HAKAN GÜRSES: ÖZEL BİR TARİHSEL DÖNEMDEYİZ

SÖYLEŞİ: HÜSEYİN TUNÇ

1961’de İstanbul’da doğan Gürses 1981’den beri Viyana’da yaşıyor. 1994’de felsefe üzerine doktora yaparak Akademi dünyasına girdi. Viyana Üniversitesi’nde ve başka Avusturya üniversitelerinde ana konusu siyaset ve kültür felsefesi olan çalışmalar yaptı ve dersler verdi. Babası Muharrem Gürses başta olmak üzere sanatçı bir aileden geliyor. Kardeşi Kemal Gökhan Gürses karikatürcü, 2015’te vefat etmiş olan ağabeyi Atilla Arcan oyuncu ve komedyen, yeğeni Can Gürses yazar. Ayrıca kendisinin de müzik ve tiyatro alanında çalışmaları bulunuyor. Türkiye ve Avusturya’ da pek çok dergide, internet sitelerinde felsefe, sanat, siyaset üzerine yazılar yazıyor. Bir zamandan bu yana Avusturya’da siyasal eğitim konusunda uzmanlaşmış bir kurumun Bilimsel Direktörlüğü’nü üstlenmiş durumda. Bu pozisyonda, yetişkin eğitiminde çalışanlara yönelik politik eğitim stratejisinin ve programlarının geliştirilmesi ve yürütülmesi konusunda (eğitmen, öğretim görevlisi ve moderatör olarak) çalışıyor.

Hakan Gürses’le pandemiden yola çıkıp hayatı ve geleceği konuştuk.

Corona virus henüz hayatımızdan çıkmadı ve ciddi bir tehdit olarak varlığını sürdürüyor; pandemic süreç aynı zamanlı merkezinde daha çok kapitalizmi hedef alan tartışmalarda başladı ve bir kısmı popüler tartışmalar olarak kaldıysada oldukça çeşitli yer yerde öğretici oldu . Yakın geçmişte Birikim dergisindeki yazınızda “Kapitalizm, küresellik, neoliberalizm, hukuk devleti, insan hakları -adlarını handiyse her gün andığımız bu temel analiz nesneleri, araştırmanın sağlam kaleleri olarak değil de, müteahhit yapımı apartman kırılganlığında duruyorlar şu an karşımızda. Ne kadar zayıfmış meğer bu sarıldığımız ya da gücünden korktuğumuz kuramsal envanter. (…) Bunlar üstüne konuşacak zaman da gelecek” diye yazmıştınız. Buradan başlayalım ve bunlar üzerine konuşalım…

Aslında uzun zamandır kafamı kurcalayan bir soru bu: Bugün bizim klasik Marksist teoride olduğu biçimiyle kullandığımız pek çok kavram, acaba güncel sorularımıza ne ölçüde cevap veriyor? Marksizm’in tarih felsefesinde büyük yer kaplayan Hegelci felsefenin, bu tarihsel bir hedefe yönelik bakışın, belki de bazı şeyleri görmemizi engellediğini düşünüyorum. Fakat şu son üç dört aylık dönemde hayatın kendisi de, ne olup bittiğini anlamaya çalışırken beni tekrar bu sorular üzerine düşünmeye itti. Hastalığın ortaya çıkışıyla devletlerin aldıkları önlemler ve bunların toplumsal sınıflar veya gruplar tarafından nasıl algılandığı, beni bir hayli şaşırttı. Birikim’de yazdığım gibi, galiba sözünü ettiğim kavramlarla şu an var olan ve gelişmekte olan süreci açıklayamıyoruz. Ya bu kavramları değiştirmeye ya da yeniden açımlamaya ihtiyacımız var. Güncel direniş ve iktidar biçimlerini yakından incelememiz gerekli bence. Bunun için de pek çok kaynak var; onlara bakmak gerekiyor diye düşünüyorum.

Hükümetler, patronlar ve medya çok sıklıkla normale döneceğimizi iddia ediyor; hatta o normale bir an evvel dönmemiz için ‘sürü bağışıklığıda’ dahil olmak üzere pek çok şeyi göze aldıklarını görüyoruz. Normale döner miyiz yoksa normalin sonuna mı geldik?

