MEHMET ÖZKAN ŞÜKÜRAN

Birinci bölümünde yüzeye çıkarmaya çalıştığımız sorulardı; bu kez de cevapları belirgin kılmaya çalışalım. Gözetimle beraber bir veri formunu alan birey, verinin tam olarak ne için kullanıldığı veya kullanılacağına dair bir bilgiden yoksun. Gözetleyen birey, bu veriyi ne için kullandığını bilirken bu veriyle yüklenmenin ne işe yaradığını bilmemekte. Handiyse bir muğlaklık ve korku çıkıyor buradan. Bilinmezliğin verdiği korku, her an her yerde kullanılabilecek bir veri, bir enformasyon bütünü. İçselleştirilmiş, ötekileştirilip tanınmış ve kabul edilmiş bir bütün. Şiire de sinmiş midir bu hal, bu muğlak, bu korku dolu tavır, pek sanmıyorum. Şiirde de bakışa sahip özenin kullandığı bir iktidar alanı var. Uzaktan bakan, gözetleyen, bir bellek oluşturan, enikonu kendisini dışarda tutarsak konforlu denilebilecek bir yerden konuşan. Edilgen bireyin sahip olduğu bir özne olmak değil bu. Şiir bu iktidar alanının dışında yazılan, onun üzerine çıkarak konuşan, entelektüel ve gündelik bilgiden bağımsız olmadan ama üretim aşamasında onu alt katmanlara yayarak yazılan bir tür. Ele dişe gelmeyen bir tür. Sıkılmıyor, hatta öznesini bile kendine hizmet edecek seviyeye getirebiliyor. Şaşırtıyor, kurgulanan yolun dışına çıkartıyor.

Akışkanlık, gündelik pratikler demişken şiire sadece buradan bakmak günümüz şiirinin ilerisi için bir tehlikeyi işaret ediyor. Nedir bu tehlike, ileriyi bulanıklaştıran, ilerisini konuşmaktan bizi alıkoyan? Bir yerde, geniş zamanlardan konuşan şiiri menzil dışında tutmaya varıyor. Bugün eksikliğini çektiğimiz, özlediğimiz biraz da bu değil mi: bağırmayan ama geniş zamanlardan ya da dağlardan veya burayı ihmal etmeden uzaklardan konuşan bir şiir. Akışkanlığı, günü ve günceli içine alan, bizden sonrakilere seslenen. Cümle bir imkânsızlığı vurguluyor gibi dursa da tam da bu imkânsızlığı denemeye kalkışmak, bir imkâna dönüştürmek bir çıkar yol sunabilir. Uyar’ın Hasan Hüseyin’e dair bir mektupta dediği gibi: “Ama bir yerden sonra, şiire, sadece şiire dönmek.[1] Şiire iten kişisel ve çok öznel durumları bir kenara bırakarak, kendi hikâyesini, geçmişini yüzeye çıkarmaya zorlamadan bir şiire varmak. Sadece kendine bakmayı bir an için bir tarafa bırakmak. Hem neydi Narkisos’un dillere pelesenk olmuş felaketi: durup kendine bakması değil, ötekini göremeyecek, yüzünü bir ötekine çeviremeyecek olmasıydı. Asıl felaket yüzünü ötelere dönmemekten çıkmıştı.

Şiirde son dönemde gördüğümüz, şairin gözetim çağındaki edilgen yapısı, yeni, alışık olmadığımız, metinlerde çok da görmediğimiz bir bireyi merkeze alarak konuşmak yerine, daha çok bir kentli pratiği, henüz okurken sadece ağlamakla karşılık vereceğimiz bir buhranı, kentli insanın görünür çıkmazını merkeze alıyor. Aşk veya kredi kartı borçları mı sadece sıradan bireyin, sabah işe giden akşam eve dönen bireyin gün içerisinde çarptığı başka bir durumu yok mu? Bir ve aynı mekanizmadan çıkmış gibi üzerimize çöken bir buhran, bir kentli pratik, kentli insan. Bir bilinçdışı monoloğu. Rahatlama, kendini her şeyden soyutlama. Bir apartman dairesi sıkıntısıysa komşunun ya da ara katlarda yaşayan insanların değil de yine kendi sıkıntısı. Oysa siteler, apartman daireleri, müstakil evler ve burada yaşayan bir bireye dair metne denk gelemiyoruz. Gözetimin getirdiği, bireyi dilsizleştirdiği, ötekine bakmayı olanaksızlaştırdığı hali mi bu?

