtişamlı günlerinin muhatabı ve tanığıdır. Az önce andığımız üç gelin adayından Bavyeralı Isabeau’nun 1839’da 6.Charles’ın karısı olarak (evet, genç kral eş olarak daha güzel bulduğu için onu seçmişti) Paris’e girişi sırasında, yeni kraliçe Notre Dame’ın önünden geçerken, bir melek, iyi düşünülmüş bir takım aletler, makaralar ve ipler sayesinde, katedralin üzerinden inmiş, kraliçenin başına bir taç koymuş, sonra uçarcasına gökyüzüne çekilmişti. Yalnızca ortaçağ krallarının ya da monarşinin değil, Notre Dame, laik Fransa Cumhuriyeti’nin de bir sembolü gibidir. Charles de Gaule, Zafer Takı’ndan gelip burada Paris’in işgalden kurtuluşu kutlamıştı; de Gaule’un ve Mitterand’ın cenaze merasimi burada yapıldı.

Notre Dame’ın tarihi, Ernst Bloch’un mimari yapılar için kullandığı sahici inşa sembolleri ifadesini doğrular niteliktedir. Tarihin gördüğü bütün yapılar, Kelt ve Gal taş sütunları da, Babil Kulesi de, “yedi kapılı Teb şehri” de, Mısır piramidi de, Yunan tapınakları da, üstyapısal semboller itibarıyla, yapılma sebebindeki dolaysız amacından başka sebeplere bağlılık gösterirler. Gotik katedraller de bundan müstesna değildir, hatta kuvvetli biçimde böyle bir bağlılığın benzersiz emsalidirler.

Şatolar ve kaleler gibi, ortaçağ imgelemine unutulmaz manzaralar bağışlayan güçlü yapılardan biri de gotik katedrallerdir. Bu yapılar, her şeyiyle ortaçağa aittir.

Gotik katedraller, ortaçağda kentleşme dinamiğinin bir parçası olarak gelişmiştir. Ve kentleşme, ortaçağda sahiden de dinamiktir. Avrupa nüfusunun onuncu ve onüçüncü yüzyıl arasında ikiye katlandığı bilinmektedir. Katedral inşa etmek, aşağı yukarı yedinci yüzyıldan itibaren, kraliyet iznine bağlanmıştır. Krallar bu imtiyazı ustaca kullanmış, böyle katedraller kente ait bir yapı, bir devlet dairesi binasına dönüşmüştür. Kalabalıklaşan ortaçağ kentleri için katedraller, inananlar için olduğu kadar inanç evreninden bağımsız sayılabilecek olanlar için de ortak kullanım alanlarıyla da adeta kamusal alan işlevi görmüştür.

Notre Dame Katedrali de diğer gotik katedraller gibi somut olarak ortaçağın toplumsal dünyası içinde var olmuş, bu yüzden de ortaçağ düşselliğinin sabit unsuru haline gelmiştir. Her şeyden önce mimari üslup dolayısıyla böyledir bu. Yirminci yüzyılın önemli sanat tarihçisi Erwin Panofsky, analitik düşüncenin ideal bir örneğini verdiği Gotik Mimarlık ve Skolastik Felsefe adlı çalışmasında, gotik katedrallerle skolastik düşünce arasındaki paralelliği ustaca göstermiş, bu ilişkinin önemini layığınca belirtmiştir. Notre Dame Katedrali de, ortaçağ skolastiğinin, yani inançla mantığın birleşiminin başlıca simgelerindendir. Hiç şüphesiz, kendisini ziyarete gelenler için inanmayla görme arasında irtibat sağlayan bir “görsel sistem”dir o.

Gotik üslup, katedrallere sahip oldukları özgün karakterin yanı sıra ortaçağ imgeleminin vazgeçilmezi kılan görselliklerine erişme olanağı vermiştir. Zaten katedrallerin en güzelleri hep gotiktir. Notre Dame, tipik bir gotik katedral olarak, heybetli dış cephesi ve etkileyici iç mekân tasarımıyla, Ortaçağ maneviyatının ve skolastiğinin ideal mimari ifadesidir. Kâinatın insan aklı ve gözlemiyle ele geçirilemez oluşunu vurgulayan geniş iç alanları, göğün ululuğunu hatırlatan tavan yüksekliği, gökyüzünün yeryüzüne üstünlüğünü belirten kule ve külahlar, bunların hepsi Notre Dame’da mükemmelce temsil edilmiştir. Kusursuz tümlüğüyle Notre Dame, gotik mimarinin verebileceği bütün görsel etkiyi verir.

Verirdi. Yıkılan büyük kule bu etkiyi zaafa uğrattı şüphesiz.