Avusturya bu konuda öncülük yaptı. ‘Yeni normalite’ sanırım ilk bizim başbakanın kullandığı bir kavram ve bir hayli de yayıldı. Aslında yeni veya eski, normalite denen şey zaten sorunlu. Normalite bir şekilde kültürel hegemonyanın devam etmesini öngören bir dayatma ve bir çeşit ölçü birimi: Kim normal adı verilen çizgiye ne kadar yakınsa, toplum tarafından o kadar asimile edilmiş sayılıyor ve sorun teşkil etmiyor; kim ne kadar o çizginin ardına düşüyorsa, o kadar da öteki olarak kalıyor. LGBT bireylerden tutun da subproletaryaya kadar pek çok kesim bu normun dışında kalıyor, ötekileşiyor ve bu bugün mülteciler, yabancılar için de geçerli. Başbakan Sebastian Kurz ‘yeni normal’ sözünü kullanırken, bence yeni yerleşmeye başlayan bir iktidar türünün vurgusunu yapıyor. Adına “olağanüstü hal” ya da “istisna hali” dememek için bu kavramı kullanıyor. Aslında 1920’li yıllarda Carl Schmitt’in ortaya attığı bir tez bu: “Egemen, istisna haline karar verendir.” Günümüzde özellikle İtalyan felsefeci Giorgio Agamben’in Schmitt’e dayanarak getirdiği tez ise şöyle: Çağımızda devletler, kendi meşruiyetlerini olağanüstü hal üzerine kurmaktalar. Bundan 5 yıl önce, Orta Avrupa’yı içine alan iltica dalgası kapıya dayandığında, seyahat özgürlüğü gibi insan hakları mülteciler için “istisna hali” gerekçesiyle yürürlükten kaldırıldı. Macaristan’dan Türkiye’ye kadar bir dizi ülkede özgürlükler, aynı gerekçeyle yok edilmekte. Aslında “yeni normalite” denilen de böyle bir şey. Buna karşılık muhalif güçler, bunlara pek çok solcu da dahil, şu saf soruları sordu korona önlemleri çerçevesinde: “Acaba bu yeni bir imkan mı, dünyayı yeniden düzeltebilir miyiz? Uçaklar daha az uçuyor, doğa temizleniyor, kardeşlik ve dayanışma yeniden mi başlayacak?” vesaire… Bana sorarsanız, bu yeni normal durumun en büyük zararı sola olacaktır. Kapitalizm için en önemli olan şey üretim ve büyüme. Patronlar, burjuvalar “normale dönelim” diyecek tabii, bu en kısa yol. Ama belirli şeyler değişse ve yeni bir normalite oluşsa da (mesela evden çalışma), kapitalizm bu olanakları asimile edecek. Bunlar, mevcut sistemi ortadan kaldıracak bir işlev görmeyecek bence.

Dünyayı bütün canlıların evi olarak düşününce, iklim ve çevre felaketleriyle, atom ve nükleer tehditlerle evimizi başımıza yıkacaklar gibi görünüyor. Mültecileri, evsizleri, yoksullukla boğuşanları, başını  sokacak evi dahi bulamayanları bir arada düşününce “evde kal” çağrısına ne dersiniz?

“Evde kal!” özellikle mülteciler ve evsizler açısından bakıldığında son derece sinik bir kavram. Kamplarda yaşayanlar hangi evde kalacak? Az önce andığım felsefeci Agamben’e göre, içinde yaşadığımız toplumun paradigması kamptır. Kendini kriz ve istisna hali üzerinden meşru kılan bu toplum, varoşlarında böylesi kamplar yaratıyor ve bu kamplarda insan hakları elinden alınmış “çıplak hayatlar” var ediliyor. Hannah Arendt’in de altını çizdiği gibi, ancak haklarımız oluğu sürece politik bir varlık olarak bir “hayat” süreriz. Aksi takdirde, yalnızca “hayatta kalmak” anlamında bir yaşamaktır bize sunulan. Bugün mülteciler, tüm hakları elinden alınmış, yalnızca biyolojik varlıklar olarak o kamplarda tutuluyor, hatta bazen sağlıkları bile önemsenmiyor. “Korona krizi” ile birlikte açık bir biçimde ortaya çıktı ki, tamam, bizim evlerimiz var ve evden çalışıyoruz, işin sınıfsal boyutu o eve girince belirgin hale geliyor ama. Evin büyüklüğü, hane nüfusunun sayısı, evdeki koşullar ve çalışma aletlerinin sayısı, durumu… Bazı siyaset yorumcuları, bu dönemin yeni bir “Biedermeier” olabileceğini yazdı. Biedermeier, 1815 ile 1848 yılları arasında özellikle Avusturya’da oluşan sanat ve yaşam biçimine verilen ad. Metternich’in baskı ve ispiyon üstüne kurduğu sistemden kaçıp, özel hayata çekilme, diye de özetlenebilir. Eve kapalı küçük burjuva hayatlar, ev müziği, kutu evlerde aileye dönük hayatları sağlayan bir mimari vs.  İşte son yıllarda (ki bu korona uygulamaları döneminde yoğunlaştı), acaba Biedermeier döneminin tekrarını mı yaşamaktayız? sorusu tartışılır oldu. Bence, özel olanı siyasal hayata taşımak, zaten feminist hareketlerin ikinci dalgasıyla şiar haline de gelmiş bir olguydu. Yaşadığımız süreç, bu durumu daha da hızlandırdı, diye düşünüyorum. Diğer yandan da tersine çevrildi bu süreç. Ev siyasete taşınmıyor artık yalnızca, siyaset de eve (özele) taşınıyor.