O halde şu biraz da: hüküm vermeden, çözüm sunmadan, hakikati bağırarak değil oraya, gözetimin içine gözetimle beraber koyarak konuşan bir şiir özlediğimiz. Ortaya koyma biçimi ise didaktik bir alanı değil de daha çok sezdiren, karıştıran, soru işaretleri uyandıran alanı içeriyor.

Bunca iletinin arasında karşılaşılması mümkün bir gizli gücü var şiirin. Ayrıntılı kayıt ve veriye dönüşen birey, sistemin elindeyse şair de tam da bunu kayıt alarak onun meşruiyet alanını sarsabiliyor, özgürlüğünü yıkabiliyor sistemin. Gözetimin içinden konuşulamıyor çünkü şiir. Onun tıpkı entelektüel ve gündelik pratiklerin üzerinde şekillenen doğası, gücü gibi. Bizzat sistemi gözeten, gözetleyen bir tür olarak özelde şiir, genelde edebiyat…

Kakafoni, demek bireyi sistem karşısında susmaya zorlamaya, kendini izah ve ifade etme gücünü yok etmeye varıyor. Kendini ifade etme gücü ve kudreti elinden alınmaya çalışılıyorsa bireyin, dinlemeden, kulak kesilmeden de bahsedemiyoruz pek. Bir boşluk büyüyecektir burada. Kişilerarasında gelişen, filizlenen bir boşluk… Şiirin daralan alanını buraya yormak öyleyse muhtemel, demek gerçekten de kendini ifade eden birilerinin eksikliği karşı karşıya olduğumuz. Özlediğimiz bir şey olarak da aynı zamanda yeni… Kaçış endüstrisine[2] dâhil olmadan yazılan yeni bir şiir. Şiiri gözetleyen bir tür olarak eleştiri…

Sözün sahasına çekilen her itiraz, her duruş özlediğimiz yeni bir şey olarak duruyor önümüzde. Yeni, özlemini çektiğimiz şeydir burada. Yeni olan şey her zaman yeni olmayabiliyor. Yeni olan, bir yerden sonra ehlileştirilse de, kendi benzerlerini çoğaltsa da, yeni ifade imkânları sunuyor. Şiirde bunu görmek, ötekine bakmaya çalışmakla mümkün. Ötekine bakan, kenarda durana kulak veren, onunla konuşmaya çalışan bir sesi, kenarda olanı buraya davet etmekle mümkün. Ev sahibi konumuna geçmeden, kendi evini ev olarak görmeden. Hem ne diyordu Adorno, Nietzsche’nin Şen Bilim’inden yola çıkarak, Adorno diyor ki: “Kendi evimizi ev olarak görmemek, orada kendimizi ‘evimizde’ hissetmemek, ahlakın bir parçasıdır”.[3] Şairin evi neresidir diye bir soruyla bitirerek, sözü soruşturmaya dâhil olan şairlere bırakalım. Soruları bir kez daha hatırlayarak:

  1. İlk şiirinizi yayımladığınız yeri ve tarihi merak ediyorum. Yayımladığınız dönemin şiir ortamıyla şu anki ortamı kıyasladığınızda belirgin bir fark veya anlayış söz konusu mu?
  2. Peki, şiirinizin kaynakları ve gelenek mefhumuna ilişkin fikirleriniz?
  3. Kitap tanıtım yazılarını dışarda tutarak, son dönemin eleştiri ortamı, anlayışı hakkındaki görüşleriniz neler? Dönemin şiirini veya şairlerini merkeze alan eleştirmenlerden bahsetmek mümkün mü sizce?
  4. Son olarak, şiirden öyküye de epey bir yöneliş var, buna dair bir değerlendirme yaptığınızda neler söylersiniz?

 

[1] Uyar, T. (1960). Bir Şaire Mektup. Karangu Fanzin, (4), 5-7

[2] “Kaçış endüstrisi” ve “Gözetleyen bir tür olarak eleştiri” kavramları başka bir yazıda ayrıca şiirle ilintili olarak işlenecek…

[3] Adorno, T. W. (2002). Minima moralia: Sakatlanmış yaşamdan yansımalar. (Çev.) Koçak, O., & Doğukan, A. İstanbul: Metis Yayınları. s.41