JOKOND VE ZENCİ KIZ

Yangının yapıya verdiği tahribat ciddi boyutlarda. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un taahhüdü ile derhal beş yıl içinde tamamlanması planlanan yeni bir restorasyon süreci başlatıldı. Bu kapsamda uluslararası bir mimarlık projesi yarışmasının duyurusu da yapıldı hemen. Bilindiği gibi Paris, 2024 Yaz Olimpiyatları’na ev sahipliği yapacak. Dolayısıyla, Notre Dame’ın vakitlice yenilenmesi, Fransa için bu açıdan da büyük bir aciliyet.  Başlatılan uluslararası bağış kampanyasıyla bir iki gün içinde yaklaşık 1 milyar Euro’luk maddî destek elde edildi. Başını Fransa’nın sanatsever zengin ailelerinin çektiği bu küresel bağış kampanyasının da etik olup olmadığı, şu günlerde uluslararası medya ve Fransa’daki Sarı Yelekliler üyelerinin önde gelen figürlerinin hararetle tartıştığı bir konu oldu. Dahası, küresel çapta iklim değişikliği direnişi amaçlı öğrenci eylemleri başlatan İsveçli “küçük kız” Greta Thunberg bile, Avrupa Parlamentosu’na hitabı esnasında, neredeyse bir gecede toplanan bunca bağış karşısında, şu yorumda bulunmuştu: “Bizim evimiz yıkılıyor ve halen, hiçbir şey olmuş değil. Bizim de ‘katedral’ moduna geçmemiz gerekli. Sizlerden uyanmanızı ve ne gerekiyorsa, onu yapmanızı istiyorum.

Bu tartışma, Sait Faik’in “Ne kadar eşsiz olursa olsun, hiçbir sanat yapıtı insandan daha kıymetli değildir!” hükmüne vardığı Kriz adlı hikâyesini hatırlatıyor. Yazar, hikâyesinde, kahramanı Necmi’yi, bir meyhanede şair, eleştirmen ve tarih öğretmeni ahbaplarıyla bir münakaşaya tutuşturur.  Necmi, “Size bir sual soracağım,” diyerek söze başlar:

– Luvr yanmak üzere… Halk kapıları sarmış. Heyecan içindedir. Birden siyah şapkalı ve lâvalyer kravatlı adamlar: ‘Jokond’u, Jokond’u!’ diye bağrışıyorlar. Bir genç adam, alevler içine kendini atıyor. Jokond’un bulunduğu salona giriyor. Fakat tam orada bir küçük zenci çocuğu görüyor. Gözleri dehşetten büyümüştür. Gelen adama kollarını uzatıyor. Düşünmeye zaman yoktur. Ya çocuk, ya Jokond kurtarılmalıdır. Siz olsanız hangisini kurtarırdınız?..

İki şairden birisi, hiç düşünmeden:

– Jokond’u… Bundan tabiî ne olabilir. İnsaniyetin en büyük eseri Jokond….

            İkinci şair:

– Jokond’u kurtarmak demek, Leonar dö Vinci’yi kurtarmak demektir. … tabiatıyle Leonar dö Vinci kurtarılır.

            Münekkit:

– Ben insanı kurtarırım. Çünkü insanı kurtarırsak, o insanın bizzat kendisinden veya neslinden birçok şeyler bekliyoruz, demektir. Yarın bu çocuğun çocuklarının değil bir, binbir Jokond yapmayacakları ne malûm?..

Şairler ikisi birden:

– İstikbali bilemeyiz ki… Belki de katiller, hırsızlar gelecektir bu çocuğun neslinden…

            Tarihçi arkadaş, gözlüklerinin camlarını silerek:

– Çocuğu kurtarırım -diyor-. Sadece insan olduğu için.

            (…) Necmi şarap parasını ödüyor şimdi. … Bir insanın diri diri yanmasına göz yuman iki vahşî ve yamyam adamın nasıl bir şair olduklarını düşünüyor. Bir ümit ve hayal için insanı kurtaran münekkit için gülümsüyor ve bir realite uğruna küçük çocuğu kurtaran tarihçiye kul köle olup gidiyordu.

Evet… Sait Faik böyle diyor. Avrupa’da en çok ziyaret edilen kilise olma özelliğini taşıyan, iman edilen ibadethane ile ziyaret edilen ibadethane arasındaki dengeyi kurabilmiş, herkesin tanıdığı bir yapı olan Notre Dame Katedrali de insanlığın ortak kültürel mirası bakımından, hiç şüphesiz Jokond gibi, son derece kıymetli bir eser. Ne var ki… Sait Faik, “Farz edelim ki yanmak üzere,” diyordu, katedral gerçekten yandı. Ve yandığının ertesinde, Victor Hugo’nun bir Notre Dame çizimi Fransa’da sosyal medya hesaplarında Jokond ile Sİ-YA-U eserini “Gülerek yandı Jokond!” diye bitirmiş olan Nâzım Hikmet’imizin “Henüz vakit varken gülüm/ Paris yanıp yıkılmadan…” dizeleri eşliğinde paylaşılıyordu. Bilindiği gibi, Nâzım Hikmet’in bu eserinde Jokond -Sait Faik’i destekler biçimde- kendini bir insan için feda ediyordu.

Notre Dame Katedrali, Victor Hugo’yu Nâzım Hikmet’le buluşturmuş olan entelektüel ve estetik hafızasıyla göz kamaştırıyor. Ama işte soru da ortada duruyor:

Jokond mu, zenci çocuk mu?

Katedral mi, sarı çocuk mu?