ABD’deki bir kamuoyu araştırmasında yaşadığımız salgın sürecinde insanların öncelikle bilime inandıkları gözlenmiş. Bilimsel araştırmalar ve konuşmalar büyük ilgiyle takip edilmiş ama hurafeler de bir yanda duruyor hâlâ. Bilim bu süreçte inancı tereddüte mi itti?

İnanç ve bilme arasındaki gerginlik, çok eskilere kadar dayanıyor. Antik Yunan’da mitoloji ve felsefe arasındaki gerginlik, İslam’da İbn Rüşd ve Gazali karşıtlığından tanıdığımız felsefe ve kelam gerginliği. Hristiyanlıkta da bu tartışma yürümüş, misal Aziz Anselmus “credo ut intelligam” vecizesini atmış ortaya, yani “Anlamak (bilmek) için inanıyorum”.  İnançla aklı ve bilgiyi bağdaştıran, bunu yaparken de dönemin dogmalarına itaat eden bir yaklaşım. Bana öyle geliyor ki, bugünkü durum tam da bilim lehine tersine dönmüş vaziyette: çevremiz, inanabilmek için bilmeye çalışan insanlarla doldu. Pozitivizm, bilim müritliği çok yaygınlaştı. Tabii, insanlar güvenilir şeyler arıyor böyle zor kriz dönemlerinde. Önümüzde puzzle gibi parçalardan oluşan bir resim var ama elimizdeki parçalar çok az ve bunların sadece birkaçı bitişik. Sen bir yorum yapıyorsun, bu resim şu ya da bu olabilir diye. Ama çoğunluk, varsayım istemiyor, kesinlik istiyor. Bilim bir inanç kaynağı, bir din gibi işliyor. Bilimsel düşüncenin temel özelliği sınanabilir ve yanlışlanabilir olmasıdır. Ancak bugün kimse yanlışlanabilir bir teori değil, mükemmel teoriler istiyor ki bu bilimin özüne aykırı bir durum. Zaten popüler ve hemen politikaya dönüştürülecek söylemler bekleniyor bilimden. Kimi bilim çevresi de buna ayak uyduruyor. Aslında korona bağlamında hükümetlere danışmanlık yapan ve onların politikalarını etkileyen bilimci grubu, ağırlıkla halk sağlığı uzmanları değil, virologlar ve istatistik uzmanları. Onların getirdiği verilerden ve simülasyonlardan yola çıkarak politika üretiliyor.

Öncesi ve sonrası olmayan bir şimdiye hapsolmuş gibiyiz. Yaşadıklarımız egemen sınıfların bütün tarihsel süreçlerden biriktirerek şimdiki zamana taşıdığı bir sonuç.  İnsanlık yeni bir barbarlık çağına doğru mu gidiyor, geleceğe bakınca siz ne görüyorsunuz?

Zamanla olan ilişkimiz, felsefenin temel sorunlarından biri. Zamanın tarihe bakışımızı nasıl belirlediği, önemli geliyor bana. Nietzsche’nin vurguladığı “dönence içinde tarih” anlayışı ile sürekli bir ilerleme gösteren, teleolojik tarih anlayışı arasında ciddi farklar var. Peki bunların dışında bir tarih tasarımı mümkün mü? Bu soruların ardında yatan, öncelikle gelecekte ne olacağını bilmeye çalışmak. Bu nedenle de, tarihin belirli bir yasa doğrultusunda evrildiği tezi hakim. Ama o yasanın ne olduğu konusunda ayrılıyor farklı teoriler. Sınıf savaşlarının etkileri kuşkusuz ama tüm tarihi buna indirgemek bugün bize ne açıklayacak? Tarihte bir şeyler hep olup bitiyor ve bunlar olmuşluklarıyla ilginç bence, bir tarih tezinin kanıtları olarak değil. Dolayısıyla belki nereye gideceğimizi göremeyebiliriz ama günümüzü anlayabiliriz tarihe bakarak. Benim çıkış noktam Michel Foucault’nun “Şimdiki zamanın tarihini yazıyorum” sözünde yatıyor. Zaten hep bugünün tarihini yazıyoruz ama bunu doğa yasası gibi bir yasaya bağlamak gerekli mi? Özel bir tarihsel dönemde olduğumuzu vurgulamak, belki de kriz dönemlerini en iyi tanımlayan özellik. Şu sıralarda popüler olan Alman sosyolog Andreas Reckwitz, 1980’lerden beri her gelişmeyi yeni bir çağa gebe bir eşik gibi gördüğümüzü iddia ediyor. Belki de kapitalizm, uzun vadeli bir kriz içerisinde gerçekten. Ama kapitalizmin en iyi becerdiği şey, zaten sarsıla sallana ayakta durabiliyor olması. Şu an çok cılız ve kırılgan görünüyor ama acaba bu krizden kendi siyaseti doğrultusunda yararlanabilecek bir karşı güç gerçekten var mı, bundan şüphe ediyorum.